Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Forum Ana Sayfası  »  Siyasi ve İdeolojik Söyleşiler
 »  Aydemir Güler'le Söyleşi...

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Toplam 2 Sayfa:   [1]   2   >   son» 
Aydemir Güler'le Söyleşi...           (gösterim sayısı: 4.673)
Yazan Konu içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.266
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Konu Tarihi: 08.09.2013- 20:24
Alıntı yaparak cevapla  


Söyleşiyi partinizin dönem sözcülüğü üzerinden yapıyoruz isteğiniz üzerine, partinizdeki sözcülük üzerine konuşmaya başlayalım; bir genel başkanınız var, bir de dönem sözcünüz var...

Dönem sözcülüğü, genel başkanlık statüsünün fiilen parti yaşantısı açısından, iç yaşantısı ve dışa dönük yüzü açısından kaldırılmasıyla ortaya çıktı. Yani genel başkanlığı kaldırdık. Şöyle, siyasi partiler kanunu gereği bu statüyü resmen, yasal olarak kaldırmak mümkün değil, çünkü partinin bütün kurumları detaylarıyla tanımlamış, dolayısıyla bu yasaya aykırılık oluşturamıyorsunuz. Ama TKP'nin çok uzun zamandır kolektif liderlik yaklaşımı vardı, biz bunu hayata geçirmeye çalışıyorduk ve bunu en iyi temsil edecek olan yöntemin genel başkanlığı bütünüyle kaldırmak, belirli periyotlarla bir merkez komite üyesinin partinin sözcülüğü üstlenmesi olacağını düşündük.

Tabi biz sizi de tanıyoruz, daha önce TKP genel başkanlığı da yaptınız, biraz kendinizi anlatır mısınız?

Genel başkanlık yaptınız deyince, o zaman da genel başkanlığın tam oturmadığını düşünüyordum, çünkü biz gerçekten samimi olarak genel başkanlığı Türkiye'de genel olarak siyasette algılandığı gibi hayata geçiremezdik, böyle bir gerçekliğimiz yoktu, bize yapay bir şey olarak gelirdi. Dolayısıyla partinin bütün iç belgelerinde her zaman kolektif önderlik tanımı yapıldı. Bu kolektif önderliğin denk düştüğü kurullar değişti zaman zaman. Bu zaman zaman siyasi büro oldu, dönem dönem merkez komite sekretaryası oldu, son dönemde merkez komite oldu; ama genel başkanlığın -bir tek kişide simgelenen liderlik olarak- bizim parti tarihinde bir karşılığı olmadı. Ben de, galiba bir kitap çalışmasında yer alan yazar tanıtımında "TKP'nin kolektif liderliğinin içindeki iş bölümü olarak genel başkanlığı üstlendi" diye tarif etmiştim, benim o konumumu. İşin o kısmı öyle... Kendime gelince, Aydemir Güler olarak 1961 doğumluyum, yani 50 yaşımı geçtim, Sosyalist Türkiye Partisi'nin 1992'de kuruluşunu gerçekleştirirken, partinin kurucuları arasındaydım. O dönemde, bizim ilk açık parti çalışmasına geçtiğimiz 1992 yılında, merkez komite içinde siyasi büromuz vardı, bu siyasi büro içinde görev almıştım ve İstanbul il başkanıydım. 1992'de buydu, 1986'da Gelenek dergisini yayınlamaya başladık, bugün hala yayınına devam ediyor, bir Marksist teorik siyaset dergisi olarak. Gelenek dergisinin ilk yayın kurulunda yer almıştım. Aynı yıl üniversiteden mezun oldum, nereden mezun olduğum sorusunun cevabı İktisat ama hiçbir zaman kendimi İktisatçı sayamadım. Öncesinde ise yani 1970'lerin ortasında, o dönemin koşullarında erken olmayan bir yaşta sol, devrimci hareketin içinde yer almaya başladım, dolayısıyla o kadar uzun zaman geçti ki, öncesini pek hatırlamıyorum diyebilirim. Hele o yıllarda sol hareketlere katılan insanların tamamı için aynı şeyler geçerlidir, kendimizi bildik bileli solcuyuzdur. 1986'da Gelenek dergisini çıkartmaya başlayan çevrenin ilk orijininde yer almadım, sonrasında katıldım, bizim hareketimizin çıkış noktası 1978'de, TİP'den ihraç edilen, Sosyalist İktidar dergisini çıkartan bir gruptu. Ben, kısa bir süre sonra 1980'lerin başında, 12 Eylül'ün sonrasında bu çevreye dahil oldum ve sürekli sorumluluklar aldım. Bizim hareketimiz TİP kökenli olmakla birlikte yani ilk oluştuğu insan ve kadro topluluğunun yan yana geldiği gün böyle olmakla birlikte, çok kısa bir süre içinde bu kökeni aşmıştır ve önemsizleştirmiştir. Biz STP olduğumuzda, 2000'li yıllarda TKP adını benimsediğimizde, nereden geliyoruz deyince, aklımıza TİP'sinden ziyade, biz Gelenek hareketiyiz demişizdir. Öyleydi 80'li yıllarda. Türkiye solunun ağır yenilgi yaşadığı bir dönemde, o yenilgiyle hesaplaşan, solun bütün değerlerini, bütün başarılarını, olumlu sayfalarını, birini diğerinden daha büyük görmeden sahiplenmeye çalışan ama aynı ölçüde de yaşanan yenilgiye, gerçekçi, soğukkanlı bakmaya çalışan ve yenilgiye neden olan yanlışlardan arınmaya çalışan bir yeni hareket olmaya çalıştık.



__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 08.09.2013- 20:28 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.266
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 08.09.2013- 20:31
Alıntı yaparak cevapla  


TKP 1920'li yılların başında, Türkiye devrimci hayatında ilk ve önemli bir yapılanma, bir döneme damga vuran hatta devrimci harekete olumlu, olumsuz ciddi bir altlık oluşturan bir parti, dolayısıyla sizin partinizin ismi de TKP ve yoldaşlarınız arasında eski TKP'den de katılmalar olduğunu bireysel düzeyde biliyoruz ve tüm bu gerçeklikler üzerinden geçmiş TKP ve TBKP üzerine değerlendirmeleriniz ve açıklamalarınız olacaktır. Ve almış olduğunuz TKP ismi konusunda neler söyleyeceksiniz?

1920 yılının 10 Eylül'ü aslında sadece TKP'nin kuruluşu değildir, Türkiye solunun bütün kesimleri açısından 1920 bir başlangıç noktasıdır, bir milattır. Onun öncesi ve sonrası vardır Türkiye'de, o tarihten bu yana başka bir süreklilik solda var olmadığı için aslında Türkiye'de solun doğumudur. 1920'den bugüne gelen bir mücadele, bir gelenek var, bu mücadele içerisinde oluşan bir değerler bütünü, çok önemsememiz gereken bir miras var. Bu mirası biz bir örgütsel miras olarak kavramanın yeterli olmadığını düşündük hep. Kastettiğim şu, bir tanesini şöyle söyleyeyim; Türkiye'de bugüne geldiğimizde, Türkiye solunda hep bölünmüşlük denir sorun olarak. Bölünmüşlük eğer parçalı yapı güç kaybettiriyorsa, bizi yapabileceğimiz şeylerden alıkoyuyorsa olumsuz bir şeydir tabi, bölünmüşlük negatif bir anlam içerir. Ama bir de başka açıdan eğer bunu aşabilirsek, yapabileceğimiz şeyleri bizi yapmaktan alıkoyan bir zaaf olmaktan çıkartabilirsek, Türkiye solunun çeşitli kanallardan akmış ve bugüne gelmiş olması bir zenginlik olarak da görülebilir. Türkiye solunun değişik kesimleri, birbirini çalışma tarzı itibarıyla, psikoloji itibarıyla, teorik hassasiyetler itibarıyla, farklı toplumsal kesimlere uzanma yeteneği itibarıyla bütünleyebilir de. Buradan şuna geleceğim, Türkiye solunun parçalı yapısını değerlendirirken, bir parçayı değerli, diğerlerini değersiz veya daha az değerli olarak görmek de bir başka yanlışlık olacaktır. Türkiye solunun bütününde, bütününe eşitsiz dağılmış olan değerleri sahiplenmemiz lazım. Hepsinin kökeninde, başlangıç noktasında 1920 TKP'si var ama bugüne geldiğimizde, oradan buraya dümdüz bir örgütsel hat çekersek arada bir dizi varyantı dışta bırakmak zorunda kalırız, bu doğru bir şey olmaz. Bizim bu tarihsel mirasın bütününe ihtiyacımız var, öyle yaparsak kimler dışta kalır? TİP'i 1960'ta kuran sendikacılar dışta kalır, başka bir koldur, başka bir ekoldür. Yine 1960'ta TİP'i solun en önemli atılımlarından biri haline getiren Mehmet Ali Aybar, Behice Boran dışta kalır, eskiden TKP'li olmuşlardır ama 1960'lı yılların TİP'i TKP'li değildi, başka bir şeydi o. Deniz Gezmiş'ler dışta kalır, Deniz Gezmiş'leri kim dışta bırakabilir! Daha yakın zamanlarda önemli bir deneyim olan Fatsa deneyimi dışta kalır, Kürt devrimciliği dışta kalır, sadece radikal sol deneyimler değil, sendikal sol deneyimler de dışta kalabilir. Bu doğru bir şey olmaz, Türkiye solunun geçmişine bakarken biz, gelenek, miras dediğimizde bütün bunları kapsayan bir şeyi gözümüzün önünde canlandırmamız, onu inşa etmemiz lazım. Bu nedenle, tarihsel olarak 1920'nin 10 Eylül'ünde kuruldu bizim partimiz diyoruz, ama buradan bugüne gelen sadece dar bir örgütsel patika, dar bir çizgi görmemek gerektiğini ekliyoruz, mirası daha büyük, kapsayıcı olarak kavramamız lazım.


