Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Forum Ana Sayfası  »  Marksist Çözümlemeler
 »  Milliyetçilik ve yurtseverlik üzerine...

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Toplam 3 Sayfa:   [1]   2   3   >   son» 
Milliyetçilik ve yurtseverlik üzerine...           (gösterim sayısı: 3.704)
Yazan Konu içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.205
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Konu Tarihi: 07.09.2013- 00:02
Alıntı yaparak cevapla  



Yurtseverlik öldü mü?/Kemal Okuyan


Türkiye gericiliği, on yıllar boyu "vatansız" olmakla itham ettiği komünistler "kimliğimizde yurtseverlik de yazar" dediğinde, dört bir yandan kampanyalar başlatmış, eteklerine çöreklenmiş liberalleri bu kampanya doğrultusunda görevlendirmiş, o liberallerle flört etmeyi "ittifak" ve de "marifet" belleyen solcumuz da hiç sıkılmadan "yurtseverlik devrimcilikle bağdaşmaz" deyivermişti.

Sosyalist devrimin anti-emperyalist karakterine vurgu yapıyordu komünistler, polemik amacıyla değil, zaten muhatapların devrimle filan ilgileri yoktu. Türkiye gerçekliğinin, emperyalist projelerin üst üste yığıldığı bir bölgede, işçi sınıfı hareketini kaçınılmaz olarak devrimci bir stratejiyi bu projelere meydan okuyarak geliştirmeye zorladığını söylüyorduk.

Bu bağlamda Türkiye'nin egemenlik haklarının ayaklar altına alınmasını, ekonomik, siyasal, kültürel bağımlılığının pekişmesini en başta ve temel olarak emekçi halklarımıza zarar veren bir gelişme olarak görüyor, gerek ABD'nin, gerekse Avrupa Birliği'nin Türkiye'nin karar süreçlerinden uzaklaştırılmasının yalnızca bir görev değil, işçi sınıfının iktidarı fethiyle örtüşecek devrimci bir süreç olduğunu ileri sürüyorduk.

Buna karşılık söylenen açık ya da örtülü olarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin emperyalizm olgusunu gölgede bırakacak kadar "negatif" bir aktör olduğuydu...

Türkiye solu, Che'li Deniz'li geleneği liberal paradigmalara yerleştirmek için çaba harcarken, emperyalizme karşı mücadeleyi keyfi bir biçimde budayarak harikalar yaratma peşine düşmüştü. Bizse onlara göre statükoyu savunuyor, TC'yi aklamakla iştigal ediyorduk!

Şimdi 1920'lerde devrimci bir dönemin meşruiyetiyle kurulan ve sermaye sınıfının elinde kötürümleşip halk düşmanı bir yolculuğa çıkarılan cumhuriyet yok artık. 1970'lerin sonunda başlayan karşı-devrimin ürünü olarak bir başka cumhuriyetten söz edebiliriz rahatlıkla, hiçbir meşruiyeti olmayan, gerici uluslararası dinamiklerin ürünü olan...

Şimdi yurtseverlik ne olacak?

Yurtseverlik eskisinden daha önemli olacak!

AKP iktidarı ya da şöyle diyelim, onun eliyle kurulan "yeni Türkiye", son tahlilde bir Amerikan başarısıdır. Vaşington Türkiye'deki gerici güçleri iyi okumuş, onları iyi konumlandırıp donatmıştır. Bu saatten sonra Türkiye rotasından radikal bir biçimde saparsa bu ABD'nin bütün planlarının altüst olması anlamına gelir; tersinden söyleyecek olursak, AKP'nin değil ama "yeni Türkiye"nin savunulması, korunma ve kollanması ABD için yaşamsaldır.

"Yeni Türkiye"nin ya da bir başka deyişle "İkinci Cumhuriyet"in tüm bölgesel açılımları için de aynısı geçerlidir: Dışişleri Bakanlığı, Amerika Birleşik Devletleri'nin stratejik üssü haline dönüşmüştür.

Türkiye Sovyetlerli günlerin "ileri karakolu" olmaktan çoktan çıkmış, daha ötesine geçmiştir. Eski Cumhuriyetin egemenlerinin çağdışı araçlarla giriş yapmaya çalışıp sonra da korkup ricat ettikleri coğrafyalarda şimdi İkinci Cumhuriyet'in sancağı gururla sallanmaktadır; Amerikan bayrağıyla beraber ya da onun yerine...

Burada açık bir taşeronluk ilişkisi gözlenmektedir. Fatih Yaşlı bundan on gün kadar önce soL Portal'da "taşeron imparatorluk" demişti, haklıdır. Ben de bir türlü nokta koymayı beceremediğim "yurtseverlik"le ilgili kitabımda "taşeron emperyalizm" olarak adlandırıyorum Türkiye'nin içine girdiği süreci.

Bu geçmişte dile getirilen ve fazlasıyla aceleci bir biçimde kullanılan "alt-emperyalizm" ve benzeri kavramları çağrıştırmamalı. Burada özet geçeyim, emperyalizmi sermaye ve teknoloji ihracıyla, hammadde ve işgücü kaynaklarının kontrol altına alınmasıyla, dış pazarların ele geçirilmesiyle açıklayabilirsiniz. Ancak eğer işin içinden "her kapitalist ülke birazcık emperyalisttir" diyerek çıkmayacaksak, emperyalizmin bugün en belirgin özelliğinin "başka ülkelerin siyasal, ekonomik, ideolojik yapılarına müdahale etme yeteneği" olduğunu hesaba katmak durumundayız. Müdahale etme isteğinden değil, yeteneğinden söz ediyorum. Her ülkeye nasip olmaz!

Yılların ABD'ye bağımlı, NATO üyesi Türkiyesi'nin böyle bir yeteneği yoktu. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ABD planları doğrultusunda bölünmesine yol açan askeri müdahale ve işgal, ABD'nin Türkiye'ye başka türlü davranma seçeneği bırakmamasının ve onu fazlasıyla cesaretlendirmesinin ürünüydü.

Oysa bugün Türkiye, başka ülkelere müdahale yeteneği geliştirmiş bir aktördür. Bu yeteneği küçümsemek, örneğin bir papağan gibi "Arap halkları Türkiye'yi asla kabullenmez"i tekrarlamak devrimcilere bir şey kazandırmaz. Bu yeteneğin kaynağını iyi okumak, Türkiye'nin küçük bir emperyalist aktör olarak belirmesinin büyük emperyalist ABD'nin buna "olur" vermesi ve bunun zeminini hazırlamasıyla mümkün hale geldiğini unutmamak gerekiyor.

ABD'nin rolü ne olursa olsun, öncelikle kendi halklarının dışında başka halklara da piyasa tanrısını, çürümeyi ve gericiliği taşıyıp dayatan bir "düzen" karşısında açık tavır alma zorunluluğumuz var. Yurtseverlik bunu gerektiriyor.

Ya "yurtseverlik milliyetçiliktir" diyenler ne yapacak?

ABD'nin ve taşeron ülkenin Suriye'ye silahlı müdahalesine karşı çıkıp, siyasi müdahalesine yeşil ışık yakacaklar!

Karşı-devrimci dönemin ürünü emperyalist bir yapılanmanın ortaya çıkışına sivilleşme, demokratikleşme ya da Kürt sorununda çözümle tarihsel meşruiyet sağlamayı deneyecekler!

ABD himayesinde gevşetilmiş ve başka diyarlara kollarını uzatmış yani genişlemiş bir imparatorluk karikatürünü "totaliter merkeziyetçi yapının sonu" diye selamlayacaklar!

Onlar uluslararası ve yerli sermayenin dümen suyunda gidecek, İkinci Cumhuriyet'e askerlik yapacak, bizse "milliyetçi" olacağız.

"Ama AKP ile araları giderek açılmıyor mu, İnsel bile iktidara sırtını dönmedi mi…"

Bekleyin...AZ sonra!



__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 26.09.2017- 16:59 tarihinde, toplamda 2 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.205
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 07.09.2013- 00:04
Alıntı yaparak cevapla  


Vatan yahut.../Kemal Okuyan

Nâmık Kemal'in Vatan Yahut Silistre'sini okuyan bir liberalin tüylerinin diken diken olduğundan kuşku duymamak gerekiyor. İlkokul müsamerelerine konu olmasından, zamanla suyunun çıkarılmasından, kötü taklitlerinin etrafa saçılmasından ve bizzat kendisinin naifliğinden değil elbette...

Vatan kavramıdır onları rahatsız eden...

Bu nedenle Küba Devrimi'nin Che'nin motosikleti, purosu ve o dayanılmaz gülümsemesinden ibaret olmamasına hayıflanır, Patria o Muerte'nin birçoğumuz için anlaşılmaz şiirinin çağa damga vurmuş bu sloganın üzerini örtmesini beklerler.

Vatan yahut ölüm!

Kübalı "o vatan dediğiniz Batista"dır, işkencedir, siyahlara zulümdür" dememiş, "vatan" kavramını işbirlikçilere, United Fruit Company'nin yerli yöneticilerine, kumarhane patronlarına, Pentagon beslemesi generallere yedirmemiştir.

Yedirtmediği için Küba Devrimi'ni muzaffer kılmıştır.

Tarihte kendi toprağıyla bağ kurmayan, bu bağa yaslanmayan tek bir devrimci atılım olmamıştır zaten. Küba Devrimi de bunun kanıtıdır.

Küba Devrimi enternasyonalisttir, Küba Devrimi Latin Amerikalıdır, Küba Devrimi Kübalıdır. Bugün de devrimci Küba'nın önderleri bilirler ki, bu adanın insanları önce Kübalıdır, sonra bir bölümünü dışarıda bırakarak sosyalist... Ve milliyetçiliğin izine rastlayamazsınız bu ulusal değerlere aşık halkın bilincinde.

