Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Forum Ana Sayfası  »  İşçi sınıfı, sonuncu kavga
 »  15-16 Haziran üzerine

Yeni Başlık  Cevap Yaz
15-16 Haziran üzerine           (gösterim sayısı: 1.416)
Yazan Konu içeriği

boşluk

umut
[umut yarın]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 12.09.2013
İleti Sayısı: 3.226
Şehir: Gizli
Durum: üye uzaklaştırılmış

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Konu Tarihi: 15.06.2015- 11:00
Alıntı yaparak cevapla  


15-16 Haziran üzerine THKP-C kurucusu Bingöl Erdumlu ile sözlü tarih kayıtları – Can Şafak

15 Haziran 2015         Can Şafak

“… Bu sırada 15-16 Haziran işçi olaylarına katıldım. İlk gün Silahtarağa’da, ikinci gün de Kurbağalıdere’deydim. Bu olaylarda çeşitli sızmaların ya da saptırmaların olduğu doğrudur. İşçi sınıfının henüz yeterince siyasi tecrübe kazanmadığı bir dönemde haliyle onun hareketini şu veya bu kişiler sağa, sola çekmeye çalışacaklar, kendi çıkarları doğrultusunda istismar edeceklerdir. Ve bu olay bugün de böylece sürüp gitmektedir. Ancak bu 15-16 Haziran olaylarının tarihi önemi ve özünü hiç bir şekilde gölgeleyemez. Bu olaylarda işçi sınıfı, tarih sahnesinde kendini dosta ve düşmana zorla ispat ederek çıkmış, nice sosyalist maskeli kişilere ‘Türkiye’de işçi sınıfı da varmış’ dedirtmiştir. Ben o gün Kurbağalıdere’de [işçi] sınıfının büyük yiğitliğini, fedakarlığını ve kararlılığını gördüm.” (Bingöl Erdumlu, THKP-C Davası, İstanbul 2 No.lu Sıkıyönetim Mahkemesi sorgusu, 12 Eylül 1973).

Resim Ekleme
Bingöl Erdumlu (solda) ve Can Şafak.

Bingöl Erdumlu 1944’te İstanbul’da doğdu. 1965’te Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Elektrik Mühendisliği bölümünü bitirdi. 1968 Nisanı’nda Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş. (Erdemir) bünyesinde sendikal ve siyasal mücadele içinde aktif olarak yer aldı ve bu nedenle 1969 baharında işten çıkarıldı. Hemen ardından gelen cezaevi sürecinin ardından 1970 Temmuzu’nda İzmir Aliağa Petrol Rafinerisi’ne giderek Yapı İşçileri Sendikası örgütlenmesine katıldı. Bu dönem, İsmet Demir’in o başkanlığı bıraktığı, Necmettin Giritlioğlu’nun başkan olduğu dönemdi. 22 Ağustos’ta grevin ilk gününde Necmettin Giritlioğlu’nun öldürülmesinden sonra bir süre sendika başkanlığı yaptı. Ankara’da 1970 Aralık ayında Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga, Ertuğrul Kürkçü, Orhan Savaşçı, Ziya Yılmaz, Ulaş Bardakçı, Sina Çıladır ve İrfan Uçar’la (daha sonra Uçar’ın yerine Hüseyin Cevahir) birlikte Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’nin (THKP-C) on kurucusundan biri oldu. 12 Mart’ın ardından bir süre kaçak olarak yaşayan Erdumlu, yakalanarak THKP-C davasından yargılandı, dört yıl cezaevinde kaldı. Cezaevinden çıktıktan sonra bir süre İskenderun’da metal işkolunda Maden-İş çatısı altında sermayeye ve sarı sendikaya karşı yürütülen sendikal mücadele içinde yer aldı. 1977 1 Mayısı öncesinde DİSK örgütlenme dairesine girdi. Aynı yılsonunda Maden-İş içinde yaşanan siyasi tasfiyeler üzerine DİSK’ten ayrıldı.