İkincisi örgütsel süreçleri itibarıyla TKP, tarihsel TKP bir dizi kesintiye uğramış. Mustafa Suphi'ler partiyi kurmalarının üzerinden bir yıl geçmeden katledilmişler ve sonra parti büyük bir sarsıntı geçirmiş, Halk İştirakiyun Fırkası kolu öne çıkmış. Sonra bu sarsıntı galiba tam atlatılamamış ve İstanbul komünist teşkilatı, Şefik Hüsnü'ler öne çıkmış, 1927 tevkifatı ağır bir darbe olmuş, parti tekrar tekrar kurulmaya çalışılmış, arada kesintiler var, partinin fiilen ortadan kalktığı peryotlar var, dar hücreler halinde kadrolar bazında, birey bazında sürdüğü dönemler var. Devam edersek, bir büyük atılım olarak 1960'ların TİP'i var, pek de öyle Komintern tipi partilere benzemeyen, Marksist-Leninist parti modeline uymayan ama Türkiye solu açısından yeniden doğuş anlamına gelen bir deney. Sonra 1970'lerin başında TKP bu isimle yeniden kurulmuş aslında, yani 1950'lerin sonlarından 1970'lerin başına kadar esas itibarıyla -yurtiçinde bağları olmakla beraber- Avrupa'da, yurtdışında bir kadro topluluğu olarak faaliyet sürdüren, kuşkusuz değerli ve onurlu bir faaliyet sürdüren ama toplumsal, siyasal etkisi çok sınırlı kalan bir hareket, yeniden kurulmuş, neredeyse baştan kurulmuş. Şimdi; uzaktan baktığımızda "Elimizde bir tane parti var, bu parti 1920'den 2012'ye kadar dümdüz gelmiş" diye düşünemeyiz, 1920'den 1950'ye kadar dümdüz geldiğini bile düşünemiyoruz, kesintisiz gelebildiğini bile düşünemiyoruz. Bu nedenle de miras, süreklilik, TKP geleneği deyince daha geniş düşünmek lazım derim. Biz ne yaptık; 1980'lerin sonu, 1990'ların başı Türkiye'sinde sanki eksikmiş gibi, 12 Eylül solu yeterince hırpalamamış gibi yeni bir darbe oldu sol açısından. Sovyet merkezli bir darbe oldu, Gorbaçov açılımları sosyalizmi dünya çapındaki kazanımlarının, Sovyetler Birliği'nden başlayarak, yani reel sosyalizmden başlayarak -ama biliyoruz onla sınırlı kalmayarak, anti-Sovyet olan kesimleri, sosyal demokrasiyi veya Maoculuğu bile hırpalayarak devam etti, solu bir bütün olarak ağır bir biçimde yaraladı. Tam da Türkiye'de komünist hareketin, 12 Eylül badiresini atlatıp, yeniden ayağa kalkması gereken bir dönemde. Ayağa kalkmak denendi ama bu denemenin idolojik, politik fonuna, atmosferine sağcılaşma damga vurdu. Ne yazık ki, yeniden ayağa kalkarken Türkiye solu, Türkiye solunun partili geleneği bir likidasyona doğru, ideolojik ve örgütsel likidasyona doğru yol almış oldu ve 1990'ların başında TBKP'nin yasal olarak faaliyetine izin verilmemesi, kapatılması nedeniyle (ama onun yanına mutlaka TBKP'ye eşlik eden ideolojik, siyasal yönelimi de koymak lazım, onun likidasyona eğilimli bir özü vardı, kendi kendini, komünizmi tasfiye etmeye yönelen bir ideolojik özü vardı) yeni bir tıkanma noktasına gelmiş oldu komünist hareket.

Biz 1992'de bu noktada partileşmedik, biz TBKP sürecinin dışındaydık, Gelenek hareketi olarak ve bu sürecin dünyada ve Türkiye'de solun değerlerini dağıtmakta olduğunu, bir sağcılaşma anlamına geldiğini dile getiriyorduk. Gelenek kavramı da, adlandırması da sadece 12 Eylül'den sonra gerici siyasi rejimin sosyalizmi tasfiye etmesine karşı bir meydan okumayı değil, aynı şekilde sol içindeki likidatör eğilimlere karşı da bir meydan okumayı ifade ediyordu. Demiş oluyorduk ki, demeye çalışıyorduk ki, Marksizmin, Leninizmin bir geleneği var, biz Türkiye'de Komünist Hareketi yeniden ayağa kaldırmak için bu geleneğe dayanmalıyız, Marksizme, Leninizme dayanmalıyız diyorduk. 1990'ların başında tam da Türkiye'de, sol hareket bu Sovyet orijinli süreçler dolayısıyla bir dağılma yaşarken, biz de sanki inadına bu tarihsel partili mücadeleyi devam ettirme kararı almış olduk.


Bu detaylı açıklamanızdan sonra reel sosyalizme dair de kimi düşüncelerinizi ifade etmişken, reel sosyalizm değerlendirmenizi de parti olarak açarsanız, şöyle ki; sizin partinizin kurulmasına kadar klasik bir TKP var, TKP'nin kendine has kimi görüşleri var ama sonrasında sizinle başlayan bir başka TKP var, bu anlamda nasıl bakar reel sosyalizme, sizin dönem sözcüsü olduğunuz TKP? Yani daha açık sorarsam, geçmiş tarihsel TKP'den farkınız nedir? Dolayısıyla soruyu günümüze getirerek de devam ettirirsek, 21.yy sosyalizmine bakışınızı da bu soruyla beraber açıklar mısınız?

Reel sosyalizme nasıl bakar sorunuza benim verdiğim en özet versiyonundan başlayayım, sonra aşama aşama sizin de belki detaylandıracağınız sorularla geliştiririz.

Biz bunu kendi tarihimiz olarak görüyoruz, reel sosyalizmin doğrularını kendi doğrularımız, yanlışlarını da kendi yanlışlarımız olarak görüyoruz. Yanlışlarının olduğunu kabul etmemek mümkün değil, yenilgiye uğradı, yenilgiye uğrayan en azından düşmanın saldırısına sağlıklı refleksleri üretme yeteneğini gösteremediği için zaaf göstermiş demektir, dolayısıyla bizim eleştirel bir pozisyonumuzun olması lazım. Ama bu eleştirinin dışarıdan yöneltilen, bizi bağlamayan bir eleştiri olması mümkün değil. Marksizmle başlayan, yani Komünist Parti manifestosuyla başlayan, Paris komünüyle devam eden, enternasyonellerle ilerleyen, Ekim devrimini kapsayan, Komintern'i kapsayan, İkinci Dünya Savaşı'nda insanlığı faşizm belasından kurtaran, faşizmi defeden ve ilk işçi sınıfı iktidarını, ilk planlı ekonomiyi, geniş halk kitlelerini örgütlü olarak bir siyasal yönetim mekanizmasına dahil edilme pratiklerini içeren, emperyalizmin en saldırgan olduğu dönemde, dünyanın her tarafında, emperyalist saldırganlığa fren koyabilen bir mirastır bu. Bu mirasın parçası olmakla onur duyarız; bu mirasın zaaflarını, eksikliklerini kıyasıya eleştirebilmeliyiz.

Size göre reel sosyalizm deneyiminin en önemli zaaf ve eksikliği neydi tabir yerindeyse yıkılma sürecinde, siz bu yıkılma sürecine giden yolda ne tür aksaklıklar gördünüz, görüyorsunuz?

Öncelerden görmek pek de öyle mümkün bir şey değil...



__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 08.09.2013- 20:47 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.266
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 08.09.2013- 20:48
Alıntı yaparak cevapla  