Vatan yahut ölüm!

Patriotizm, yurtseverlik aynı sözcükten geliyor, vatanseverlik denebilir, Yurt yahut ölüm de...

Halbuki, insanlığın global değerlerinden söz edecekti Fidel, global köyün ortak sorunlarından dem vuracaktı Raul ki liberalin keyfi yerine gelsin, Che'nin aşklarından söz ederken, araya özgürlük ve enternasyonalizm sıkıştırıversin.

Oysa ağızlarda hâlâ Vatan yahut ölüm!

Çağdışılık...

Çağdaşlık ne?

Dinle uzlaşma! Ulusal değerleri hakir görenler, yurtseverliği kestirmeden ırkçılıkla özdeş kılanlar dinle uzlaşmayı, dinin toplumsal ve siyasal yaşamda elde ettiği yere saygı göstermeyi, kabullenmeyi savunuyorlar. Ulus kavramından çok ama çok önceye ait din kurumunun piyasa ve emperyalizm tarafından bir kez daha iktidara taşınmak istendiği bir dönemde çağdaşlığın liberal zevzekliğin ağzından tarifi bu!

İnanca saygı, inananlara saygı ile din kurumunun elde ettiği mevzileri kabul etmek arasında bir fark var elbette. İlki bir devrimcinin ahlaki görevidir, ikincisi ise ihanet!

İhanete çağdaşlık denecek, ulusal değerlere sahip çıkmaya, yurtseverliğe, yurdunu sevmeye çağdışılık. İyi numara!

Küba Devrimi'nin üzerinden 50 yıl geçti. Vatan diyerek başladılar, vatanı sömürücülerden temizlediler, vatan demeye devam ediyorlar ve vatanları için büyük kavgaya hazırlanıyorlar.

Küba Devrimi, 1991'de Sovyetler Birliği'nin çözülmesiyle içine girdiği ve yıllar sonra aştığı "Olağanüstü Dönem" kadar zorlu bir evreye giriyor. Aslında yalnız Küba değil, bütün Latin Amerika.

ABD'nin Latin Amerika'daki gelişmelere kayıtsız kalmayacağını her fırsatta yazdık. Zamanıdır. İnsanlık tarihine en riyakar başkanlardan biri olarak geçecek Obama'nın gündeminde Latin Amerika'da ABD aleyhine işleyen dinamikleri bastırmak da var.

Sahne açılmıştır Honduras'ta.

Küba'ya karşı 50 yıldır sürmekte olan ablukayı etkisiz hale getirmeye başlayan Chavez Venezuelası Barack Obama'nın ana hedefidir. Küba'nın Latin Amerika dinamiklerine Venezuelasız günlere geri dönemeyecek kadar bağlandığını hesap etmektedir ABD yönetimi. Bir başka deyişle, Karakas'la birlikte Havana'nın da düşeceğini varsaymaktadır.

Tersi zaten bilinmektedir. Chavez Küba'nın otoritesi olmaksızın yapamaz.

İşin gerçeği, kavga Küba'da, Venezuela'da değil, Latin Amerika'nın tamamındadır. Bu nedenle Honduras'taki darbeye karşı Devlet Başkanı Zelaya'nın ülkeye dönmesi için Hugo Chavez sürekli yeni fikirler geliştiriyor. Darbenin meşrulaşmasının Latin Amerika'da on yıla yakın bir süredir tanık olunan gelişmelerin tersine çevrilmesi anlamına geleceğini biliyor.

Sahne açıldı dedik... Latin Amerika'nın en önemli ve siyasi açıdan en olgun gerilla hareketi FARC, Kolombiya dağlarından "Venezuela"nın direnişi benim de direnişimdir" diyor, bu ülkeye dönük bir müdahale olduğunda bütün silahlı gücünü bu müdahalenin karşısına dikeceğini şimdiden ilan ediyor.

Simon Bolivar'ın, Jose Marti'nin Latin Amerika'nın birliği rüyası, bugün ABD'nin tehditleri karşısında gerçek bir karşılık buluyor, ilerici insanlığın emperyalizme direnişi kıta ölçeğine yayılıyor.

Ama yine de vatan yahut ölüm!

Kübalıların dilinden düşmüyor. Artık silinemeyecek bir folklorik öge haline geldiği için değil... ABD ile hesaplaşmanın gerçek zemini olduğu için! Sosyalizm "vatan"a içerildiği için!

Küba neden yıkılmadı sorusunun yanıtlarından biri bu gerçekte saklı.

Tıpkı Küba Devrimi neden muzaffer oldu sorusunun yanıtı gibi...



__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 07.09.2013- 00:11 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.205
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 07.09.2013- 00:12
Alıntı yaparak cevapla  


İşçi sınıfı ve yurtseverlik/Kemal Okuyan

Devlet çözülüyor diyoruz, dış dinamikler iç dinamikleri kuşattı ve yeni gerilimler ortaya çıkıyor diyoruz, bölgesel gelişmeler ülke içindeki sınıf mücadelelerine yeni yükler bindiriyor diyoruz.

Bütün bunları dedikten sonra soru elbette bir kez daha karşımıza çıkıyor: İşçi sınıfı olup bitenlerin neresinde?

Soruyu böyle kurduğumuzda, Türkiye işçi sınıfının bir sınıf olarak halen devre dışı olduğunu söylemek zorundayız. Sınıfın içerisindeki kıpırdanma ve genç işçilerde kimi sektörlerde tanık olduğumuz mücadele arzusu henüz işçi sınıfının önemli bir aktör haline gelmesi için yeterli birikimi sağlamış değil.

Şimdiye kadar bir görüş, işçi sınıfının sendikal mücadele okulundan geçerek siyasete yöneleceğiydi. Bu görüş halen etkili ve işçilerin devre dışılığını iş-ekmek kavgasının aracı olan sendikaların zayıflığıyla açıklıyor. Buradan hareketle, sendikaların güçlenmesiyle birlikte işçi sınıfının kendisini bulacağı, bir sınıf olarak toplumsal iddialar taşıyacağı ileri sürülüyor.

Sendikalara ilişkin çok söz söylendi, bunları buraya taşımak niyetinde değilim. Bugünkü çerçeveleriyle sendikaların güçsüz kalmalarının işçi sınıfının hayrına olduğu notunu düşerek konudan uzaklaşayım. Sendikal yapılar, aralarındaki kimi ayrımlara karşın asli olarak birbirlerini tamamlamakta ve milliyetçilikle liberalizmin harmanlandığı işbirlikçi bir çizgiyi emekçilere dayatmaya çalışmaktadırlar. Bu girişimlerinin zayıf düşmesi bizi neden tasalandırsın?

Bizi tasalandıran işçi sınıfının hızlı gelişen olaylar karşısında toparlanacak enerji ve zamanı bulamamasıdır.

Bunu söyleyerek, işçi sınıfının hızlı gelişen olaylara yanıt üretmesi gerektiğini belirtmiş oluyoruz.

Bir başka deyişle, işçi sınıfı ancak ve ancak ülkede ve bölgede yaşanan gelişmelere tutunup, gelişmelerde sınıf pozisyonu alabildiğinde "sınıf" olacaktır.

Bugün kendi başına iş ve ekmek kavgasından sınıf çıkmaz. İş ve ekmek arayışına gömülen bir sınıftan iş ve ekmek için mücadele de çıkmaz. İş ve ekmek arayışına kilitlenen işçi yeniktir, tecrit edilmiştir ve toplumsal açıdan değersizleşmiştir.

İş ve ekmek aslanın ağzındadır. Aslan ise arenadadır. Bu savaşın, emperyalist barbarlığın arenasıdır, bu yağmanın ve talanın arenasıdır, bu çözülen devletin toplumu alabildiğine çürüttüğü arenadır. İşçi sınıfı iş ve ekmek kavgasını ancak bu arenada sürdürebilir ve kurtuluş yolunu açabilir.

Bu durumda ne olacaktır?

İşçi sınıfı bu arenaya öyle ya da böyle çıkacaktır.

Öyle ya da böyle, çünkü yakın gelecekte işçilerin kendi çıkarlarına aykırı ideolojik ve siyasal ajanların aracılığıyla hareketlenebileceği ve "memleket meseleleri"yle yakından temas edebileceği de hesaplanmalıdır. Türkiye'de düzen işçi sınıfını gelişmelerin büsbütün uzağında tutamayacak bir krize doğru gitmektedir.

Bugüne kadar işçiler arasındaki ciddi ağırlıklarını düşük profille siyasete taşıyan İslamcı ve milliyetçi odakların bu tutumlarını değiştirerek söz konusu ağırlığı ülke içi dengeleri değiştirmek için kullanmayı denemeleri güçlü olasılıktır.

"Sınıf" kimliğinin geriye çekildiği ama bütünüyle gizlenemediği bu süreç işçi sınıfının bağımsız, devrimci, yurtsever ve sosyalizan bir odak haline gelmesi için bir fırsat olarak görülmelidir. Çünkü sosyalist ideolojinin sorunu, zayıflığı değil muhatapsızlığıdır. Sosyalist düşünce ancak karşıtlarıyla mücadelede gelişebilir, gölge boksu onu cılızlaştırmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında, yurtseverlik yalnızca tarihsel bir yükümlük değil, sosyalizmin andığım iki akım ile sınıfın sinsi düşmanı liberalizmle çatır çatır hesaplaşması ve sahne alması için alternatifi olmayan bir devrimci konumlanış olarak da görülebilir.

Yeter ki, yurtseverlik işçi sınıfını fabrikalarda, işyerlerinde örgütlü kılsın ve hesaplaşmayı bu örgütlülükle gerçekleştirsin. Bu örgütlülüğe çok ama çok gereksinimiz olacak. İşçilerin cemaat olarak mı sınıf olarak mı sahne alacakları sorusunun yanıtını bu örgütlülüğün derecesi verecek.