Bingöl Erdumlu ile 1970 yılında katıldığı 15-16 Haziran Direnişi’ni 2 Nisan 2013’te Büyükada’da konuştuk. Tanıklıklarını, çok renkli gözlemlerini ve değerlendirmelerini paylaştı. Yaptığımız kayıtları, 2015 Haziranı’nda birlikte yeniden ele aldık, gözden geçirdik ve Sendika.Org sayfalarında uzunca bir bölümünü yayınlamaya karar verdik.

Şafak: 15-16 Haziran Direnişi, Türkiye işçi sınıfı tarihi içindeki en önemli kalkışma. DİSK tarafından örgütlendi, başlatıldı ama DİSK’i de aştı. Sol siyaseti de içine alarak gelişti. Sonuçlarıyla Türkiye’deki bütün kesimleri ve bu arada gençlik hareketini de derinden etkiledi. Olaylar sırasında üç kişi hayatını kaybetti. Biri polis üç kişi öldü. 15-16 Haziran üzerine siyasi ve akademik alanda   pek çok değerlendirme yapıldı. 15-16 Haziran Direnişi aynı zamanda solu, öğrenci gençlik kesimini de derinden etkiledi, öğrenci gençlik hareketi içinde de büyük yankı uyandırdı. Özellikle MDD kanadında. İşçi sınıfının öncü rolü üzerindeki tartışmalar, ikircimli tavırlar üzerinde etkili oldu.

Erdumlu: Ama [bu tartışmaları] acaba kaldırdı mı? Çok emin değilim. Kaldırsa daha sonraki bazı eylemler olmayabilirdi.

Şafak: Evet. 15-16 Haziran 1970’teki büyük işçi direnişine, gösterilere senin de katıldığını biliyorum. “Aşılmamış bir işçi hareketi” olarak nitelenen bu direnişe dair hem gözlemlerinizi hem de değerlendirmelerinizi öğrenmek isterim.

Erdumlu: Ben o sırada öğrenci kesiminden değildim ama o kesimden epey arkadaşım vardı. Bir fabrikada mühendistim, çalışan biriydim. Ben olan bir harekete katıldım. 15-16 Haziran’ın fiilen örgütlenmesinin içinde olan birisi değilim. Kendi gözlemlerimi anlatabilirim. Değerlendirmemi de anlatmak isterim tabii.

Önce gördüğüm şekliyle anlatayım. Çok yakın bir arkadaşım vardı benim. Cengiz Zapçı. Bir de onun kuzeni olması lazım, Hakkı Zapçı. Cengiz’le Ereğli’deydik. Ben o dönem, 1969 Ereğli grevi sırasında işten atıldım. Daha doğrusu grev öncesi atıldım ama o süreç greve kadar gitti. [Sonra] bir cezaevi süreci girdi. Cezaevinden sanıyorum mayıs ayında çıktım. Tabii, o dönem oluşan giderek   şekillenen bir siyasal örgütlenme de vardı, daha sonra THKP-C adını alacak. […] Bu arada da Necmettin Giritlioğlu, Ortadoğu inşaatlarında Yapı İşçileri Sendikası (YİS) örgütlenmesinde şube başkanıydı. Daha sonra Aliağa’ya gitti. Yani Haziran’da sanıyorum Aliağa’daydı, doğru hatırlıyorsam. Ben de çıktıktan sonra, eski işyerim, arkadaşlarım var, bir de orada da fiilen gelişen sendikal örgütlenme var.,‘70’in Haziran ayı, oraya [Ereğli’ye, Erdemir’e] gittim. Şubede arkadaşlarım var, fabrikada arkadaşlarım var. Oraya gittim. Cengiz’le […] gittik. Cengiz o dönem Siyasal Bilgiler’de okuyordu, galiba bir burs kazanmıştı o bursla Paris’te okumaya gidecekti. O da [benimle] aynı siyasal örgütlenmenin içinde olan bir arkadaştı. Diğer arkadaşların çoğu Siyasal, Orta Doğu gibi yerlerdeydi, bizim öğrenci kesiminde olmayan başka arkadaşlarımız vardı, bir kısmı Ereğli’de, Karadeniz’de, Ege’de, Söke’de… Cengiz’le beraber Ereğli’ye gittik. Orada bir iki gün Ereğli’de hala fabrikada çalışan arkadaşların yanında kaldık. Birden İstanbul’dan haber geldi. Hem gazete hem de fabrikada çalışan Maden-İş üyesi arkadaşlar vasıtasıyla, [ayın] 14’ünde […] duymuşumdur, […] çıkarılmak istenen o meşhur 275 sayılı kanundaki değişikliğe karşı bir fiili direniş olacağını. Ve 14’ünde Cengiz’le beraber atladık İstanbul’a gittik biz de. Sadece olayın içinde olalım diye. Potansiyel olarak büyük bir hareket olabileceğini insan tahmin edebiliyordu.