Sizin biraz farklılığınız var, eski tarihsel TKP biraz yanlı bir bakış açısına sahipti, hatta Sovyetik olarak görülmekteydi, oysa siz başka bir yenilenme hareketinin doğurduğu bir gerçekliksiniz ve zannedersem farklılıklarınız var, Gelenek ve Sosyalist İktidar çevresinden gelen yapı olarak, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Doğru, örneğin Sovyetler Birliği'nde Gorbaçov reformları yaşanırken, Sovyet liderliği bu reformların açılışını yaparken, Sovyet sosyalizminin bir devrimci yenilenmeye ihtiyacı olduğunu ortaya atıyordu. Biz dedik ki; evet Sovyet devriminin bir yenilenmeye ihtiyacı var. O güne kadar da öyle düşünüyorduk, ama nasıl her ülkenin komünist partisi ve komünist hareketi, öncelikle kendi ülkesindeki sorunları tahlil etmek ve çözüm üretmekten sorumluysa, Sovyetler Birliği'ne de, SBKP'ye de biz kardeş parti olarak bakıyorduk. Ağır olduğu belli olan sorunlarını çözme enerjisini üreteceğini umuyorduk ve bunu diliyorduk. Ama Gorbaçov açılımlarının devamında ortaya başka şeyler yavaş yavaş çıkmaya başladı. Şimdi daha öncesi açısından ne derece daha önceki deneyimden alınıp evrenselleştirilebilir, bu çok tartışmalı bir şey, bir iki örnek vermek istiyorum. Sovyetler Birliği'nde ilk dönemde tartışılan şeylerden biri, Gorbaçov sonrasında, SBKP'nin yönetici parti olarak tanımlanması. Bu tanım bugün zannediyorum uluslararası Marksist hareket açısından, herhangi bir Marksist açısından genel geçer bir tanım olarak fazla bir şey ifade etmiyor. Çünkü biliyoruz ki, siyasi iktidar, siyasi iktidarı mücadeleyle kazanan ve mücadeleyle elinde tutanların hak ettiği ve ayrıca kanunlaştırmaya ihtiyaç duymacağı bir olgudur, kazanımdır. Oraya yazınca olmuyor, yetmiyor oraya yazılması. Ama bu madde o dönemde proleterya diktatörlüğünü temsil ediyordu! Bence proletarya diktatörlüğü her devletin bir sınıfın diktatörlüğü olması anlamında ve proletarya diktatörlüğünün de insanlık tarihinin gördüğü en demokratik devlet yapısı anlamına gelmesi kaydıyla doğrudur, teorik olarak doğrudur, tarihsel olarak doğrudur. Sovyet söyleminde ve literatüründe, SBKP'nin yönetici parti olarak yasal açıdan tanımlanması bir proletarya diktatörlüğü tezini temsil ediyordu. Bunu tartışmaya açtılar. Bu şöyle tartışmaya açılsaydı, "Sovyet iktidarının, işçi sınıfının politik iktidarının devrimci toplumsal temellerini derinleştirmek" denseydi başka bir şey olurdu. Ama sosyalizmde işçi sınıfı iktidarına ihtiyaç olmayabilir mesajı aslında dünya emperyalist sistemiyle bir uzlaşma mesajı oldu. Bu tür işaretler vermeye başladı sistem, zaten sonra da mantıksal sonuçlarını üretmeye başladı. Bu çözülmeyi, Gorbaçov'la 1985 sonrası başlayan, 1980'lerin sonlarına doğru bariz hale gelen, çözülmeye dönüşen reform sürecine değinirse bunun kaynaklarına ilişkin bir dizi tartışma yapılabilir. Bu kaynakların hangisine ağırlık vermek gerekir diye bir detaylı tartışmaya girmeksizin, şunları söyleyebiliriz bence: Sovyetler Birliği, reel sosyalizm, birmomentten sonra bir enerjisizlik sorunu çekiyor ve dünya devrim sürecinin üç ayaklı, üç saç ayağı tarif edilirdi, bunlardan üçüncüsü emperyalizme bağımlı ülkelerin ulusal kurtuluş savaşlarıydı, ikincisi kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfının mücadelesiydi, birinci sırada da sosyalist ülkelerle emperyalizm arasındaki çelişki veya mücadele vardı. Sovyetler Birliği ve reel sosyalizm, kendi literatürüne göre, kendi tespitine göre, dünya devrim sürecinin bir numaralı dinamiğini temsil ediyordu. Bu dinamiğin, bu statüye yakışmayacak ölçüde enerjisiz hale geldiğini görüyoruz. Dünya sistemini, emperyalizmin damga vurduğu sistemi bir devrimci dönüşüme tabi tutmaktan, bu yönden devrimci stratejiler arayışında olmaktan ziyade, bir tedrici değişme, zamana yayılmış bir değişme, ucu çok da bilinmeyen bir değişme öngörüsü, böyle bir perspektif, böyle bir yöntem kendisini gösteriyordu ve bu bir enerjisizliğin dışa vurumuydu. Enerjisizliğin bir kısmı, aradaki kazanımlar için ödenen bedeldir, 20 milyonun üzerinde insanını kaybetmek çok büyük bir bedeldir, bir kısmı buraya bağlanabilir. Bir kısmı Sovyet işçi sınıfının önüne nasıl geçileceğini, öyle dışarıdan ezbere kolay kolay söyleyemeyeceğimiz yorgunluğudur; sadece liderliğinin değil, işçi sınıfının yorgunluğunu hesaba katmak lazım. Üçüncüsü, bir zayıf halka teorimiz var Lenin’den bu yana, dünya kapitalist sistemi zayıf olduğu yerden çatlar. Dünya kapitalist sisteminin 20. yüzyılın ikinci yarısında en güçlü olduğu yer Batı Avrupa mıydı gerçekten ve Batı Avrupa'nın çatlama olasılığı bu kadar ihmal edilmeyi hak ediyor muydu, ben bunun çok tartışmalı olduğunu düşünüyorum. SBKP, sanki Batı Avrupa'yı zincirin en sağlam halkası olarak görmüş, orayı büyük ölçüde kaybedilmiş demeyelim ama en azından kazanılması çok ilerilere ertelenmiş bir adım olarak görüyor ve üçüncü dünyaya çekiliyor. Sanki 20. yüzyılın ikinci yarısında sosyalizm mücadelesi, gelişmiş kapitalist ülkelerde değil de, üçüncü dünya ülkelerinde verilir hale geldi, buradan türetilecek olan enerjinin dünyanın çehresini değiştirecek kuvvette bir enerji olması ise mümkün değildi. Sovyetler Birliği, Afganistan'da risk aldı, ama dünyanın asıl kalbinin attığı coğrafyada risk almaktan kaçındı. Bu tür stratejik eksiklikler olduğunu da görüyoruz. Bürokratikleşme denir, şimdi bu bürokratikleşme eleştirisinin çok yoğrulması lazım bence. Çünkü, eğer bürokratikleşme eleştirisi, sosyalizmin bir doğrudan demokrasi olması anlamına geliyorsa, bu ne gerçekçi ve ne de ciddi bir tezdir. Sosyalizm, reel sosyalizm, doğrudan demokrasi değildir. Emperyalizm büyük bir savaş mekanizması. İnanılmaz mali kaynaklarla dünyayı kontrol etmeye çalışırken, bir ya da on beş, otuz tane sosyalist ülkenin kendi içerisinde demokrasicilik oynaması mümkün değildir. Reel sosyalizm 20. yy'da, -evet isterseniz malesef diyelim ama belli açılardan da iyi ki demek zorundayız- güçlü orduya sahip olmak zorundaydı, uzay teknolojisini geliştirmek zorundaydı, güçlü devlet mekanizmasına sahip olmak zorundaydı. Bunlar olmadan Sovyet sosyalizmi 70 küsur yıl da dayanamazdı, buharlaşıp kaybolurdu. Bürokratikleşme bu anlamda bir ütopik sosyalizm arka planına dayanıyorsa bence yanlış bir eleştiridir. Ancak devrimci bir önderliğin yerine, bir toplumsal statükoyu sürdürmeyi ön plana çıkartan perspektifler, bunun kaynaklarına işaret ediyorsa doğru bir öneridir. Ben çok iyi bir edebiyat, sanat izleyicisi değilim, ama yıllar önce bir Sovyet yönetmeninin, Nikita Mipalkof'un galiba "Beş Akşam" diye bir filmini izlemiştim, o filmde Sovyet toplumunun bir durağanlık resmi vardı ve filmin karakterlerinden biri, o toplumsal sorunlar, kişisel bunalımlar karşısında "Yeter ki savaş olmasın!" diyordu. Şimdi "Yeter ki savaş olmasın!" bir yanıyla çok insani, öbür taraftan hiç devrimci değil, ben bunun Sovyet toplumunu ağır biçimde kuşattığını düşünüyorum. Ortada tarihsel kazanımlar var, bu tarihsel kazanımların korunması başka bir diyalektik yaratıyor ve bu toplumu daha ileri hamleler yapamaz hale getiriyor, ben bu bütünlük içerisinde eleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum Sovyetler Birliği deneyiminin.



__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 08.09.2013- 20:56 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.266
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 08.09.2013- 20:58
Alıntı yaparak cevapla  


Şimdi Türkiye'ye gelirsek, aslında reel sosyalizm deneyimini değerlendirmenizi sizden biraz fazla istedik, çünkü adınız TKP. Dolayısıyla okuyucular daha fazla merak ederlerdi. Şimdi, TKP, Türkiye'deki bu pratik ve siyasal zeminde ideolojik bir ihtiyaca karşılık verebiliyor mu? Yurtsever Cephe çağrısı, solda çok parçalı ve dağılmışlık kokan bir zeminde ve Kürt hareketinin kitleselleştiği bir Türkiye'de nasıl bir beraberlik bekliyor? Bu konuda ne tür girişimlerde bulunmayı düşünüyor?

Şunu biz gerçekleştirdiğimizi düşünüyoruz; biraz önce konuştuk, Türkiye solunun partili geleneğinin 1990'ların başında bir tasfiye sürecine girilmişti, buna karşı geleneğin yeniden kurulmasını önüne koyan bir kol çıktı -bunu savunan tek kol da değildik ama bu kolun önemli bir parçasıydık, varyantıydık diyelim. Buradan bir şey çıktı, Türkiye'de Marksizm, Leninizm diyen bu Marksist-Leninist gelenek deyince, genel olarak Marks'ı, Lenin'i çağının önemli devrimcileri saymaktan ibaret bir şeyi kastetmiyorum, daha organik bir şeyi kastediyorum. En son bu sözünü ettiğimiz 20. yy deneyimlerini sahiplenen, işçi sınıfının öncü rolünü sahiplenen, işçi sınıfının öncü devrimci rolünün ancak partili mücadeleyle realize olabileceğini tez olarak ortaya koyup, sahiplenen bütünlüklü bir gelenek... Bu gelenek Türkiye'de yaşıyor.Bu gelenek dağılmaya yüz tuttu, daha sonra biz de dahil, çeşitli çevreler, gruplar buna itiraz ettik, yeniden ayağa kaldırılması gerektiğini savunduk. Bu itiraz edenler, bu savunuyu dile getirenler arasında, bizim hareketimiz, Gelenek hareketi bugün ortaya bir şey çıkardı. Bu Türkiye siyasetinde çok mu etkin, nereden baktığımıza bağlı. TKP, burjuva parti sisteminin standartları açısından bakıldığında küçük ve önemsiz bir partidir; ama Türkiye solu bu standartlara kendisini teslim ederse, geleceğini çok karanlık görür. Biz AKP'nin yüzde kaç oy aldığına, veya MHP'nin kaç üyesi olduğuna bakarak ülke tahlili yapamayız, daha dinamik bir şey görmek zorundayız. Oradan bakınca açıkçası TKP'nin küçük bir parti olduğunu düşünmüyorum; birincisi bu: Bir gelenek yaşatmayı becerdik, küçük ve önemsiz olmayan bir noktaya bu geleneği getirdik, parti formuyla beraber getirdik. Ve daha yakın dönem örnekleri açısından da şu tür etkileri olduğunu ben düşünüyorum, sadece son bir kaç yıl. Türkiye soluna dönük bir operasyon yaşandı 2000'li yıllarda, Türkiye soluna denmiş oldu ki, bu memleketin göreceği, demokratikleşmeden anlayabileceği, sadece, işte bu AKP'dir. Demokrasi diyorsanız buna fit olacaksınız ve buna destek olacaksınız, şu işçi sınıfıydı, emekçi halktı, yoksullardı, isyandı falan filan onları da bir gözden geçirin, buradan bir şey çıkmıyor... Bu denmiş oldu Türkiye soluna. Bu aslında birazcık üzerini kazıyınca "sınıf uzlaşmalarının çağı başladı" anlamına geliyordu. Burjuvazinin devrimci ve demokratik barutunu yitirdiğini söyler dururuz biz Marksist-Leninistler olarak, devrimciler olarak. İşte bunu yalayıp yutmak anlamına geliyordu, tarihsel ilerleme fikrini sorgulamak anlamına geliyordu. Dinsel ideolojilerin ve dinsel kurumsallaşmaların yerini seküler yapılara bırakması bir tarihsel ilerlemedir ve insanoğlu kaderini gökyüzünden değil de, buradan belirlenebileceğini düşünmeden hiç bir şey yapamaz, modern sınıf mücadeleleri bu yaklaşımla beraber başlar, aydınlanma bu durumun başlangıcıdır, bunu gözden geçirmek, bunu revize etmek idi Türkiye solundan istenen. Başka şeyler de ekleyebiliriz, emperyalizmi ekleyebiliriz, emperyalizm ortadan kalktı, Irak'ta olan başka bir şey denmiş oldu bize. Önce AB ile başladı bu, AB'nin bir ilerleme olabileceği, en azından Türkiye için bir ilerleme olabileceği. Türkiye'de 2000'li yıllarda AKP iktidarı altında bir dönüşüm yaşandı, rejim bir siyasal değişime uğradı, Türkiye solu bu dönüşüme angaje olarak kendisini var etmeye çağrıldı. Biz buna şiddetli bir muhalefet gösterdik, Türkiye solunda kuşkusuz başkaları da var, ama "birinci dert budur" diyen, bunun kavgasını veren biz olduk. Ben örneğin bu konuda, sol içinde de, ideolojik olarak genel anlamda da bugün bu operasyon gerçekleşmediyse, TKP'nin burada çok büyük katkısının olduğunu düşünüyorum. Türkiye'de nedir, tarihsel, toplumsal ilerleme, ilerici ilerleme, buna bir ara neredeyse Türkiye solu neredeyse büyük çoğunlukla Avrupa Birliği cevabını vermiştir! Meseleye Kürt devrimciliği açısından bakanlar da böyle cevaplar verdi, Türkiye'ye demokratikleşme perspektifinden bakanlar da böyle cevap verdi, sendikal haklar, işçi sınıfının kazanımları açısından bakanlar da aynı cevapları verdi. Oysa, biz AB değil sosyalizmdir Türkiye'nin kurtuluşu dedik! Geldik yıllar geçti, benzer bir şeyi Irak işgali sırasında yaşadık. Türkiye solu, Irak işgali klasik bir emperyalizm olgusu mudur, hadi öyle olsa bile acaba Türkiye'deki arkaik yapıların sarsılması açısından, hele özellikle Kürt hareketi açısından, yeni bir takım kanallar açılması... Bunları tartışmaya başladı. Olacak şey mi? Bunları tartışmak bile utanç verici. Ben 2010'daki Anayasa Referandumunu da öyle görüyorum. Türkiye solunun anayasaya "evet" veya "yetmez ama evet" diyen kesimlerinin büyük bir utanç yarattıklarını düşünüyorum. Bunun dışında, elbette bu tek kanal TKP'den ibaret değil ama o kanalda bizim çok emeğimiz oldu.