Unutulmamalı, sınıfın kendisiyle yüz yüze gelmesi anlamına gelecek böylesi bir dönemde sosyalizmin işçi sınıfı nezdinde yenilgi alması, solun kendi halinde etkisiz bir biçimde var olmasından çok daha farklı bir şeydir.

Büyük açılımların hepsi büyük yıkım olasılıklarıyla beraber gelişir. Uzun bir aradan sonra gerçek bir aktör haline gelme şansı yakalayan sol, yıkım olasılığını değil, açılımı veri almak durumundadır.

Şimdi denemek ve başarmak zamanıdır.


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.205
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 07.09.2013- 00:14
Alıntı yaparak cevapla  


Aydemir Güler'e enternasyonalizm hakkında...

Zerrin A.:Sayın Aydemir Güler, Sınıf Mücadelesinde Marksist Tutum sitesinde Akın Erensoy "enternasyonalizm mi, milliyetçilik mi?" yazısında TKP'ye sosyalist devrim teorisi kitabını da baz alarak eleştirilerde bulunmuştur. TKP seveni ve destekleyen biri olarak bizi konudan aydınlatırsanız seviniriz. Hepinize devrimci selamlar.

Aydemir Güler:


Merhaba,

Sözünü ettiğiniz eski bir yazıymış. 2003 tarihli. Üstelik uzun da bir yazı... Şimdilik ancak tarayarak edindiğim izlenim üzerinden birkaç satır yazma olanağına sahibim.

Ancak taramanın zor olmadığını da eklemeliyim. Akın Erensoy'un eleştirileri ve bunların dayandığı arka plan sıkıcı bir klasiktir.
Öncelikle bu bir troçkist klasiğidir. Çok farklı yerlerde duruyoruz. Biz geleneksel Marksist-Leninist komünist partilerin, işçi sınıfı partilerinin geleneğindeniz. Diğerleri bu geleneğin eleştirisi ve reddi üzerinden konumlanmaya uğraşan bir başka akım. Başarısızlığa uğrayan neredeyse bütün devrimci denemelerde stalinizmin günah izlerini sürmek, ciddiye alınabilecek bir tarih yorumu ve siyasal çizgi değildir. Birincisi bu.

Özel olarak TKP'ye ilişkin olarak ise, yazının 1) milliyetçilik ile yurtseverliği özdeş olarak sunduğunu, 2) ulusal sorunda TKP'yi şovenizmle suçladığını görüyoruz.

Milliyetçilikle yurtseverlik kategorileri arasındaki ayrım üzerine burada uzun analizler aktarabilmek durumunda değilim. Ama bu ikisi arasında bizim işaret ettiğimiz temel farklılığı tekrarlayabilirim.

Milliyetçilik sömürücü ve sömürülen sınıfların birlikte oluşturdukları "millet"in ortak çıkarlara sahip olduğunu varsayar. Dolayısıyla bu sınıflar arasında işbirliğini öngörür. Yurtseverlik ise herhangi bir toplumsal sınıfın, kendi cephesinden geliştirebileceği bir ideolojik kimlik, politik hat olabilir. TKP ilk andan itibaren "emekçi yurtseverliği"nden söz etmiştir. Başkaları nasıl kavrar; bu onların meselesi. Ama bizim açımızdan emekçi yurtseverliği işçi sınıfıyla burjuvazi arasında işbirliği yolunu döşemeye hizmet edemez. Zira TKP sosyalist devrimci bir partidir. Sosyalist devrimi önceleyecek bir demokratik veya ileri aşama olamayacağını programlaştıran bir partinin gizliden gizliye burjuvaziyle ittifak için argüman geliştirmesinin ne alemi olabilir?

Emekçi yurtseverliğinin tarihsel referansları arasında Paris Komünü vardır. Mustafa Suphilerin Kurtuluş Savaşına işçi sınıfı ve sosyalizm adına katılma yönündeki stratejileri vardır. Nazi işgaline karşı direniş hareketleri vardır... Prusya tehdidine karşı ayaklanan Paris işçilerini, emperyalizme karşı savaşa katılma kararı alan ilk Türkiyeli komünistleri, işgalciyi kovmak için en ağır bedelleri ödeyen Avrupa komünist partilerini milliyetçilik sepetine doldurmak mümkün müdür?

Hele Türkiye'de yurtseverlik, burjuva demokratik devrimini ve dolayısıyla bu kaynaktan doğan bir burjuva akımını karakterize de etmemektedir. Türkiye'de "modernleşme" akımları genel olarak dünya sistemine entegre olmayı öngörmüşlerdi. Türkiye tipi bir ülkede entegrasyon arayışının bağımlılaşmaya dönüşmesi kaçınılmazdır. TKP bu temellerden yola çıkarak, geride bıraktığımız yıllarda düzenin içinden gelen anti-emperyalist söylemli ve görünümlü tepkilerin tutarsız olduğunu, kapitalist düzenden kopuş yaşamadığı ölçüde yenilgiye mahkûm olduğunu, ısrarla dile getirmiştir.

Ulusal sorunda TKP'ye yönelik eleştirilerde leninizme ve ulusların kendi kaderini tayin hakkına referansta bulunmak ise bir başka tuhaflık oluyor. Kendi kaderini tayin ilkesinin işçi sınıfının çıkarlarını ve sosyalist devrim mücadelesini önceleyen bir mutlaklık taşıması söz konusu olabilir mi? Birincisi bunu anlamıyorlar.

Sonra, TKP reel sosyalizmin çözülüşünü, emperyalizmin bu döneme özgü hegemonya biçimini, genel olarak ulusal hareketlerin tıkanışını ve özel olarak Kürt hareketinin çıkışsızlığını göz önüne alarak bütünlüklü bir değerlendirme yapmış ve cesur bir yaklaşımla ulusların kendi kaderini tayin hakkının sosyalist devrim mücadelesiyle uyumlu, bunu besleyen bir ilke olmaktan artık çıktığını ileri sürmüştür. (Yeri gelmişken, Leninist kendi kaderini tayin hakkının dönemin ulusal hareketleriyle devrimci işçi sınıfı arasında kurulması amaçlanan siyasal ittifakla doğrudan bağı vardır.) Bu analizi tartışmak yerine küfürle karşılayanlarla nasıl bir tartışma yürütülebilir?

Ve sonuncusu, kendisini Türk ve Kürt işçilerinin partisi olarak gören bir partiyi şovenizmle suçlamanın herhangi bir dayanağı yoktur. TKP'ye böyle bir niteliğe sahip olamayacağı söyleniyor ise, bu görüşün sahipleri kendilerini "Türk işçileri" zemininde mi konumlandırmaktadırlar? Böylesi daha mı enternasyonalist oluyor?

Şimdilik bu kadarla yetineyim. Umarım yararlı olmuştur


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.205
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 07.09.2013- 00:17
Alıntı yaparak cevapla  


Milliyetçilik, Yurtseverlik, Ulusalcılık.../Merdan Yanardağ

Bugün yurtseverlik, ulusalcılık ve milliyetçilik gibi birbirinden farklı anlamlara ve oyluma sahip akımlar liberaller tarafından hem bir kavram hem de bir politik tutum olarak bir ve aynı anlamda ele alınmakta, kasıtlı olarak karıştırılmaktadır. Bu durum basit şekilde, örneğin "cehaletle" açıklanamayacak bir politik tutuma işaret etmektedir. Gerçekten böyle bir niyetin olmadığı bir yerde bu kavramları bir ve aynı anlamda kullanmak, böylesine kaba bir totoloji yapmak mümkün değildir. Durum öyle bir hal aldı ki, emperyalizme karşı olmak bu çevreler tarafından adeta "ayıp" sayılmaktadır. Dahası, yurtseverlik, milliyetçilikle eşitlenerek neredeyse yabancı düşmanlığı ile aynı kategoride değerlendirilmektedir.

Nedeni bellidir. Bu yaklaşımın küreselleşmeci, serbest piyasacı, cemaatçi, post-modernist ve nihayet sinsi bir sağcı ideolojik saldırı olduğu açıktır. Türkiye solu bu tavra yabancı değildir aslında. Gerici ve faşist çevreler dâhil, geleneksel Türk sağı, bu ülkede her zaman anti-emperyalist olmayı "suç" saydı.

Yurtseverliği ve ulusalcılığı bir kenara koysak bile, Türkiye'nin modern tarihinde bir ideolojik akım ve bir siyasal hareket olarak milliyetçiliğin izi sürüldüğünde, bir birinden hayli farklı "milliyetçiliklerle" karşılaşılır. Bu farklı milliyetçilik anlayışlarının hem bir biriyle örtüşen alanları hem de bir birinden uzaklaşan uçları vardır.

Şimdi öncelikle bu farklı milliyetçilik ekollerine güncellikle ilişkilendirerek biraz daha yakından bakalım, sonra da yurtseverlik ve görece yeni bir kavram olan ulusalcılığı değerlendirerek bu kavramlar arasındaki ilişkiyi sorgulayalım.

Batıcı milliyetçilik
Bir cumhuriyet ideolojisi şeklinde gelişen batıcı Türk milliyetçiliği, "200 yıllık geri kalmışlık" kompleksinin (aşağılık duygusunun) aşıldığı iddiasına dayanır. Bu zihniyet dünyası, Batılı olmayı çağdaşlaşma ve ilerleme olarak anlamakta, dolayısıyla milliyetçiliği yerel ölçeklerin üzerine çıkarak evrensel düzeyde yeniden kurmaya çalışmaktadır. Batılı bir eğitimden geçmiş, görece modern bir estetik anlayışına sahip ilk kuşak cumhuriyetçi seçkinlerin temsil ettiği bu üst sınıf kültürüdür.
Ancak bu üst sınıf kültüründe, kapitalistleşme sürecinin derinleşmesi ve paradoksal olarak 1980'lerden itibaren gelişen siyasal gericilik derin bir çözülmeye yol açtı.