Peki, orada geleceğiz güncel konulara, farklılıklarınızı ortaya koydunuz çeşitli konulara bakışınızla. Tabi çok önemli bir sorun olan Kürt sorunu var gündemde yakıcı olarak, bu soruna bakışınızla devam edelim, ne düşünüyorsunuz sorunun çözümü konusunda?

Kürt sorununa bol bol gireriz de, arada bir önceki soruda sizin kullandığınız bir kavram vardı, ona değinecektim unuttum, 21.yy sosyalizmi kavramı. 21.yy sosyalizminin bir sorunu var; bu kavramı kullanan çok değişik kesimler oldu, yani Venezuella'nın devrimci lideri Chavez'den, Türkiye'de Ufuk Uras dönemi ÖDP'si gibi. Ben 21.yy sosyalizmi kavramının neden 21. yy kapitalizminin alternatifi olarak değil de, 20.yy reel sosyalizminin alternatifi olarak kullanıldığına hala akıl sır erdiremedim, burada bir problem var.

Bunu da cevaplamanız çok iyi oldu, Kürt sorununa gelirsek, kitlesel bir Kürt hareketi var, esasen Türkiye sosyalist hareketinin içerisinden çıkan, daha çok da kendi gerçekçi zemini üzerinden yürüyen bir hareket ve bu hareketin kimi argümanları var, "Demokratik Özerklik"ten başlayalım isterseniz, ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Kürt hareketi ile, BDP ile, biz olumlu, dostça, yoldaşça dayanışma içerisinde ilişkiler kurmayı önümüze koyuyoruz, bu konuda da özellikle son bir yıl içinde çok mesafe katettiğimizi zannediyorum. Bir önceki hafta HDK'nın kongresi vardı Ankara'da, orada temaslarımız oldu, önceki gün Van'daydım, BDP'li dostlarımızla ve Van Belediye Başkanı ile görüşmelerimiz oldu, yani sürekli dayanışma içerisinde bir iletişimimiz olduğunu söyleyebilirim.



__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 08.09.2013- 21:07 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.266
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 08.09.2013- 21:09
Alıntı yaparak cevapla  


Bu konu açılmışken, TKP'nin yalnızca Türkiye'nin Batısındaki sorunlarla ilgilendiği, Türk solu ile diyalog geliştirdiği, Kürt coğrafyasnın sorunlarına duyarsız kaldığı ve Kürt hareketi ile gerilimli ve çatışmacı bir konumlanma algısı içerisinde olduğu yaygın olarak tartışılmakta, oysa siz, TKP'nin de bu soruna duyarlı olduğu ve Kürt hareketi ile çatışmacı değil, dayanışmacı bir ilişkinizin olduğunu, sol ve sosyalist kamuoyuna bu söyleşi aracılığı ile açıklıyorsunuz, bu konudaki düşüncelerinizi biraz daha açar mısınız?

Şimdi bu görüntü asılsız bir görüntü değil. Ortaya çıktı, kimi gerginlikler de çıktı, çok uzak olmayan bir geçmişte ortaya çıktı. Bizim açımızdan hep üzücü oldu, arzu etmediğimiz, kontrolsüz şeyler oldu, yanlış anlamalar üzerinden oldu, önemsenmemesi üzerinden oldu, yeterince titiz davranılmaması üzerinden oldu, belki başka nedenleri de vardır, bilmiyorum... Ama bunlar daha fazla tatsızlığa yol açmadan çözüldü, bir çözüme bağlandı. Benim söylemek istediğim şu; Şimdi, Kürt devrimci ulusal hareketini biz, Marksizmin standartlarına göre yargılamıyoruz, eleştirmiyoruz. Başka bir zeminde, bir toplumsal siyasal kuvvet olarak görüyoruz ve bu kuvvetin temsil ettiği kanalla, Türkiye işçi sınıfının kanalı nasıl olumlu ilişkilere girer, birbirini nasıl olumlu etkiler, buradan bakıyoruz. Kürt dostlarımız, yurtsever dostlarımız, kendi açılarından Kürtlerin kurtuluşunu, bir ulusal merkeze koyabilirler ve başka dinamiklere de bunun çıkarları açısından bakabilirler. Bu nasıl gayet mantıklı ve doğal bir şeyse, bizim de sosyalizm ve işçi sınıfının çıkarlarına ne uygun, ne uygun değil diye bir kritere sahip olmamız da o kadar hakkımızdır ve doğal karşılanmalıdır, sosyalizm böyle yapmak zorundadır. Bu ikisi zaman zaman örtüşmüyor. Zaman zaman örtüşmediğinde, biz eleştirimizi saklayamayız, kimse zaten saklamasın, dostluklar söylenmesi gerekenlerin üstü örtülerek kurulmaz, bu ikiyüzlülük olur. Örnek mi? Kürt ulusal hareketinin gündeme getirdiği "Demokratik Özerklik" kavramı neo-liberalizmin kavramıdır. Sadece ve sadece bu problematiğe ait bir kavramdır, çünkü "Demokratik Özerklik" denen şeyin, bugünkü dünyada içini dolduracak, ona anlam kazandıracak, onu bir toplumsal bir program haline getirecek kaynak neo-liberalizmdir. Ulus devletlerin, ulusal sınırların önemsizleşmesi, ulusal karar mekanizmalarının önemsizleşmesi, uluslararası sermayenin en küçük sermaye gruplarıyla rahat, hiçbir hukuki engel tanımadan temasa geçmesi, geçebilmesi... Kendi adıma ulus devletçi falan değilim. Ulus devletler çağı geride kaldı, aşıldı, bitti o iş. Ama o yapılanma 20.yy'ın sonları ve 21.yy'ın başındaki emperyalist kapitalist sistem ve uluslararası sermaye için bir yüktü. Şimdi, bu yükü tasfiye etmek için, dediler ki, ulus devletlerin çağı geçti, ulusal sınırların ne önemi var, böyle giden bir söylem... "Demokratik Özerklik" bu problematiğe ait bir kavramdır. Kürt ulusal hareketi demiyor ki, ben neo-liberal, uluslararası sermayenin bu kavramını olduğu gibi aldım ve onların yüklediği anlamı ben de yüklüyorum, o cepheye kendimi attım. Demiyor tabi ki; ama bu kavramın içini başka bir şekilde doldurmaları mümkün değil, problem burada ortaya çıkıyor. Bu kavramın içini, bir bölgenin, bir yerelin kendi kendisini yönetmesi veye o yerellikte yaşayan insanların yönetim mekanizmalarına daha doğrudan katılabilmeleri ile dolduramazsınız. Böyle bir şey dünya üzerinde yok, böyle doldurulmuş ve böyle bir içerik verilebilmiş değil. Peki "Demokratik Özerklik" kavramına böyle bir eleştiri getirince şimdi, bu şu anlama geliyor mu: Kürtlerin kendi kendilerini yönetmelerine karşı olduğumuz anlamına gelir mi? Böyle bir şey olabilir mi? Elbette, Kürt halkının kendi kendisini yönetme hakkı ve özgürlüğü vardır, TKP bunun savunucusu, takipçisi, destekçisi olmak durumundadır, hiç kuşkumuz yok, en ufak bir tereddütümüz olamaz. Bunun nasıl anlamlandırılacağı konusunda ise bizim sözümüz var, tezimiz var. Deriz ki, bu sosyalizmde mümkündür, deriz ki, bugünün dünyasında, son 20 yıldır, 30 yıldır bugünkü dünya sistemine katılan yeni devletlerin ve devletçiklerin tamamı emperyalizmin oyuncağı durumuna düşmüşlerdir, bu bir rastlantı değil. I. Dünya Savaşı'ndan sonraki durum böyle değildi, II. Dünya Savaşı'ndan sonraki durum böyle değildi ama Sovyetler Birliği'nin çözülmesinden ve bu neo-liberal kampanyadan sonra, yeni devlet kuruluşları emperyalist sistemin tahkim edilmesi anlamına geldi. Biz deriz ki, Kürt halkının kurtuluşu, bu kepazeliğin parçası olamaz, bunu savunmamalıyız biz, biz illa da Türkiye'nin ve bölgenin, devrimci, emekçi dinamiklerinin birlikteliğini ve birlikte inşa edeceğimiz sosyalizmi savunuruz. Kürtlerin kurtuluşunu, Kürtlerin kurtuluş mücadelesini, bunun parçası haline getirmeliyiz, yoksa bölgedeki emperyalist tasarımın parçası haline gelecek bir ulusal kurtuluş, zaten o ulusu da kurtarmayacaktır, onu köleleştirecektir.

Türkiye solununun üzerinden tartışılan bir darbe mevzusu var; kimi darbelerin ve darbecilerin ilerici karekterli olduğu tartışmaları var. Mesela 1960 darbesinin, 1970 ve 1980 darbelerinden farklı olduğu, yakın zamanda da Şubat post-modern darbesinin diğer darbelerden farklı olduğu tartışılmakta. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Hiç kuşkusuz bir darbe ötekine benzemiyor, hiç kuşkusuz! Bu konuda Türkiye solunda şöyle temel bir şey vardır; 1970'lerde Türkiye solunun bazı mutabakatları vardı ve bu mutabakatlar gerçekten Marksizmin, Leninizmin temel yaklaşımlarından kaynaklanıyordu. Demokrasi mi, kimin için demokrasi diye sormamız gerektiğini öğrenmiştik. Darbe mi, kimin için darbe? 1960 27 Mayıs'ının sonrasında ortaya çıkan Türkiye ile 12 Eylül 1980 sonrası ortaya çıkan Türkiye'nin birbiriyle alakası yoktur. 12 Eylül'le, 27 Mayıs'ın aynı kefeye konulması mümkün değildir. Peki hal böyle diye, Türkiye solu, 27 Mayıs'çı mı olsun? Hayır, neden 27 Mayıs'çı olalım, sosyalist devrimciyiz. Sosyalist devrimciler olarak, neden bileşimi ne idüğü belirsiz, içerisinde Alparslan Türkeş'in de yer aldığı, programsız, ilk sözü Batı ittifakı ile aramızı hoş tutacağız olan, nereye gittiğini, nereye gideceğini bilmeyen bir şeye kendimizi angaje edelim? Ancak 27 Mayısı bizim anlamamız lazım, nereden kaynaklandığını anlamamız lazım, bir olgu olarak kavramamız lazım. Sonrasında Türkiye'nin tüm toplumunun, Türkiye siyasetinin sola dönmesi, sola kayması ile 27 Mayıs arasındaki ilişkiyi derinlemesine anlamamız ve tartışmamız lazım. Hiçbir darbe 27 Mayıs dahil, işçi sınıfının mücadele biçimi değildir ve sosyalizmin geleceğine ışık tutmaz ama geçmişteki bütün darbeleri, darbecilik karşıtlığı açısından aynı kefeye koyarsak, gidip 1917 6 Kasım'ında Rusya'da olana da darbe deriz, çünkü teknik olarak o da bir darbeye benzetilebilir. Bir grup Bolşevik yönetici, saray basmıştır, şimdi buna da mı karşı olacağız?