Yeni burjuvalaşan kesimler, taşra sermayesinin yükselmesi ve bir ara tabakanın oluşması, sınıflar arasındaki kültürel geçişkenliği de beraberinde getirdi. Bu ara tabaka, yeni sınıfsal konumuna uygun olarak bir yandan Batı kültürüyle buluşmaya çalışmakta, ama diğer yandan da taşraya ait değer yargılarından, zevklerinden ve davranış kalıplarından da kopamadı. Taşra sadece siyasal olarak değil, kültürel olarak da merkezi kuşattı ve fakat bu kuşatma sürecinde kendiside dönüşüme uğradı.

Cumhuriyetin en önemli kurucu ilkelerinden biri olan kurucu milliyetçilik, modernist ve batıcı bir karaktere sahiptir. Daha çok kültürel ve hukuki bir içerikle tanımlanmaya çalışılan bu milliyetçilik, Kemalist modernleşme projesinin taşıyıcı kavramlarından biridir. Kemalist milliyetçilik bu özelliğiyle vatandaşlık hukukunu ve vatan bağını esas alan Fransız (Batı) milliyetçiliği ekolüne yakındır. Ancak Kemalist milliyetçilik diğer ucuyla da Anadolucu bir Türkçülüğe, soy ve köken birliği arayışına açılır ve bu yanıyla da Alman (Doğu) milliyetçiliği ekolüne (etnik model) yaklaşır.

Resmi milliyetçilik, bu iki ekol arasında bir sentez oluşturmaktan çok, eklektik bir yapıya sahiptir. Bu nedenle sol yorumları bulunduğu gibi, ırkçı-faşist açılımlara da yol veren bir yapısı ve kurgusu vardır. Oynak merkezli bir milliyetçiliktir bu. Dolayısıyla manevra alanı hayli geniş bir egemen/resmi milliyetçilik anlayışından söz etmek mümkündür. Bu düzende faşistler "ırkçılık" suçlamasıyla yargılanabildiği gibi, solcular da enternasyonalist tezleri nedeniyle "dış mihrakların" temsilcisi olmakla suçlanabildiler. Konjonktürel olarak bu milliyetçilik anlayışı, kültürel bir batılı milliyetçilikten, soycu ve muhafazakâr bir Türkçülüğe savrulabilmektedir.

1908'de başlayan ve Cumhuriyetle birlikte hızlanan modernleşme sürecinde sadece etnik temele dayalı bir uluslaşma modeli, kaçınılmaz olarak Türk kökenli olmayan Kürtleri, Çerkezleri vb. dışında bırakacaktı. Bu durumda din bağı dışında başkaca birleştirici bir unsur bulmak mümkün değildi. Bu bir açmazdı. Oysa aydınlanmacı projenin kaçınılmaz sonucu olarak yeni ve kültürel bir Türklük tanımı, Anadolu'yu esas alan, dolayısıyla vatan ve toprak birliğini gözeten bir eksene sahip olmak durumundaydı. Cumhuriyetin kuruluşunda vazgeçilmez bir önem taşıyan vatandaşlık bilinci ve laikliğin yaşama geçirilmesi biraz da bu ihtiyacın ürünüydü. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de zaten yapısal bir unsur olarak var olan etnik-ırksal bağların canlandırılması kaçınılmazdı. Nitekim öyle de yapıldı. Tercih, aydınlanmacı bir çizgide gelişti, sadece İslamcılık değil Pan-Türkçülüğü de dışlayan, hatta yasaklayan bir eksen kuruldu.

Ancak, cumhuriyet milliyetçiliğinde kültürel bir millet tanımının yanı sıra etnik-soycu bir damar da her zaman etken konumda oldu. Kürt sorununun büyüdüğü dönemlerde resmi milliyetçiliğin Türkçü-etnik yanı öne çıkarıldığı gibi, Kürt sorununun görece geri çekildiği dönemlerde ise kültürel-sosyolojik bir tanıma dönüş eğilimi güçlendi. Resmi ideolojideki bu salınım, ülkücü hareketi de yakından etkiledi.

Ülkücü/faşist milliyetçilik
Ülkücü hareket resmi milliyetçiliğin bu eklektik özelliğinden sonuna kadar yararlandı. Onun etnisist yanını Turancı-Türkçü bir yoruma tabi tutarak uca taşıdı. MHP, Anadolucu ekolden de Pan-Türkçü çizgisiyle ayrılacak ve ırkçı-faşist bir ideolojik hat inşa edecekti. Bu yanıyla ülkücü hareket, 19. Yüzyılın sonunda bir burjuva devrimci akım olarak doğan ve uluslaşma sürecini ateşleyerek tarihsel bakımdan ilerici bir rol oynayan klasik-demokratik Türkçülükle ciddi bir bağa sahip olmadı. Var olan zayıf ilişki de zaman içinde koptu.

Otantik Türkçülük uygarlığın evrenselliğini benimseyen, kentli, aydınlanmacı ve kültürel bir millet tanımına yatkın olduğu halde, ülkücü hareket esas olarak taşra/kasaba milliyetçiliği üzerinden yürütülen muhafazakâr ve ırkçı bir yapıya sahip oldu. Bu yanıyla ülkücü hareket, cumhuriyet milliyetçiliğinin batıcı ve modernist yanından uzak durarak muhafazakâr/gerici bir zeminde konumlandı. Bu zemin ülkücü hareketi, ideolojik evriminin belli bir aşamasında İslamcılığa doğru taşıdı. Bu durum, her iki hareketin (ülkücü milliyetçilik ve İslamcılık) tabanları ve kadroları arasındaki geçişkenliğin de nedenini oluşturuyordu. Türkçülükten İslamcılığa doğru yaşanan bu serüven, "Türk-İslam sentezi" de denilen gerici faşist çizgiyi oluşturdu.

Faşist milliyetçilik, milleti tarihsel değil değişmez bir veri olarak alır ve insanlık tarihinin bir "milletler arası mücadeleler tarihi" olduğunu ileri sürer. Bilimsel olarak millet ve milliyetçiliğin kapitalizmin doğuş döneminin bir ürünü olduğu ve bu iki olgunun esas olarak tarih sahnesine 18. Yüzyılda çıktığı gerçeğini reddeder. Faşizm, "milletler mücadelesinin" insanlığın serüveninde değişmez bir tarih yasası olduğunda ısrar eder. Ülkücü milliyetçilik bu yaklaşımı aynen benimser.

Ülkücü milliyetçilik bu yanıyla, sanılanın aksine, hem Ziya Gökalp'ten hem de Yusuf Akçura'dan köklü bir şekilde ayrıldığı gibi, muhafazakâr-islamcı milliyetçilik çizgisiyle cumhuriyet milliyetçiliğinden de farklılaşır. Taşralı Türk kimliğine hitap eder. Servetin ve iktidarın kenarında kalan, kapitalistleşme sürecinde sosyal statülerini yitiren ve bütün bunların sorumlusu gibi gördüğü merkezi siyasal güçlere, büyük kent yaşamına, modern ilişkilere ve Batılı değerlere öfke duyan kesimlere seslenir. Tipik faşizan bir söylemdir bu. Giderek İslami tonu belirgin bir milliyetçilik anlayışına ulaşmasının bir nedenini de işte bu taşralı özelliği oluşturur.

Burada bir parantez açarak belirtmek gerekiyor; MHP özellikle 1977 yılından (iç savaşın başladığı yıldır) itibaren girdiği İslamcılaşma sürecinden, 1993 yılından itibaren sistematik şekilde uzaklaşma eğilimine girdi. Bu yıllar İslamcı hareketin yükseldiği, kitle tabanını genişlettiği bir dönemdi. MHP 1995'ten itibaren belirginleşmeye başlayan bu yönelimiyle 1960'ların sonu 70'lerin başındaki Türkçü-muhafazakâr çizgisine dönmeye çalıştı. Stratejik bir karardı bu. Çünkü kendilerine Türk-İslam ülkücüleri adını veren BBP'lilerin ayrılmasıyla, ülkücü hareketin 12 Eylül deneyiminden süzülen ve İslami bir ton taşıyan rejim eleştirisi de terk ediliyordu. Bu dönüş çabası kısmen sonuç vermesine karşın tam olarak başarılamadı, daha doğrusu sonuçlandırılmak istenmedi.

Soğuk Savaş milliyetçiliği
MHP milliyetçiliği, bir Soğuk Savaş milliyetçiliğiydi. Ve Soğuk Savaş, sadece MHP milliyetçiliğini değil devlet milliyetçiliğini de etkisini altına aldı ve dönüştürdü. Batıcı cumhuriyet milliyetçiliği yerini anti-komünist gerici milliyetçiliğine bıraktı. Sol ve sosyalizm düşmanlığı milliyetçilik ile dinci gericilik arasındaki organik ilişkiyi daha da güçlendiren bir etki yarattı.

Dolayısıyla Türkiye'de birer soğuk Savaş gücü olan siyasal İslamcılık ve aktüel milliyetçiliğin kaynakları aynıdır. Bu yanıyla Türkiye'de milliyetçilik, muhafazakâr, hatta gerici bir karaktere sahiptir. Sağcılıktır, etnik temele vurgu yapar, ayrıştırıcı ve dışlayıcıdır. Farklı yorumları olsa da, yüzyılın başlarındaki uluslaşma döneminin ilerici ve demokratik Türkçülüğünden farklı olarak, Türkiye'deki Soğuk Savaş milliyetçiliği, artık aydınlanmacı ve modernist değildir, İslamcılık ve kasaba tutuculuğu ile iç içe geçmiş eklektik bir yapıya sahiptir. Anti-komünizm bu milliyetçiliğin köşe taşlarından biridir.

Anti-emperyalizm, yurtseverlik ve ulusalcılık
Anti-emperyalist olmak, bu ülkenin ve halkın hakkını ve hukukunu savunmak; bu topraklara ait bütün etnik ve kültürel değerleri çoğulcu ve birleştirici bir anlayışla içermek ve sahip çıkmak; aydınlanmadan, laiklikten, pozitif bilimden ve özgür akıldan yana olmaktır. Bu anlamda yurtseverlik sol ve doğası gereği enternasyonalisttir. Milliyetçilik ise, etnisiteyi esas alan bir gericilik ve yerelciliktir.

Türkiye'nin son 5 yılında "ulusalcılık" diye kodlanan bir akımdan sıkça söz edilmeye başlandı. Sözlük anlamından yola çıkarak ulusalcılık ile milliyetçiliğin aynı şey olduğu söylendi. Ancak MHP bu kavrama itiraz etti ve Farsça kökenli 'milliyetçilik' yerine Türkçe-Moğolca 'ulusalcılık' kavramının kullanılmasını kafa karıştırıcı olduğunu ve yanlış bulduğunu söyledi.

Ancak, farklılığın sadece bir alfabe ve dil sorunu olmanın ötesinde bir anlam taşıdığını görmek gerekiyor.

Kendilerini "ulusalcı" diye tanımlayan kesimlerin (en azından büyük bölümünün), gerici/muhafazakâr Türk milliyetçiliği ile aralarına mesafe koymak ve ayrı durmak istedikleri anlaşılıyor. Bu kavramı ve sıfatı kullananlar, emperyalizme karşı oldukları gibi, cumhuriyet devrimlerine bağlı, laiklik ve aydınlanmadan yana olduklarını da ifade etmek ve böyle anlaşılmak istiyorlar. Genel olarak anti-komünist değiller. Ancak, Kürt sorununa bakışları hâkim ulus milliyetçiliğiyle aynı çizgidedir.

Bu yanıyla ulusalcıların anti-emperyalizmi de sınırlı bir politik tutumdur. Kapitalizme karşı mücadeleyi içermeyen bir anti-emperyalizmdir bu. Yani yumurtasız omlet gibi bir şeydir.

Ulusalcılık, Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan tarihsel fırsatlardan yararlanarak, bölgesel ölçekte de olsa emperyal bir sıçrama yapmak isteyen, "yerli" karakteri görece ağır basan sermaye çevreleri; kentli orta sınıflar, asker-sivil cumhuriyetçi bürokrasi; bazı toplum kesimleri (örneğin aleviler) ve kimi kanaat önderleri ile önemli bir aydın kesimi için kendilerini ifade etmek bakımından uygun düşen bir akım olarak şekillendi. Ancak, ABD ve AB'ye karşı "Avrasyacılık" diye de kodlanan bu eğilim, söz konusu kesimlerin Türkiye'nin küresel düzen içindeki yeni yerinin tayin edilmesi tartışmasına verdikleri bir yanıt ve yön işaretidir. Özetle, aydınlanmacı ve modernist bir burjuva ve küçük burjuva ulusçuluğudur.

Ancak tam olarak teorisi yapılabilmiş ve içi doldurulmuş değildir. Bütünlüğü yoktur, "sağ" ve "sol" kanatları vardır. Üzerinde çalışılmamış, sığ ve elbette enternasyonal bakıştan yoksun bir akımdır. Sosyalizmle ilgisi yoktur ve bu yanıyla yurtseverlikten ayrılır.

Ve fakat ulusalcıların geleneksel Türk sağcılığı ve milliyetçiliğinden bir farkı olduğunu da bilmek gerekmektedir. Bu durum, taraf ve karşı olmak gibi bir ideolojik tartışma ve tutumun ötesinde, siyaset sosyolojisi bağlamında saptanması gereken bir olgudur.

Siyaset yapan herkesin dikkate alması gereken bir olgu...


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.205
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 07.09.2013- 00:22
Alıntı yaparak cevapla  


Yurtseverlik ve liberal aklın paradoksları -Onur Aksoy

"Vatan için duyulan sevgi, / Toprak ana için duyulan ya da çiğnediğimiz çimenlere karşı beslenilen gülünç sevgi değil / Onu ezenlere karşı beslenilen yenilmez nefret / Ona saldırana karşı beslenilen ebedi hınçtır..."
(Jose Marti)


Başlıktan da anlaşılacağı gibi ele aldığımız konu çetrefilli. Ancak bugün emperyalizmin ahtapot kolları, içinde bulunduğumuz koşullarda çıkarlarına engel teşkil eden her şeye karşı; ilerici-devrimci her öğeye, her cepheye karşı her alanda tüm gücüyle saldırırken bir o kadar da önemli. Emperyalizm ve ona hizmet etmeye yemin içmiş işbirlikçi düzenbazlar ordusu, sadece solla, sosyalizmle, devrim ile ilgili oluşumlara ve hareketlenmelere saldırmakla kalmıyor; aynı zamanda bu "alana" ait birçok terimin veya kelimenin içini boşaltmaya yönelik saldırılarda bulunarak, bunları kendi amaçları uğruna dizayn edip pazarlıyor.

60'lı yılların sonlarında ve 1970'li yıllarda devrimcilerin elden ele dolaştırdığı bildirilerde veya kitle önünde yaptıkları konuşmalarda, "Devrimciler", "Yurtseverler", "İlericiler" gibi kavramların çok sık geçtiğini görürüz. Bu sosyalist solun yükselmesine ve aynı zamanda değişik grupları içine alarak genişlemesine, dönemin nesnel koşullarına bağlı olarak ortaya çıkan bir durum olsa da bu kavramları hemen hemen bütün sol grupların rahatlıkla kullandığını görmekteyiz.

12 Eylül faşist darbesinin solun üstünden panzer gibi geçmesini takiben özellikle Sovyetlerin çözülmesi ardından, 1990'lı yıllardan itibaren devrimci fikirlere, geleneksel kavramlara karşı emperyalizmin güdümünde ortaya çıkmış neoliberal, postmodern akımların öncülük ettiği yıpratma, itibarsızlaştırma saldırıları başladı.

Bu çok boyutlu iç ve dış saldırı döneminde sosyalizmin birçok kavramı gibi "Devrim" kelimesi de içi boşaltılarak, soyut bir özgürlük", "demokrasi" teması öne çıkarılarak önce unutturulmaya uğraşıldı, sonrasında ise "evrimleştirilerek" pazarlanmaya çalışıldı.

"İlericilik, gericilik" kavramları iç içe geçmiş şekilde servis edilirken yeni dönem liberaller, "gericileri", şeyhlerin dibinde oturan Amerikancı İslamcıları "ileri demokrat" ilan edip buna karşı çıkanları "statükocu ve yenilenmeye kapalı gericiler" olarak yaftaladılar. Ağızlarını her açtığında "demokrat" ve "demokrasi" kavramlarını dillendiren neo-müritler, fikirlerini soldan çalarak ve kendi amaçları uğrunda sunmaya çalıştılar. Birtakım geri dönüşümsüz "mutasyona" uğrayan, eskiden "solcu" olan kişileri de yanlarına katarak yeni yollarında bir hayli mesafe kat ettiklerini teslim etmeliyiz.

İşte tüm bu süreci göz önüne alarak emperyalistler ve işbirlikçi liberalleri tarafından hedef yapılıp saldırılan ve güncel politikalar bakımından önemli olan kavramlardan biri de "yurtseverlik"tir

Yurtseverlik tartışmalarına girmeden önce kişiler "vatan" veya "yurt" kavramından ne anladıklarını açıkça belirtmelidirler.

Çünkü yurtseverlik, "vatan" kavramından salt bir kara parçasını anlayan, sabah akşam "dağ-taş" muhabbeti yaparak üstünde yaşadığı yurdun "ne zorluklarla" kazanıldığından bahsedip "bir karış toprak vermeyiz" şeklinde gaza gelen kesim için farklı, "yurt" kavramından soyut bir toprak sevgisinin dışında o topraklar üzerinde yaşayan insanlar için çalışmayı ve bu insanların kendi vatanlarında sömürülmeden, kimseye muhtaç olmadan, özgür bir şekilde yaşaması adına çaba sarf etmeyi anlayanlar için farklı şeyler ifade etmektedir. Zaten ana sorun da burada başlamaktadır.

Sosyalistler yurtseverliğin ana rahmine "tam bağımsızlığı" yerleştirmişlerdir ve bu bakımdan "vatan savunması" yaparlar. Dolayısı ile vatanseverliği anti-emperyalist, anti-kapitalist olma "zorunluluğundan" ayırmazlar, ayıramazlar. Ayrıca yurtseverlik ile halk sevgisi de iç içedir, halk sevgisi de emeğe verilen insanlık değeri ile ancak ölçülebilir ve anlamlandırılabilir. Türkiye sosyalist hareketinin özellikle 1960 ve 70'li yıllarda öne çıkardığı en çarpıcı kavramlardan biri olan yurtseverlik, halk üzerinde çok olumlu etki bırakan, solun halkla kurduğu güven köprüsünün temel dayanağını oluşturan, kitleselleşmenin önünü açan ve en önemlisi de emperyalizme karşı verilen mücadelenin zihinlerde somutlaştırılmasını sağlayan bir etken olmuştur. İşte bugün emperyalistlerin ve maskeli baloda onlara eşlik eden liberallerin-gericilerin "Yurtseverlik" kavramına saldırmalarının arkasında onun bu özellikleri vardır.