__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 08.09.2013- 21:18 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.266
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 08.09.2013- 21:21
Alıntı yaparak cevapla  


Yakın zamanda Türkiye'de başlamış ve devam eden üç tane önemli dava var; Ergenekon, KCK ve Devrimci Karargah davaları. Bunlara ilişkin düşünceleriniz nelerdir?

Ergenekon, henüz dava açılmadan operasyon başladığında, biz halen yayınına devam eden Sol Portal'da, bir manşet atmıştık ve çok tepki çektik, çok eleştiri aldık, çok riskli bir manşetti ama doğruydu, "Gerçek Hedef Yurtseverlik" demiştik. Bir takım generaller ve aralarında faşistlerin olduğu bir topluluğu içeri atıyorlardı ve biz, bu gerçek hedef değil, asıl vurmak istedikleri yurtseverlik diye bir saptama yapmıştık. Haklı çıktığımızı ben düşünüyorum. Sonrasında çünkü, gün gün, sıcağı sıcağına söylediklerimiz şeyler de doğru çıktı. AKP kontrgerillayı falan tasfiye edemez. Türkiye'de herhangi bir burjuva iktidarı, en demokratı bile, kendi işlevlendireceği bir kontgerillaya muhtaçtır. Kontrgerilla olmadan kapitalizm kendisini devam ettiremez, bu kadar basit. Şimdi bu bir tarih kuralı. Dolayısıyla AKP ağzıyla kuş tutsa, bizi kontrgerillayı tasfiye ettiğine inandıramazdı; Ergenekon'a biz böyle yaklaştık. Ergenekon, rejimin dönüştürülmesinde büyük bir araç, büyük bir halka olarak işlev gördü. Bizim, 1. Cumhuriyet dediğimiz 1923'te anti emperyalist mücadeleyle kurulmuş ama sonra kapitalist bir cumhuriyet olduğu için, kapitalizmin bütün bozukluklarını, yozlaşmasını yeniden üretmiş ve derinleştirmiş bir siyasal rejim vardır Türkiye'de. Bu siyasal rejim, yeni dünya sistemine yetmiyordu. Çünkü hem başlangıcında bambaşka bir konjonktürün ürünü olarak doğmuştu, sonrasında da bambaşka bir dönemin ihtiyaçları üzerinden yapılandırılmıştı. O dönem bitmiş, ihtiyaçlar kalkmış... Emperyalist merkezler bakıyorlar ve Türkiye'ye, "Ya diyorlar bu şımarıklığı niye çekeceğiz, çok daha doğrudan bağlara ihtiyacımız var," diyorlar. Sermaye sınıfı bakıyor, yani zamanında mücadele eden halkların damga vurduğu bir dünyada sineye çekilebilecek ve işlevsel kanallara akıtılabilecek kimi şeyler yerine "Girsinler camiye, kılsınlar namazlarını, başka bir şey istemesinler, isteyen de zekat dağıtsın, onlarda zekatla tatmin olsunlar..." bu düzeye indirmeyi öngördüler Türkiye'yi. Ama biz bunu yapmak istiyoruz diyerek dönüşüm yapamazlardı. Ergenekon operasyonu ve davası, bu gerici ve emperyalizm yanlısı dönüşüme, Türkiye toplumunu ikna etmenin en önemli enstrümanı haline geldi. Bu iddiaya göre, Türkiye geçmişi ile yüzleşiyordu, faşizmi tasfiye ediyordu, kontrgerillayı tasfiye ediyordu falan filan. Bunun tamamen bir görüntü olduğu, bunların aslında hiç birinin tasfiye edilmediği, yeniden yapılandırıldığı, aslında Türkiye'de önemli bir tarih dilimindeki yapılanmanın geride bırakıldığını gördük. Bu anlamda Ergenekon operasyonunu anlamlandırmak lazım.
KCK ise biraz şöyle bir şey; Kürt özgürlük hareketini tasfiye etmek amacıyla mı sorusuna, daha önceki gün başbakan, BDP ile görüşmeye açığız dediği uğrakta, vereceğim cevap yadırgatıcı olabilir. Evet Kürt özgürlük hareketini tasfiye etmek istiyor bugünkü rejim. Kürt özgürlük hareketi, BDP'si ile, başka kollarıyla, bugünkü siyasal rejimin uzlaşabileceği, kısmi bir uzlaşma sağlayabileceği, el sıkışabileceği bir hareket değil. II. Cumhuriyet, kendi Kürt kolunu yaratmak zorunda, bugünkü Kürt hareketi ve onun önderliği ile AKP önderliği, onun temsil ettiği, kurduğu rejim arasında doku uyuşmazlığı var. Eninde sonunda, AKP'nin perspektifi uzlaşma, mutabakat anayasası, Kürt sorunu falan filan değil, bir tasfiyedir. KCK bunun parçası ama KCK operasyonu baştan itibaren tam bir tasfiye operasyonu olarak mı tasarlandı, onu bilmiyorum, çok da önemsemiyorum. Bugünkü kazandığı anlam tasfiyedir. Öncesinde bir pazarlık unsuru olarak başlatılmış olabilir, yani Kürt hareketiyle eninde sonunda bir anlaşmaya doğru gidilecek beklentisi varken, bu anlaşma masasına yıpratılmış, binlerce üyesi ve yöneticisi içeri atılmış, sürekli operasyon tehdidi altında, kanadı, kolu kırık bir Kürt hareketi ile masaya oturma amacı güden, bir operasyona benziyordu, başladığında. Aslında sürecin kendisinin bir tasfiye anlamına geldiğini gördük. Ancak, ilki gerçekleşti, yani Ergenekon'la, Ergenekon'un eşlik ettiği bir rejim dönüşümünü gerçekleştirdiler. KCK operasyonunun eşlik ettiği, Kürt hareketinin tasfiyesinin ise gerçekleşemeyeceği açığa çıkmıştır, bu mümkün değil, mümkün olmadı, bundan sonrası patinaj. AKP'nin de 2012 itibarıyla, 2011 seçimlerinden sonra, işte üçüncü seçimde, en kuvvetli olduğu dönemde olduğu düşünüldü, bu düşünce doğru değil, AKP en zayıf olduğu, en fazla patinaj yaptığı döneme girdi bence.


Devrimci Karargah operasyonu ile alan tamamlanmış oluyor, tasfiye edilmedik alanı kalmamış oluyor siyasal alanın. AKP devlettir, AKP'nin hükümet ve iktidar arasında bir mesafe olduğu, hem Türkiye pratiğinde yalan değildir, hem de Marksist devlet analizi açısından doğrudur. Hükümet dediğin şey, her zaman sınıf iktidarının tamamını temsil edemeyebilir, Türkiye'de bu açıdan burjuvazinin bir yönetim krizi yaşadığı bir süreç, bana sorarsanız 2007 seçimlerinden sonra aşıldı. Zaten bu simgesel şeyler Çankaya, Dolmabahçe mutabakatı, Ergenekon operasyonu, bunlarla beraber AKP'nin sadece devleti değil, Türkiye'de egemen sınıfı temsil etme ehliyeti, burjuvaziyi, büyük sermayeyi temsil etme ehliyeti, onun ittifaklarını temsil etme ehliyeti açısından bunları kazandığını ve meselenin orda kapandığını söyleyebilirim. Devrimci Karargah davasında ise şu var; orada da iş eksik görünüyor. Genel olarak AKP, solu, solculuğu kriminalize etmek gibi bir politika güdüyor. 1 Mayıs'ın üzerinden kaç gün geçti; Halil Berktay'ın açtığı 1977 1 Mayıs tartışması da yine bunun son örneği. "Sol, bir suçlular hareketidir, soldan bir gelecek umudu, bir kurtuluş fikri çıkmaz, bunlar kazıktan kurtulmuş adamlardır", bunu yaymaya çalışıyorlar. Son bir şey söylemek istiyorum bu konuda. Bu hedefe ulaşmaları olanaksız, eşyanın tabiatına aykırı. Çünkü başka bir şey var, AKP dönüp dolaşıp, neredeyse yalvar yakar olacak, soldan birileri çıksın, birileri sol adına beni aklasın istiyor. Buna ihtiyacı var. Solcuyu pek sevdiği için değil, onu sevmediğini biliyoruz, ama ihtiyaçları var. Çünkü sol insanlığın aklı, insanlığın zihni, vicdanı. Bunu silemezsiniz. Sol nedir ki? Para için yapmaz, çıkar için yapmaz, birtakım gündelik hesapları, küçük hesapları aşan bir vicdanı, öyle bir duyguyu temsil eder, bunu baştan aşağıya kriminal hale getirmeye kimsenin gücü ve herhangi bir operasyon yetmiyecektir, bu mümkün değil.


Gittikçe oteriterleşen bir Türkiye var, AKP Türkiye'si var, bununla beraber Türkiye solunun yer aldığı bir başka Türkiye ve kitleselleşen bir Kürt hareketi var. Türkiyeli kimi çevre ve sosyalistlerin ve de Kürt hareketinin de içerisinde çağrıcı olarak yer aldığı HDK'sine siz de çağrıldınız, nasıl baktınız, bu çağrıya ilişkin görüşleriniz nelerdir?