Sol ve sosyalizm ile ilgili tüm olguları modifikasyona uğratıp emperyalizmin amacı doğrultusunda başkalaştırmaya ve halklara pazarlamaya yemin etmiş kuklalar ve bunların "sol" görünümlü yandaşları, neo-liberal politikaların yükselişe geçtiği 1990'lardan itibaren yurtseverlik, bağımsızlık ve anti-emperyalizm gibi birbirini tamamlayan kavramları devrimcilere yabancılaştırmak için ciddi anlamda mesai harcadılar. Özellikle yurtseverliği "milliyetçilik" gibi sunarak solun bu kavramdan uzaklaşmasını sağlamaya, devrimcilerin ana hedefi olan emperyalizme karşı mücadeleyi saptırmaya, geçersizleştirmeye kalkıştılar. Böylece emperyalizmi ve ABD-AB'nin ülkemize karşı gerek siyasal, gerek ekonomik, gerekse askeri gücü ile yürüttüğü "yeni-sömürgeci" politikalarını gizleyerek, karartma yaparak mücadeleyi saptırdılar. Solu, uzantıları vasıtasıyla içe döndürerek daralmasını ve daha fazla yıpranmasını sağladılar. Bu tür yollarla emperyalizme karşı ezilenlerin, sömürülenlerin mücadeleye girmelerini ve giderek kuracakları geniş katılımlı cephenin oluşmasına da engel oldular.

Ne yazık ki, devrimciler arasında da emperyalizmin sol içindeki işbirlikçilerinin çarpıtmalarına kapılıp, yarattıkları kavram kargaşasına ve hedef saptırmalara kanarak çok büyük bir yanlışa saplananlar ve hala da bu yanlış yolda devam edenler mevcuttur.

Bu kişiler yurtseverlik kavramına genellikle 3 ayrı cepheden saldırmaktalar ve üçünün de temelinde ya cehalet, ya bilerek "düzen-bazlar", emperyalistler uğruna olguları saptırma ve içeriğini değiştirerek sunma "görevi"veya gözleri kör etmiş bir etnik köken milliyetçiliği vardır. Bu 3 cepheye kısaca bir giriş yapalım.

Kürt hareketi içinden eleştiriler
Evet, bugün gücünü giderek arttıran Kürt ulusal hareketi şu ya da bu şekilde Marksizm'den etkilenmiştir ve başlangıçta temeli Kürt yoksullarına yaslanan, geleneksel aşiret düzeninin dışında oluşmuş, belirli ölçülerde Kürt aristokratları ve burjuvazisi ile çatışabilen bir örgütsel yapılanmaya, geleneğe sahipti. Orta ve alt kademe kadrolardan farklı olarak ulusal hareketin üst düzey yöneticilerinin neredeyse tamamı Türkiye sosyalist hareketinden gelmekteydi. Ancak sosyalist sistemin çözülmesinden sonra örgüt başlangıç/çıkış ilkelerinde önemli değişiklikler yaparak, kuruluş programını geri çekti. Bu değişim Abdullah Öcalan'ın yakalanmasından sonra daha da belirgin hale geldi. Dolayısıyla zaman içinde hareketin sınıfsal dokusu silikleşmiş, toplumsal talepleri geri çekilmiş ve hareketin milliyetçi karakteri baskın hale gelmiştir. Bugün Kurt ulusal hareketi içinde kuruluş ilkelerine bağlı kişiler olmakla beraber vatanseverliği kendine karşı bir "suç" olarak algılayan, sınıfsal mücadeleden kopuk, genellikle salt olarak kimliksel mücadele veren kesimler de hareketin doğası gereği türemiştir.

İşte, bir sosyalist olarak lügatımızda yurtseverlik de vardır dediğinizde karşınıza çıkacak ilk cephe bu gruptur. Karşısındakinin yurtseverliğini "ezen ulus milliyetçiliği" olarak gören bu kişiler, hiçbir nesnel koşulu göz önünde bulundurmadan "ezilen ulus milliyetçiliğini" her durumda kutsamakta ve en önde tutmaktadır. Bu kişiler ayrıca Leninist teorileri kendi emelleri ve görüşleri uğruna kullanır ve bunu yaparken de tarihsel ve diyalektik bakış açısından uzak, günün koşullarından soyut, sınıfsallığı ikinci plana atıp etnisite vurgusunu öne çıkaran bir yol izler. Sonuç olarak kendi hayalinde yarattığı dünyanın yine kendine özgü kavram ve kategorilerinden yola çıkan, gerçekliğe de, kendi dönemsel çıkarlarına denk bir davranış ile yaklaşan bir akıl olarak, üstelik ele aldığı olgunun tarihselliğini ve toplumsallığını kimi zaman göz ardı edip kimi zaman da çarpıtarak sunar bir biçimde "idealistçe" herkese "ders" vermeye çalışırlar.

Yurtseverlik ise bu idealist akımlara karşı sınıfsal konum alır ve ayrıştırıcı değil bütünleştiricidir. Bir sosyalist aynı zamanda bir yurtsever olarak doğaldır ki aynı toprakları paylaştığı farklı etnik kökenden insanların acılarına ortak olur ve "eşitlik" için savaşır. Bunu yaparken de yol gösterici Marksist-Leninist teori ışığında ezilen ulus ile dayanışma halindedir. Çünkü bilir ki bu dayanışma aynı zamanda emperyalizmin saldırısı altında bulunan yaşadığı toprakları "birlikte mücadele" dürtüsüyle savunmanın aracıdır. Ancak bu desteğin veya dayanışmanın da "sınırsız", soyut bir eşitlik ve özgürlük ilkesine göre değil somut durumların sınıfsal tahlilinin yapılması ile verildiğini bilir. Dolayısı ile ezen ulusa mensup yurtsever kendi içindeki milliyetçilik belası ile baş ederek ayrılma hakkını dillendirirken karşılığında ezilen ulustan da aynı yol üzerinden bir mücadele ve birleşme propagandası bekler. Bu şekilde, pratikte yurtseverliği, "toprak sevgisi" veya "kimlik mücadelesi" gibi soyut ve kısır ikilemlerden kurtarıp "sınıfsal eksene" oturtur.    

İkinci cephede karşımıza "İşçilerin vatansız olmasını" kendine en önemli yol gösterici kabul eden kesim çıkacaktır. Yurtseverlik kavramına "sol"dan eleştiri yönelttiğini sanan ve bu eleştirinin temeline de Komünist Manifesto'da yer alan "İşçilerin vatanı yoktur" değerlendirmesini dönemin koşullarından ve yazının bütünlüğünden kopararak koyanlar bu değerlendirmeyi emperyalizm çağında yeni sömürge ülkelere olduğu gibi uyarlamaya kalkışarak büyük bir hataya düşmekte. Düz, Aristo mantığı ile hareket eden bu kişilere göre işçi sınıfının vatanı yoksa vereceği mücadelede de ulusal karaktere yer yoktur bu mücadele baştan sona kadar "uluslararası" bir karaktere sahiptir.

"İşçilerin vatanı yoktur" sözü olur olmaz o kadar çok kullanılıyor ki bu kafaya sahip olanların yurtseverliğe, üstelik tek bir cümle üzerinden saldırması gayet doğal. Ancak gerçek öyle değil. Marx ve Engels'in adı geçen değerlendirmesi yazının bütünlüğü içinde şöyledir: "Komünistler, ayrıca, vatan ve milliyeti kaldırmayı istemekle de suçlanıyorlar. İşçilerin vatanı yoktur. Onlardan sahip olmadıkları bir şeyi alamayız. Proletarya, her şeyden önce, siyasal gücü ele geçirmek, ulusun önder sınıfı durumuna gelmek, bizzat ulusu oluşturmak zorunda olduğuna göre, kendisi, bu ölçüde, ulusaldır, ama sözcüğün burjuva anlamında değil." (Marx, Engels, Seçme Yapıtlar 1, s.151, Sol Y.)

Ne diyor Marks, ulusal düzeyde bir mücadele için öncelikle işçi sınıfı siyasal egemenliği ele geçirerek kendini "ulusal egemen sınıf" konumuna yükseltecek. Aslen vatanı bulunmayan işçi sınıfının, uluslararası ölçekte birleşebilmek için, öncelikle, ulusal ölçekte mücadele yürütmesi zorunlu.

Ayrıca işçilerin vatanının olmadığına dair cümle ile vurgulanmak istenen bir başka nokta da, işçilerin sömürü karşısındaki durumunun tüm dünyada benzer olduğuna yöneliktir. Yani Marx "işçi sınıfının vatanı yoktur" derken bu sınıfın kapitalist üretim tarzı içindeki nesnel konumuna işaret ediyor, tüm ülkelerin işçilerinin maruz kaldıkları sömürü biçimi bakımından aynı konumda olduklarını da vurguluyordu.

Pekiyi, Lenin bu konuda ne diyordu?
Lenin'in, I. Armand'a yazdığı mektuplara bakmak öğretici olacaktır. Lenin şunları demektedir;

"... bana öyle geliyor ki, siz savınızı biraz tek taraflı ve formalistçe öne sürüyorsunuz. Komünist Manifestosu'ndan bir yer aktarıyorsunuz (çalışan insanın yurdu yoktur) ve onu neredeyse kayıtsız şartsız, milli savaşların tanınmamasını bile içine alacak şekilde uygulamak istiyorsunuz."


"Anayurt tarihi bir kavramdır. Anayurt, bir çağda, ya da daha doğrusu milletin onu ezenleri devirmek için mücadele ettiği anda bir şeydir; milli hareketlerin çok gerilerde kaldığı anda başka bir şey. "anayurt üzerine tek bir önerme olamayacağı gibi, onun savunması konusunda da her türlü şartlar altında aynı şeyler uygulanamaz."