TKP içinde herhangi bir tartışma olmadı, çok netiz bu konuda, TKP olarak tepeden tırnağa çok net bir pozisyonumuz oldu. Kürt ulusal hareketi, başka bir kanaldır, Türkiye işçi sınıfı hareketi başka bir kanaldır. Bunların ayrı kanallar olduğunu önce bir tespit edelim ki, bunlar arasında sağlıklı, birbirini besleyen dostça, yoldaşça ilişkileri kuralım. Bunun üzerini örterek, nasılsa kardeşiz diyerek, çok önemli bir dizi soruya gebelik eden bu meselenin üstesinden gelemeyiz. Biz demiş olduk ki dostlarımıza, arkadaşlarımıza, bu sürece dahil olan ve kendi sosyalist devrim hattını, işçi sınıfı vurgusunu önemsizleştiren bir TKP, Kürt hareketine de yarar sağlamaz. Biz eğer, Kürt hareketinin bu anlamda, kendi ayrıksı özelliklerimizi, politik vurgularımızın üzerini örtecek ölçüde yanına, yamacına, nerede ise içine yerleşirsek, bu siyaset alanında, bizden size de bir hayır gelmez. En basiti şudur; Kürt hareketinin o kadar günlük, gündelik ağırlıkları ve öncelikleri var ki, onun içinde, onun bir parçası olarak sosyalizmin sesine herhangi yer de kalmıyor. Ben şunun sağlıklı olduğunu düşünüyorum: Kürt hareketinin dostu, kol kola girdiğimiz, yüz yüze baktığımız, açık açık birbirimizi eleştirdiğimiz, samimi bir ilişki kurduğumuz birilerine ihtiyacı var. Ve o birileri diyecek ki, arkadaş, belediyelerde taşeron yanlıştır, AKP yaptığında yanlıştır, başkaları yaptığında da yanlıştır. Arkadaş, ben senin dostunum, kardeşinim ama tabanında senin merkezinde sahip olmadığın, emperyalizme yönelik beklentileri tasfiye etmelisin. Nasılsa benim aklım rahat, emperyalizm konusunda herhangi bir beklentim yok deyip işin içinden çıkamazsın, bu bir ideolojik mücadele konusudur. Antiemperyalizmi, bu hareketin tabanında, halklarımızın arasında güçlendirmemiz lazımdır. Güçlendirmezsek başımız belaya girer. Gericilik; AKP gericiliği temsil ediyor, acaba dinsel alanın bir kısmını da biz temsil edebilir miyiz diye bakamayız, bu konuda başka bir mücadele vermemiz lazım. Birilerinin bunları söylemesi lazım, birilerinin söylemelerinin dışında da, burada yani, Türkiye sosyalist hareketi veya TKP, başka bir siyasi hareketin akıl hocası falan değil, böyle bir ilişki olmaz. Biz, doğru örnek yaratmaya çalışmalıyız, büyük veya küçük. Şu ikisinin de mümkün olmadığını düşünüyorum, Kürt'süz bir sosyalizm olamaz, ve solculuğu önemsizleşmiş bir Türkiye'de Kürtlerin kurtuluşu olamaz.



__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 08.09.2013- 21:28 tarihinde, toplamda 2 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.266
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 08.09.2013- 21:30
Alıntı yaparak cevapla  


Güncel birtakım meselelere gelirsek, partinizin diğer sol çevrelerden farkını da belki açığa çıkarabiliriz, bu mevzuda. Ermenilere karşı bir katliam yapılmış mıdır, dünya kamuoyunda sık sık gündeme gelen her 24 Nisan'da dile getirilen bir soykırıma uğramışlar mıdır?

Ermeni katliamı çok açık bir gerçek, kimler tarafından yapıldığı, hangi tarihsel kontekste yapıldığı da bir gerçek, bu tartışma kaldırır bir şey değil. Soykırım kavramını ise biz parti dilinde kullanmadık bugüne kadar. Şu nedenle kullanmadık, bu kavram, bazı kavramlar, bir dokunulmazlık statüsüne taşınmak isteniliyor, bir sihirli güç atfediliyor, böyle bir şey yok, gerçekten böyle bir şey yok. Bu zaten, Türkiye'de ilerici kesimler içerisinde, tarihçiler içinde, sosyalist marksist tarihçiler içinde, -öyle Türk Tarih Kurumunu falan, Türk şovenizmini kastetmiyorum- Ermeni solu içinde, dünya solu içinde de, bu kavramlar tartışılmaya devam eden kavramlardır. Bu kavramlar, analizin parçası olmalıdır ve analizi güçlendirdiği ölçüde, ufuk açtığı ölçüde değer taşır. Ama, bunun dışında reel politik zemine taşındığında içleri boşalıyor. Kimse de şunu söylemiyor, Ermeni soykırımı olmuştur dendiğinde, bunun politik sonuçları ne olacak, bunu kimse söylemiyor. Bir kutsal olan, mutlaka kabul edilmesi gereken ya da reddedilmesi gereken bir kavram olarak kullanılıyor, bu yanlış. Ermeni halkları arasında yapılması gereken şey bir tarih hesaplaşması, bir anlamda. Ama asıl tarih hesaplaşmasının yapılacağı, bunun mümkün olduğu zemin, geleceğe dönük pozitif ve ortak bir kurgunun olması lazım. Bunun olmadığı durumda, dünyanın en iyi adlandırılmasını icat edersiniz ve bu iki halkı birbirine daha düşman haline getirirsiniz.

Ortadoğu'da isyanların başlamasıyla adlandırıldığı üzere "Arap Baharı" ile birlikte şekillenen yeni bir sürece girildi. "Arap Baharı"na ilişkin ne düşünüyorsunuz? Hemen akabinde önce Libya'ya, şimdilerde ise Suriye'ye yönelik bir müdahele edilme süreci var, Suriye'ye ilişkin bakış açınız nedir?

"Arap Baharı"nın artık söylenmesine gerek bile olmayan bir ezber kısmı var. O da 2008, 2009 dünyada yaşanan ve kapitalizmin tarihinin üçüncü dünya krizi olan kriz, elbette sonuçlar verecekti. Bu kapitalist dünya sisteminin en zayıf, en az korunaklı olan coğrafyasında patlayacaktı. Bu Kuzey Afrika, Arap dünyası oldu, dolayısıyla bu dalgalanmanın çok kuvvetli ve objektif zemini var, kriz fonu üzerinde gerçekleşti bu. Ama bu kadar, şimdi bunu biliyoruz, bunu görmezden gelmeyelim, bunu en başa yazalım, ortak paranteze alalım; tamam ama ondan sonrası yok. Ondan sonrasında şunlar var: bu coğrafya solun da en zayıf olduğu coğrafyalardan biridir, ortaya çıkan toplumsal harekete, toplumsal devinime, bu ülkelerin içinde gerici İslamcı hareketler ağırlık koymayı becermiştir, uluslararası alanda da emperyalizm ağırlık koymayı başarmıştır, ve bunun alternatifi çıkmamıştır ortaya. Hiçbir momentte bunun alternatifi, hiçbir ülkede bununla boy ölçüşecek başka bir seçenek ortaya çıkmadı. Bir noktaya kadar yaşanan günlerin sıcaklığı içerisinde, soldan bakıp acaba bir umut var mı diye soru işaretleri ortaya atmak mazur görülebilir. Ama artık bugün "Ne pahasına olursa olsun Esad diktatörlüğü düşsün" demeyi solculuk zannedenler var. Ben, bu kesimlerin, bu yorumların iyiniyetle ele alınmasının mümkün olmadığını düşünüyorum.

Emperyalizme güç kazandırır diyorsunuz...

Hiç kuşkum yok, üstelik de emperyalizme güç kazandırmanın ötesine geçti. Şimdi, Mısır tarihinde ilk demokratik seçimlerin yapıldığı falan iddia ediliyor, şaka mı yapıyorlar? Mısır'da oylaması devam edilen seçimler bir askeri diktatörlük altında yapılıyor, kazanma ihtimali en fazla olan adaylar, gerici, İslamcı. Türkiye'nin modelliği budur işte, bölge halkları ve devletleri için. AKP, nasıl BOP'un eşbaşkanı olmakla övünüyor idiyse, Afrika ve Arap coğrafyasında da Müslüman Kardeşler hareketi, emperyalizmin başlıca partneri haline gelmiştir. Suriye'de ise, tablonun başka bir açıdan daha açık olması lazım, şimdi artık bir kaç ay önce bizim yayınlarımızda adım adım dile getirdiğimiz, kimi destekleyici veriler aradığımız bir şeydi, çok da kuvvetli dile getirmedik, ki bugünden baktığımda, keşke çok daha kuvvetli olarak üzerine gitseydik bunun diye düşünüyorum. Dediğimiz şuydu; Ne oluyor Arap coğrafyasında? İktidarlar değişiyor. Bir önceki değişim modeli neydi? İşgaldi: Afganistan sonra Irak. Sonuç nedir peki? Irak'a bakalım: Mutlak bir başarısızlığa uğradıklarını söyleyemeyiz ama yaratmayı hayal ettikleri dönüşümün küçük bir parçasını ancak yaratabildiler. Bunun yerine geçirebilecekleri Ortadoğu somutluğunda bir iç savaştır, Ortadoğu'nun bütününü kapsayan bir iç savaştır, Sünni-Şii kavgasını körüklemektir. Şii kesimler, büyük ölçüde ABD ve Batı emperyalizmine göre merkezkaç kuvvetleri içeriyor. Emperyalizmin, ben size medeniyet getiriyorum diye tankla tüfekle saldırması yerine bütün dünyaya birbirini yiyen yamyamları göstermesi ve onların üzerinde bir manda rejimi, I. Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi meşru sayılan bir manda sistemine dönmesi...Tercih edilen bu. Buraya doğru gidiyorsak, bunun Türkiye içinde bir karşılığının olmaması düşünülemez. Bu karşılık Türkiye'de Şilik değil Alevilik olacaktır. Sünni-Alevi çatışması Türkiye gericiliğinin en önemli operasyonel alanlarından biri olmuştur. Bununla hep oynamışlardır, bunun işaretleri ortada dururken artık biz, emperyalizm ve bölge üzererine bir analiz tartışması yapmıyoruz. Suriye tartışması, Suriye'de solun ne yapması gerektiğine ilişkin bir tartışma bir dış politika başlığı değildir. Türkiye'de solun da en önemli kaynaklarından biri olan Alevilikle ilgili bir tartışmadır. Suriye'de kimin yanında olmak gerektiği tartışmasının çoktan geride kalmış olması gerekirdi gibi geliyor bana.



__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 08.09.2013- 21:33 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.266
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 08.09.2013- 21:35
Alıntı yaparak cevapla  


Şimdi yine iç politikaya dönersek, 1 Mayıs 1977 katliamının, Halil Berktay'la başlayan tartışmalarla birlikte, sola karşı topyekün bir saldırıya dönüştüğü açığa çıkıyor. Bu konuyla birlikte, güncel olan bir gelişme olduğu için söylüyorum, bu 1 Mayıs'ı diğerlerinden farklı kılan bir gelişme oldu; "Anti-kapitalist Müslümanlar"ın, Taksim 1 Mayıs'ına, ölen işçiler için namaz kılarak katılmaları gerçekleşti, her iki konuda da görüşleriniz, değerlendirmeleriniz nelerdir?