"Komünist Manifestosu'nda, çalışan insanın yurdu yoktur deniyor. Doğru. Ama orada yalnız bu söylenmiyor. İlk önermeyi (çalışan insanın yurdu yoktur) alıp bunun ikincisiyle (İşçiler, burjuvazi ile aynı anlamda olmamakla birlikte milli bir sınıf teşkil ederler) ilişkisini unutmak pek yanlış olacaktır."

"Marx ve Engels Komünist Manifestosu"nda, çalışan insanın yurdu yoktur, diyorlar. Fakat aynı Marx çok defalar milli bir savaş için çağrıda bulundu. (...)Marx ve Engels, bugün başka, yarın başka şey söyleyecek, kafası karmakarışık kişiler miydi?"
(V.I.Lenin, Mektuplar, s.167-168, Toplum Y.)


Lenin'in sorusunun cevabı tabii ki "hayır."

Emperyalizmin dünya halklarını her gün tehdit ettiği, onlara bombardıman uçaklarıyla, tankla, topla, tüfekle "özgürlük ve demokrasi" götürdüğü, ekonomik, siyasi ve askeri olarak hegemonyası altına aldığı bir dönemde, başta işçi sınıfı olmak üzere sömürge ülkelerdeki halkların "yurtseverlik" bilinci ile buna karşı direnme hakkını kendinde görmesinden doğal ne olabilir ki? Böylesi onurlu bir direnci ve mücadeleyi örgütlemek, bunu "anti-kapitalist" bir karakter temeline oturtmak ve bu uğurda emek harcamak kadar gurur duyulacak başka bir şey var mı?

Yine Lenin'e dönelim;

"...Ulusal gurur duygusu" bize, biz bilinçli Büyük-Rus proleterlerine yabancı bir duygu mudur? Elbette ki değildir! Biz, dilimizi ve yurdumuzu severiz; biz, yurdumuzun emekçi yığınlarını (yani yurdumuz nüfusunun onda-dokuzunu) demokratik ve sosyalist bilinç düzeyine yükseltmek için elimizden geleni yapıyoruz. Çarın kasapları, soylular ve kapitalistler elinde, güzel yurdumuzun uğradığı hakaretleri, zulüm ve aşağılamaları görmek ve duymak bizim için çok acıdır. Rodiçev'i, dekabristleri ve 1870'lerin devrimcilerini kendi içinden yaratmış olan biz Büyük-Rusların, bu zulüm ve aşağılamalara karşı göstermiş olduğumuz direnişten ötürü gurur duyuyoruz. Büyük-Rus işçi sınıfının, 1905'te yığınların güçlü devrimci partisini yaratmış olmasından ötürü; Büyük-Rus köylülüğünün demokrasiyi benimsemeye başlamasından, papazların ve büyük toprak sahiplerinin boyunduruğunu kırma işine girişmesinden ötürü, gurur duyuyoruz." (Lenin, Büyük-Rus Ulusal Gururu Üzerine)

Dikkat kesilsin, Lenin Yurtseverliğin merkezine Çarlara, soylulara ve sömürücülere karşı verilen anti-emperyalist mücadeleyi koyarak bunun üzerinden bir "ulusal gurur" duyuyor. Aynı duyguyu yıllar sonra bir başka su katılmamış vatansever Nazım Hikmet, Şeyh Bedreddin Destanı'nın sonuna eklenen "zeyl", yani sonradan eklenen yazı ile:

"Evet, biraz da milli gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyleyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan milli bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi aynı zamanda benim milli gururumdur. Milli gurur! Sözlerden ürkme! İki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. Lenin'i hatırla. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz?" şekilde açıklıyor ve ekliyordu; "...Komünistim çok şükür(…) Her komünist gibi de su katılmamış vatanperverim/ hem de bir tarih/ bütün bir devir/ bir insanlık merhalesi boyunca daha gerçek/ daha ileri..." (Memleketimden İnsan Manzaraları-YKY /Syf: 526)

Lenin'in "anayurt" ve "ana yurdun savunulması" hakkında yazdıkları ve Nazım Hikmet'in dizeleri dönemin koşulları altında ortaya çıkıp bugün de bize ışık tutmakta aynı zamanda yurtseverliğin de temellerini yansıtmaktadır ve bazılarına "küpe" olmaktadır.

Enternasyonalizm mi, burjuva kozmopolitizmi mi?
Yurtseverliğe saldırıda bulunan üçüncü cephe ise bunu "sahte enternasyonalizm" üzerinden yapmaktadır. Sahte enternasyonalizmden kasıt ise gerçekte burjuva kozmopolitizmidir.

Dünya yurttaşlığı anlamına gelen kozmopolitizm, özellikle burjuvazinin feodalizmi tasfiyesinden ve işçi sınıfı üzerindeki hegemonyasını oluşturduktan sonraki dönemde emperyalist sömürüyü "uluslararası" düzeyde egemen kılmak amacı ile sürekli pompalanarak kullanılmıştır.

Kozmopolit düşünceyi hâkim kılarak ulus devletlere müdahalelerde bulunmayı, böl-parçala-yönet taktiğini uygulamayı, halkların köleleştirilmesini haklı göstermek isteyen emperyalistler ve kuklaları liberaller bu düşünce izinde giderken "yurtsever" bir tepki ile karşılaştığında, kendi çıkarlarına uymayan her şeyi "ulusallık", "dar görüşlülük", "ırkçılık" etiketi ile sunmaya çalışırlar. Bu bağlamda kozmopolitizmi yurtseverliğin karşısına enternasyonalizm görüntüsü ile diktiler ve bunun propagandasını yaymaya başladılar.

Kozmopolitizmin, emekçilerin her yerde sömürülmesi amacını güttüğünü söyleyen Marks, "Felsefenin Sefaleti"eserinde ayrıca şu cümleleri not ediyordu; "Kozmopolit sömürüyü evrensel kardeşlik diye adlandırmak ancak burjuvazinin beyninde doğabilecek bir düşüncedir."

Proleter enternasyonalizmin karşısına burjuva kozmopolitizminin ya da İslamcı ümmetçiliğin çıkmasına "vasıta" olmak işçi sınıfına ihanetten başka bir şey değildir ve açıkça görülüyor ki yalancı enternasyonalizmin bir karikatürü olarak kozmopolitizm, işçi sınıfının enternasyonal duruşuna yöneltilen en önemli ideolojik saldırılardan biridir.

Amacı, dünya vatandaşı olma isteği adı altında kitleleri, işçi sınıfını, emekçileri, emperyalist kapitalizmin dünya çapındaki sömürüsünün bir aktörü haline getirmek olan, sivil toplumcu, ABD-AB'ci, sözüm ona özgürlükçü kozmopolitizm savunucuları tarafından Avrupa Ortak Pazarı girişiminin ve AB üyelik sürecinin "ilerici" olarak atfedilmesi şaşırtıcı değildir. Bugün birçok sorunun kaynağı olarak ulus devletleri gösteren, bir yandan milliyetçilik gazı verirken, bir yandan da evrensel" takılan ve burjuva kozmopolit düşünceyi hâkim kılarak birçok ulus içinde etnik ve mezhepsel ayrılıklar çıkaran, daha sonra da böl-parçala-yönet taktiğini uygulayan bir sistem var karşımızda. Ve bu sistemin dümeninde emperyalistler ile onların gerici-liberal ortakları var.

İşte "Yurtseverlik", bu noktada önem kazanıyor ve ortaya çıkması, şekillenmesi ile yükselmesi de, bu nesnel koşulların saptanmasına ve bunlara karşı oluşan direncin aynı zamanda anti-kapitalist, anti-emperyalist ve anti-faşist temelde pratiğe yansımasına bağlıdır. Burada oluşan yurtseverlik vurgusu, sosyalistlerin temel görevinin sadece "toprak bölünmesine" karşı tepki göstermek olduğunu değil, somut olarak var olan gerçekliklerin "ulusal" yansımasına göre ortaya çıkıp şekillenen ve "uluslararası" düzeyde, tümüyle işçi sınıfını ezmeyi hedefleyen hareketlere karşı sınıfsal bir tutumun alınması gerekliliğini göstermesi açısından önemlidir. Sömürüye karşı oluşan ve politik-pratik olan Yurtseverlik olgusu mutlaka uluslararası işçi sınıfının enternasyonal çıkarları doğrultusundaki mücadelesine eklenmelidir. Bu bakımdan proleter enternasyonalizme zıt değil onunla iç içedir.

Bugün Yurtseverliğe emperyalist cepheden saldıran, onu milliyetçilikle, çağ dışı olmakla suçlayan liberallerimiz hangi "çağdaş" yoldan ilerliyor? Ilımlı İslam Projesi!

AKP-Cemaat koalisyonu işçiyi-emekçiyi, kadınları, gençleri, Kürtleri, Alevileri yani ülkede kendine muhalif olan her kesimi abluka altına alırken, iktidar Arap Baharı sürecinde, BOP eş başkanlığı koltuğunda birçok ülkeye NATO ve emperyalizmin paralı askerleri aracılığı ile müdahalelerde bulunurken" tüm bunlara karşı oluşan "yurtsever" direnişin lokomotifi olan gruplara bu liberaller "Ulusalcı, Ergenekoncu, İttihatçı, BAAS'çı" etiketi yapıştırmadı mı? Onlara göre "dünya insanı" olmak okyanus ötesinin Türkiye'ye biçtiği "yeni Osmanlıcılığı" BOP kapsamında yayarak "evrensel" açıdan liderlik yarışına giren iktidarı yağlamak olabilir. Ancak bizim için burjuva milliyetçiliğiyle değil, ancak antikapitalist sosyalist yurtseverlikle emperyalizme, aynı zamanda hem Türkiye kapitalizmine, hem de düzene bütünlüklü, topyekûn, devrimci bir karşı çıkış elde edilebilir.