Halil Berktay bir tarihçi değil, bir sosyal bilimci değil. 1 Mayıs'ın hemen öncesinde İstanbul valisi, "Olay çıkarırsanız, Taksim'i bir daha zor görürsünüz" dedi, onun devamıdır, Halil Berktay. Dolayısıyla hiçbir tarih tartışmasının konusu değildir söyledikleri. Doğrudan siyasi iktidarın solu krimanilize etme operasyonunun bir parçasıdır. Bütünüyle asılsız olduğunu, aslında, yani solun değişik kesimleri yaptıkları yayınlarla, değişik kesimlerin eski temsilcileri yaptıkları açıklamalarla, basın toplantılarıyla vs. yeterince gösterdik. Asılsızdır, 1977'nin 1 Mayıs'ındaki katliam, Türkiye kontrgerillasından ibaret olmayan, bölgenin çok önemli bir ülkesi olan bu toprakların yönünü değiştirmek, 12 Mart ayarına rağmen sola gitmeye ısrar eden Türkiye topraklarının yönünü değiştirmek için başlatılan büyük bir operasyondur. Ve çok acımasız bir katliamdır, Maraş'ın, Çorum'un bir parçasıdır, o dizgenin bir parçasıdır, 12 Eylül'ün bir parçasıdır. Bunu solun üzerine yıkmaya kalkmak, olsa olsa, şu geçenlerde açılan ve devam eden Kenan Evren ve arkadaşlarının yargılandığı davanın iddianamesi kadar tutarlı olabilir. O iddianamede diyor ki, evet darbe yapmak kötü birşey ama Türkiye'de sol bunu haketmiştir, yani asıl suçlu soldur. Darbe yapmaya mecbur kalmışlar yani.

1 Mayıs'a katılan ve kendilerine "Anti-kapitalist Müslümanlar" diyen grubun, alana girerken aldıkları alkışın önemli bir kısmı 1 Mayıs kürsüsünden geldi, ben bunu yazdım da Sol portal'da. 1 Mayıs kürsüsünü, sendikaların, başta DİSK olmak üzere, işçi sınıfının, emek örgütlerinin kurmasına hiçbir itirazım yok. Ama kimse kusura bakmasın, 1 Mayıs'ı kutlayan siyasi ve toplumsal kesimleri temsilen, onların vekaletleri ile kurulmuştur o kürsü. O kürsüden çıkacak söz, bu kadar savruk bir şekilde kullanılamaz. Bu örnekte de savruk bir şekilde kullanıldı. Ben inanmıyorum, Türkiye'de böyle bir islam yok, tarihsel olarak yok, güncel olarak da yok. Tarihsele sonra geleyim, çok uzak değil, güncel kısmından başlayayım: Şu isteniyor bizden, deniyor ki "Türkiye değişti arkadaş!", Türkiye öyle eskiden olduğu gibi değil, hatta birkaç yıl önce olduğu gibi de olmayacak, Türkiye'de dinsel bir sistem olacak, siyaseti de öyle olacak, eğitimi de öyle olacak, gündelik sosyal yaşantısı, sokakları da öyle olacak, kültürü de öyle olacak, denize girerken de öyle olacak, yemek yerken de, içki içerken de öyle olacak. Diyorlar ki, artık eskisi gibi değil, siyaset de öyle olacak, işçi sınıfı mı, o da öyle olacak... O kadar değil. AKP liderliğinde Türkiye'de I. Cumhuriyet yıkıldı, doğrudur. Türkiye'de eski rejim ayakları havada, toplumsal temelleri çürümüş bir laisizmdir, kabul. Ama bugün laisizmi red eden, reddetmeye giden başka bir sistem kuruldu, ben bu sistemin tutacağına inanmıyorum. Bu sistem tutsa Türkiye'de, o zaman solcusu müslüman solcu, işçi sınıfı "müslüman işçi sınıfı", aydını da müslüman aydın haline gelir. Ama bu Türkiye'de tutmaz, AKP patinaj yapıyor. AKP, 4+4+4'ün içerdiği kimi ögelerle, 15 milyon, 20 milyon Alevi'yi nasıl ikna edecek? Böyle birşey mümkün değil ki. Yani şöyle düşünürsek, bu sistem devam eder, aradan üç yıl beş yıl geçer, sen de yedi yıl, ben diyeyim sekiz yıl sonra, bugün "Hayatımızı Sünni İslam belirlesin" demeyen herkes, çocuğuna peygamberin hayatı, Kuran-ı Kerim diye seçmeli dersler aldırtır, millet İmam Hatip'e çocuk kaydettirmek için yarışa girer... Böyle bir şey olmayacak, oraya kadar gitmeyecek bu iş. Öncesinde İslamcı ve gerici operasyon tökezleyecek. Türkiye aydınına çarpacak, kentli modern sınıflarına çarpacak, Aleviliğe çarpacak. Kürt hareketine bakın; Kürt hareketine baktığınızda o kadın figüründe siz ne görüyorsunuz, güya Kürtler, Türkiye'nin en müslüman, en dinine sadık, kopartılamayacak kesimiymiş. Bir dine inanmak, ibadeti yerine getirmek başka bir şeydir, siyaseti, toplumsal yaşantıyı, eğitimi, her şeyi dinin kurallarına teslim etmek başka şeydir. Herkes istediği dine inansın, istediği ibadeti yapsın, ama toplumsal yaşamın kurallarına sıra geldi mi, orada Kürt hareketini de uyduramazlar o işe, işçi sınıfını da uyduramazlar, aydınları da uyduramazlar, Alevileri de uyduramazlar. Dolayısıyla, "Anti-kapitalist Müslümanlar" meselesine geleyim, model bu, böyle bir şey olmayacak. Böyle bir süreç yaşanıyor olsa Türkiye'de, samimi olunduğunu düşünebilirim. Yani Türkiye'de bayağı bir emekçi hareketi de İslamileşti, oradaki siyasi zemin de İslamileşti, dolayısıyla içinden İslami solcu, İslami emekçi diye renk vermeye başladı denemez. Böyle bir objektivite yaşanmıyor, yaşadığımız objektivite, siyasi iktidarın, karşı devrimci, gerici operasyonları ve ona karşı Türkiye'de yavaş yavaş işaret vermeye başlayan, bence önümüzdeki süreçte, kafayı çok daha dik tutmaya başlayan seküler, halkçı, aydınlanmacı muhalefet dinamikleri. Bu muhalefet dinamikleri içine dini sokmayalım. Dediğim gibi burada din insanların ibadeti ile ilgili bir şey değil, toplumsal, siyasal davranışları belirleyen parametre, ideolojik kaynakla ilgilidir. Bunları biz dine belirlettirmeyiz. Türkiye'de böyle bir İslam hiç bir zaman olmamış, bunu da unutmamak lazım. Türkiye, böyle üzerine her gelenin istediği gibi yazacağı bir boş kağıt değil. Hiç olmamış bir şeyi 2012 1 Mayıs'ında icad edemeyiz. Sol güçlü olduğu zaman, Türkiye siyasetinin her kesimi biraz sahtekarlık yapar. 1970'li yıllarda, Türkiye solunda kimi kesimler dönemin MSP'sinin aslında ezilmekte olan milli burjuvaziyi temsil etmekte olduğunu söylemeye başlamışlardı, şaşkınlık verici bir durumdu. MSP kim oluyor, ticaret ve sanayi odalarından gelen kadrolar bunlar. Ayrıca, şoven, milliyetçi... Şimdi, bugün böyle bir şey de yok; sol güçleniyor da, başkalarını kendisine oynamak zorunda bırakıyor gibi bir şey de yok, dolayısıyla daha soğukkanlı olmak lazım ve Türkiye solunun özünü yitirmemesi lazım. Biz aydınlanmacıyız ve orada çok temel bir şeye işaret ediyor; İnsan önce, bu hayatı ben belirleyebilirim, bir kutsal iradeye tabi değilim, o var ya da yok ama bu hayatı ben kurarım demelidir. Kendisinde ehliyet hissetmeyen insanlar modern sınıf mücadeleleri veremezler. Günümüzün mücadeleleri tam da orada başlıyor.

Üç model ülke, daha doğrusu hem sol içi tartışılan, hem de sol dışı tartışılan üç tane ülke için görüşleriniz neler? Mesela bunlardan birisi Çin ve geçtiğimiz günlerde ÇKP sözcüsünün, "Sosyalizm idealleri geleceğimize ışık tutuyor" dediği ülke, yine birtanesi son zamanlarda, "Güneşin oğlu" lakaplı, iktidarın dede, baba, oğul parti iktidarı olarak da bilinen Kuzey Kore, bir başkası belki de tüm Latin Amerika'yı sarsan, "Yeni bir dünya mümkündür" sloganına da ilham olan Latin solu. Ne dersiniz bunlar için? Çin'den başlayalım; Çin sosyalist bir ülke midir?

Hayır, değil, olmaktan çıktı. Çin emperyalizmin bu neo-liberal çağda uyguladığı basınca, özellikle bu basıncın Sovyetler Birliği çözüldükten sonra ulaştığı yoğunluğa direnememiştir ve başka bir yola girmiştir. Yeni gelişen bir sınıf var Çin'de: burjuvazi. Çin burjuvazisi, dünya kapitalizminin organik parçasıdır, öyle bağımsız, lokal bir şey yok. Söz konusu olan, 1920'lerde zorunlu bir adım olan NEP gibi geçici gerileme anlamına gelen bir politika da değildir. O zaman serpilmesine geçici olarak tolerans gösterilen tarım zenginleri, Kulaklar, Yeni Kulaklar denen sınıftı ve bu son derece lokal bir olguydu, dünya emperyalizmi ve kapitalizmi ile öyle organik ilişkileri de yoktu. Bu ise başka bir şey, işin bir kısmı bu. Çin artık bir sosyalist bir ülke değil, kuşkusuz hala kamu sektörü belli bir kuvveti taşıyor ama özelleştirmeciliğin ve piyasacılığın çok şiddetli bir şekilde önünün açıldığını görüyoruz.



__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 08.09.2013- 21:44 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.266
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 08.09.2013- 21:47
Alıntı yaparak cevapla  


Burada bir soru sormak istiyorum, her ne kadar da tarihsel TKP'den, geçmiş bir bütününden sorumlu olamayacağınıza rağmen, anti maoist bir eğilime sahipti TKP, dolayısıyla siz Mao'ya ve o dönem bu argumana ilişkin ne düşünüyorsunuz? Anti maoist misiniz siz de?

Bugün dünya üzerinde olmayan bir akıma, önem taşımayan bir akıma antilikle kendimizi tanımlamak çok tuhaf olur. Mao kuşkusuz bir devrimcidir, Çin devrimi gerçek bir devrimdir. Ancak Çin devrimi, bir işçi sınıfı devrimi, bir sosyalist devrim değildir. İşçi sınıfının hayli sınırlı bir güce sahip olduğu özgün bir ülkede, anti emperyalist, ulusalcı, halkçı ve esasen köylülüğe dayanan, yoksul köylülüğe dayanan büyük bir devrimci yükseliştir. Çin devrimini, değerini kimse gözardı edemez, bir. Çin devrimini bunun ötesinde bir yere, bir köylü hareketinin ötesine taşımaya da gerek yoktur, iki. Çin-Sovyet reel politika gerilimlerinin kaynakları tartışılmaya çok muhtaç, orada bir dizi faktör var ama bir kırılma noktası var, o da 1970'lerin başları. 1970'lerin başlarından itibaren ÇKP, SBKP ile ideolojik, tarihsel ve reel politik anlaşmazlıklarını başka bir zemine taşıdı ve ABD ile kuracağı ilişkileri bir gelişim kanalı olarak görmeye başladı ve uluslararası politikada anti-Sovyetik, dolayısıyla da anti-komünist bir çizgi izlemeye başladı. O yıllarda Türkiye'ye de yansıyan gerilimin sorumlusu, bu anlamda ÇKP'dir ve Mao liderliğidir. Mao, 1930'larda, 40'larda, 60'larda bir devrimci liderdir ama ne yazık ki, hayatının son döneminde emperyalizmle işbirliğini ülkesinin önüne koyarak büyük bir tarihsel günah işleyen, yanlışa düşen bir siyasi liderdir. 1970'lerin ikinci yarısında da Türkiye'de yaşanan gerilimin böyle bir kaynağı var. Bugünkü Çin'e geldiğimizde de, bizim geçen yıl gerçekleştirdiğimiz kongre belgelerinde, daha yakın zamanda bir merkez komite tezleri yayınladık, 2012 başlarında. Orada dediğimiz şudur: Dünya üzerinde ve bizim bölgemizde bir gerilim hattı var, bu gerilim hattı çeşitli ülkelere emperyalist müdahaleler biçiminde devam ediyor. Bu müdahalelerde, emperyalizmin, Ortadoğu ve Avrasya'daki açılımlarına karşı Rusya, Çin gibi ülkeler anti emperyalist barikatlar sayılamaz. Çünkü bu ülkeler artık anti emperyalizmi temsil etmiyorlar. Bunlar emperyalizmle çıkarları örtüşmeyen, emperyalizmin tasfiye etmeyi öngördüğü, dönüştürmeyi öngördüğü ülkelerdir, ama karakterleri anti emperyalist değildir, sadece bu gün emperyalizmle bir çelişkileri vardır, bunlardan pazarlık etmeleri beklenir, güçlü pazarlıklar sürdürebilirler ve bu, ezilen halklara ve işçi sınıflarına, sosyalist hareketlere zaman kazandırabilir, ama uluslararası komünist hareketin anti emperyalist mücadelesinde Çin ve Rusya gibi ülkeler bizim kararlı müttefiklerimiz olamaz.

Kuzey Kore'de iktidar değişimini hep birlikte izledik, bu ritüel sosyalizme ne kadar uygun ve yukarıdaki soruyu devam ettirirsek bu ülkedeki rejim hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kuzey Kore'ye ilişkin eleştrilerin bir kısıtı var, pekala bu söyleşide şunu da diyebilirim: emperyalist propagandanın bu kadar malzemesi olan, bu kadar üzerine acımasızca karalamalar üretilen bir ülke hakkındaki eleştirilerimizi biz bugün dile getirmeyiz diyebilirim. Aslında böyle yapmak gerekir. Kuzey Kore'yi, Kore Demokratik Halk Cumhuriyetini, Çin'le aynı kefeye koymak mümkün değil. Başka ülkeler de var, dünya kapitalizmiyle ilişkiye giren eski sosyalist ülkeler de var, Vietnam bunlardan bir tanesi. Önce Çin başlattı, sonra Vietnam devam etti. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'ne yönelik kara propagandanın bir nedeni budur. Kore bu yola girmedi. Peki, Kore, sağlıklı, insanlığın geleceğine göre güçlü örnek oluşturan bir sosyalizm modeli midir? Hayır değildir. Kore'nin kendine özgü daha geri, arkaik gelenekleri var, Kore sosyalizmi, modern işçi sınıfı sosyalizminin örneği sayılamaz, ama dünya kapitalizminden kopmuş, kendi geleneksel yapılarına dayanarak bu kopuşu sürdürmeyi deneyen özgün bir rejimdir. Bu özgün rejimi, dünyanın en kötü, bugün insanlığa en yakışmaz, arkaik, komik bir şey olarak algılamaksa büyük yanılgı olur. Kore'de insanlar liderlerinin arkasından abartılı, dışardan kimsenin algılamayacağı ve anlam veremeyeceği bir şekilde diyelim ki ağlıyorlar, eh peki dünya kapitalizmi nasıl liderlikler üretiyor, Sarkozy'iyi mi beğeneceğiz, Merkel'i mi beğeneceğiz, bunlar Avrupa'yı faşizme doğru taşımakta olan dalganın temsilcileriydi. Kore liderliği kötü de, Avrupa liderliği mi bizim ona göre tercih edebileceğimiz bir şey mi? ABD'de Başkanlık sistemi seçimlerinde, nüfusun ne kadarı oy kullanıyor? Yüzde elliye ulaşmayan bir oyun yarısını anca alan bir başkan dünyada emperyalist saldırganlığın medeniyet taşıyıcılığı olarak pazarlıyor. Kore'ye dönük karalama bunların üstünü örtüyor. Kusura bakılmasın, emperyalizme kendince direnen bir ülkeye küfredip sermaye gericiliğini aklamayız biz.


Latin Amerika'ya gelince. Bizim eski geleneksel Sovyetik diyelim, kolay anlaşılsın, uluslararası sol hatla, Latin Amerikacı hat arasında, özgürlükçü ve gerillacı hareketler arasında bir halkamız var: O da Küba. Geçmişte de vardı, bugün de var. Sanıyorum şöyle bir şey oldu; Türkiye'ye ilişkin tartıştığımız dönüşüm, aslında 70'lerin ortalarında, Şili'de başladı. Darbe ve neo-liberal yeniden düzenleme. Bu neo-liberal yeni dünya, küreselleşme ile nötr ve aklayıcı bir kavram da buldu. Bu daha önceki dönemlerden kalan bütün yapıları kuvvetle sarsan bir dönüşümdü. Şimdi Latin Amerika bu dalgaya objektif olarak bir duvar ördü. Avrupa bu dalgaya direnemedi, merkez üslerinden biri haline geldi. Avrupa'daki reel sosyalizm bu dalgaya direnemedi, çöktü. Ortadoğu direnemedi, işgale uğradı. Çin direnemedi, uyum sağladı. Latin Amerika'da ise, mevcut ulus devlet yapıları ile sömürgeciler arasında fay kırıldı. Bu kıta sadece üçüncü dünya tipi yoksul halkların "sınıf dışı" mücadelelerinden de ibaret değil, kimi yerleri bu Latin Amerika ülkelerinin, belli bir gelişmişlikte kapitalist ülkeler aynı zamanda, dolayısıyla oradaki mücadeleler modern emekçi sınıfların da önemli rol oynadığı mücadeleler oldu. Bu ulus devletler faşizmi yaşamış olabilir, askeri diktatörlükler yaşamış olabilirler. Ama bu coğrafyanın anti-emperyalist, anti-sömürgeci, bağımsızlıkçı, yurtsever ve içeriye dönük de kamusal yüzü kuvvetliydi. Burada ortaya çıkan direnç çok değerli bir direnç gibi geliyor bana. Bu neo-liberal dönüşüm, Şili'deki 1974 askeri darbesi ile başlamıştı ve yaygın olarak da, Orta ve Latin Amerika'da halkçı direnişe tosladı. Ama bu halkçı direnişi de bir yere oturtmamız lazım. O açıdan da ben Chavez'in 21. yy sosyalizmi kavramını, 20.yy sosyalizmi kadar ciddiye alamıyorum. Çok değerli buluyorum kazanımları, bu emperyalist yeni tasarımı reddeden bir büyük dinamik çıktı bir dizi ülkeyi kapsayan, büyük hareketlenme çıktı; çok değerli ama bunun ufkunun işçi sınıfı sosyalizmine açıldığını henüz görmedik. İkisinin arasında, emperyalizmin müdahalesini reddeden, onu durduran ama nereye gideceğini de belirginleştiremeyen bir devrimci ortam yaşıyor Latin Amerika. Ne yazık ki yeni bir şey de çıkmadı. Burada altı yedi ülkenin topluca eşdeğer bir hareketle ilerlemeleri mümkün olmaz genellikle. Bunlardan bir tanesi, iki tanesi öne çeker, bazıları da geri çeker. Öne çeken örnek şu anda yok. Orta ve Latin Amerika'da , antiemperyalist ve halkçı, solcu, demokratik bir dalga yükselirken, Küba, Fidel Castro figürüyle, tarihsel bütünlüğü olan Latin Amerika'nın halk önderi figürü ile önem taşıyordu. Ama Küba, ekonomisiyle, toplumsal yaşantısıyla, modernleşmesiyle, her bir şeyiyle örnek oluşturacak bir ülke değil maalesef. Büyük bir badire atlattı ve Latin Amerika'nın en büyük şansızlığı da, bu dalganın, bu devrimci halkçı dalganın en büyük şansızlığı da, zayıf Küba'ya denk düşmesi herhalde. Şu an dünyaya baktığımızda, insiyatifin emperyalizmde olmaya devam ettiğini görüyoruz, ama bu insiyatifin kendisini gerçekleştiremediği kimi coğrafyalar var, bunlardan en önemlisi Latin Amerika olmaya devam ediyor.



__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 08.09.2013- 21:55 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Toplam 2 Sayfa:   [1]   2   >   son» 



Forum Ana Sayfası  »  Siyasi ve İdeolojik Söyleşiler
 »  Aydemir Güler'le Söyleşi...

Forum Ana Sayfası

 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.

Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör K.Okuyan'la son kitabı üzerine bir söyleşi melnur 0 1565 03.11.2013- 00:08
Konu Klasör David Harvey ile söyleşi: “İktidarı pekiştirmek” dayanışma 1 1493 17.12.2015- 22:26
Konu Klasör 70’e 30/Aydemir Güler melnur 0 1549 22.11.2013- 10:20
Konu Klasör Likidatör-Aydemir Güler melnur 0 686 04.05.2017- 10:41
Konu Klasör Aydemir Güler ile TKP’nin 94. yaşı KP ve Sol solcu 0 1571 11.09.2014- 20:46

Etiketler   Aydemir,   Gülerle,   Söyleşi.


Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör K.Okuyan'la son kitabı üzerine bir söyleşi melnur 0 1565 03.11.2013- 00:08
Konu Klasör David Harvey ile söyleşi: “İktidarı pekiştirmek” dayanışma 1 1493 17.12.2015- 22:26
Konu Klasör 70’e 30/Aydemir Güler melnur 0 1549 22.11.2013- 10:20
Konu Klasör Likidatör-Aydemir Güler melnur 0 686 04.05.2017- 10:41
Konu Klasör Aydemir Güler ile TKP’nin 94. yaşı KP ve Sol solcu 0 1571 11.09.2014- 20:46

Etiketler   Aydemir,   Gülerle,   Söyleşi.


Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2014   phpKF Ekibi



Forum Mobil RSS