Bu bakımdan, kapitalizmin göbek taşında döne döne bir olanların tüm dünya emekçilerine, kadın haklarına, gençlik hareketlerine karşı başlattığı saldırıyı kınamak ve bunun kendi ülkesi içinde de oluşmasını engellemek de "yurtseverliktir", aynı zamanda zengin petrol yatakları üzerindeki hedeften emperyalist sömürüyü yaygın kılmak amacı ile Ortadoğu"daki birçok halkın kanın emilmesi oyunundaki son durak olan Suriye ve halkı ile el ele dayanışma içinde savaşa hayır sloganı atmak da "yurtseverliktir. "Üstelik "enternasyonal" bir karakteri olan bir yurtseverlik!

Açıkça görülüyor ki "milliyetçilik" özellikle soğuk savaş sonrası dönemde ulus devletlerin çözülmesi ve emperyalizmin amaçları doğrultusunda yeni kukla devletlerin oluşması bakımından önemli bir rol oynarken "yurtseverlik" ise bu sömürü çarkına çomak sokan başat etkenlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Şimdi burada duralım. Tüm bu yazdıklarımızın ışığında muhakkak ki akıllara şöyle bir soru gelecektir; "Pekiyi yurtseverlik hissiyatının zemini kaygan olamaz mı? Bu aynı zamanda "hatalı sollamalar" veya "sağ sapmalara" neden olamaz mı?"

Bu sorunun cevabını, aklını Anıtkabir'e, gözünü Karadeniz'e dikip "bir daha çık gel Samsun'dan" türküleri ile "ayin" yaparak kemiklerini sızlattığı "önderinin" ölüsünden medet uman, ülkesinin tüm yer altı ve yer üstü kaynakları, işçi-emekçisi, genci-yaşlısı, kadını-erkeği sömürülürken bunu görmezden gelip bir çember sakal bir yeşil takke gördüğünde "ultra laik" kesilen cenahlara göre verirseniz cevap "evet" olur.

Bugünkü çelişkiyi emek-sermaye çelişkisi üzerinden değil de emperyalizm ile milli güçler arasında görerek işçi sınıfının değil milli güçlerin izinde sosyalizme "ulusalcılık" basamağı ile tırmanan kesimlere bakarak verirseniz, cevap yine "evet" olur. Ancak o zaman biz de deriz ki gerçek sosyalistler ne zaman bu alanın tuzağına düştü veya düşenler dışlanmadı mı? Ve biz de sorarız; yukarıda belirttiğimiz akımların bulunması, yurtseverliğin bunlara sutaşıma ihtimalinin olması bu kavramı kesinkes dışlamak için bir sebep mi?

Şimdi birileri çıkacak ABD ve okyanus ötesindeki hocalarının vaazları ile AKP-Cemaat koalisyonu tarafından kurulmak istenen sisteme entegre olacak...

Sıcak para diktasıyla, neo-liberal politikalar ile işçi-emekçinin ve halkın sömürülmesine göz yumacak...

"Yetmez ama evet" çığlıkları ile eğitimden sağlığa, hukuktan toplumu ilgilendiren her alana sahip olmak isteyen gerici-faşist düzene yedeklenecek...

Başta BOP projesi olmak üzere Ortadoğu ve dünyanın diğer bölgelerindeki emperyalist saldırıları, renkli "devrimleri" selamlayarak "Soros-yalist"lik oynayacak, ya sev ya "tesev" diyecek...

Sonra da tüm bunlara karşı "yurtsever" bir bilinç ile direnmeye çalışan bizlere "milliyetçilik" üzerinden saldıracaklar.

Yemezler!



__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 07.09.2013- 00:58 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

spartakus
[....]

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 23.11.2013
İleti Sayısı: 632
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 28.04.2015- 23:51
Alıntı yaparak cevapla  


Nazım Hikmet’in Şeyh bedrettin destanı’nın sonunda yer verdiği Lenin’in ulusalcı-yurtsever görüşleri.

“Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz, onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10’unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. Çar cellâtlarının, asılzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel yurdumuzu nasıl ezdiklerini, onu nasıl sefil kıldıklarını görmek herkesten çok bize ıstırap verir. Ve bu zulümlere bizim muhitimizde, Rusların muhitinde de karşı konulmuş olması; bu muhitin Radişçev’i, Dekabristleri, 70 senelerinin inkilâpçılarını ortaya çıkarmış bulunması; Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle fırkası yaratması; aynı zamanda Rus mujiğinin demokratlaşarak büyük toprak sahiplerini ve papazları defetmeğe başlaması bizim göğsümüzü kabartır…”

“… Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz. Çünkü Rus milleti de inkikâpçı bir sınıf yaratabildi. Rus milleti, de beşeriyete yalnız büyük katliâmların, sıra sıra darağaçlarının, sürgünlerin, büyük açlıkların, çarlara, pomeşçiklere, kapitalistlere zilletle boyun eğişlerinin nümunelerini göstermekle kalmadı; hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük kavgalara girişebilmek istidadında olduğunu da ispat etti.”

«Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı kendi esir mazimizden nefret ediyoruz. Bizim esir mazimizde pomeşçiklerle asilzadeler Macaristan’ın, Lehistan’ın, İran’ın, Çin’in hürriyetini boğmak için mujikleri muharebeye sürüklemişlerdi. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı bugünkü esir halimizden; aynı pomeşçiklerin kapitalistlerle uyuşarak Lehistan ve Ukranya’yı ezmek, İran’da ve Çin’deki demokratik hareketi boğmak, millî haysiyetimizi berbat eden Romanof’lar, Bogrinski’ler, Purişkeviç’ler çetesini kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemek istemelerinden nefret ediyoruz. Hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir. Fakat esaretini haklı bulan, onu yaldızlayan (meselâ Lehistan’ın, Ukranya’nın v.s.’nin ezilmesine Rusların «vatan müdafaası» adını veren) esir, yeryüzünün en aşağılık mahlûkudur.»

Lenin, Sosyal demokrat, 35 / 1914


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

solcu
[kemal]

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 24.01.2014
İleti Sayısı: 1.793
Şehir: Ankara
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 30.04.2015- 09:01
Alıntı yaparak cevapla  


Sosyalistlerin emperyalist işgale karşı anayurdu savunmaması liberal hümanist iddialardır. Liberal hümanistlik zaten emperyalizmin değiştiğini, sosyalist sistemin çöküşü ile birlikte geri kalmış ülkelerin diktatörlüklerine demokrasi ve özgürlük götürmeye çalıştığını savunur. Sadece liberallerden değil bir kısım solculardan da benzer sözler çıkıyor. Anayurt savunması, yurtseverlik bunlara göre solcuların işi olamaz. Solcular bunlara kafayı takmazmış. Solcular enternasyonaldir ya, ondan. Emperyalizme karşı çıkmayan, emperyalizmle kapitalizmle mücadele etmeyen solcu mu olurmuş.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

yura
[....]

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 08.02.2014
İleti Sayısı: 824
Şehir: Bolu
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 30.04.2015- 18:37
Alıntı yaparak cevapla  


 Alıntı Çizelgesi: solcu yazmış

Sosyalistlerin emperyalist işgale karşı anayurdu savunmaması liberal hümanist iddialardır. Liberal hümanistlik zaten emperyalizmin değiştiğini, sosyalist sistemin çöküşü ile birlikte geri kalmış ülkelerin diktatörlüklerine demokrasi ve özgürlük götürmeye çalıştığını savunur. Sadece liberallerden değil bir kısım solculardan da benzer sözler çıkıyor. Anayurt savunması, yurtseverlik bunlara göre solcuların işi olamaz. Solcular bunlara kafayı takmazmış. Solcular enternasyonaldir ya, ondan. Emperyalizme karşı çıkmayan, emperyalizmle kapitalizmle mücadele etmeyen solcu mu olurmuş.



yurtsever olunmayınca emperyalizme karşı olmanın anlamı olmaz. emperyalizm sömürünün çok uluslu tekeller tarafından uluslara dayatılmasıysa emperyalizm karşıtlığı ulusa dayatılan sömürüye karşı çıkmak değil midir. Sol bu durumda yurtsever olmaz mı?

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Toplam 3 Sayfa:   [1]   2   3   >   son» 



Forum Ana Sayfası  »  Marksist Çözümlemeler
 »  Milliyetçilik ve yurtseverlik üzerine...

Forum Ana Sayfası

 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.

Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Milliyetçilik ve yurtseverlik ilkay 0 2244 18.03.2014- 21:41
Konu Klasör Yeniden "yurtseverlik" üzerine... melnur 9 4139 10.11.2014- 18:35
Konu Klasör Milliyetçilik melnur 1 977 13.09.2013- 17:33
Konu Klasör Milliyetçilik melnur 0 649 13.08.2013- 19:43
Konu Klasör Yurtseverlik ve dış politika melnur 0 1192 20.09.2013- 20:47

Etiketler   Milliyetçilik,   yurtseverlik,   üzerine.


Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Milliyetçilik ve yurtseverlik ilkay 0 2244 18.03.2014- 21:41
Konu Klasör Yeniden "yurtseverlik" üzerine... melnur 9 4139 10.11.2014- 18:35
Konu Klasör Milliyetçilik melnur 1 977 13.09.2013- 17:33
Konu Klasör Milliyetçilik melnur 0 649 13.08.2013- 19:43
Konu Klasör Yurtseverlik ve dış politika melnur 0 1192 20.09.2013- 20:47

Etiketler   Milliyetçilik,   yurtseverlik,   üzerine.


Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2014   phpKF Ekibi



Forum Mobil RSS