O zamanlar İstanbul Teknik Üniversitesi, hem Deniz Gezmiş’in [grubundan] arkadaşların olduğu hem de genel olarak MDD’cilerin ağırlıkta olduğu bir yerdi. İTÜ Öğrenci Birliği genellikle İstanbul tayfası diyelim, tanıdığımız arkadaşlardan oluşuyordu. 14’ü akşamı gittik, Cengiz’in kuzeni Hakkı Zapçı ki, daha sonra Dev Yol davasından 12 Eylül döneminde yargılandı uzun süre cezaevinde de kaldı, […] onunla da haberleştik. Ortaköy’de bir evi vardı Hakkıların. Annesi babası kalmıyordu da tek kalıyordu evde bir biçimde, evde yalnızdı. Ortaköy’de çok güzel, hemen sahilin üstünde, köşede bir evdir o. O zamanki rıhtımda ama böyle bir sokağın girişinde bir evdir. Üçüncü kat, gayet keyifli. Kaldık orada. Ertesi gün İstanbul Teknik Üniversitesi’ne gittik. Hakkı yoktu galiba. Onlar da ekipler oluşturuyorlar, değişik yerlere… O dönemin, daha sonra THKO’lu olan Denizlerin hareketine katılan bir kısmı da bizim THKP-C hareketiyle ilişkili çocuklar vardı orada, tanıdığımız. Onlar ekipler oluşturup sağa sola gidiyorlar. Biz […] İstanbul tarafında, Avrupa tarafında   olduğumuz için Silahtar bölgesine gidelim dedik. 15 Haziran günü. Atilla diye bir çocuk vardı, kısa boylu Karadenizli, Bulancaklı bir çocuk, ne oldu bilmiyorum, THKO’dan yargılandığını biliyorum da… Bir daha karşılaşmadım onunla. Onun peşine takıldık, üç kişi, belki bir kişi daha vardı şimdi çok iyi hatırlamıyorum, Silahtar bölgesine gittik. Tabii cazip geliyordu Demir Döküm var, Sungurlar var… Maden-İş’in güç kazandığı bir bölgedir orası. Haliç’in hemen o etrafındaki bölge. Eyüp’e bir şekilde gittik, nasıl gittik hiç hatırlamıyorum… Eyüp’e indiğimizi hatırlıyorum. Çünkü orada toparlanma vardı, yani bir kol gelmişti. Nasıl başladığını bilmiyorum ama Maden-İş’in [örgütlü olduğu] bir kaç fabrika boşaltılıyor, sonra onlarla sınırlı kalmıyor, benim de katıldığım bir çok fabrikaya gidip önünde slogan atılıyor ve onlar da boşalıyor. Sonra Eyüp’te, şimdi orası Kadir Has Üniversitesi oldu bir büyük Tekel binası vardır, orası o zaman Tekel deposu ya da tütün, rejiydi, tütün işlenen büyük bir işyeriydi. Oraya gittik ve orası da boşaldı tabii. Biraz Eyüp’ün merkezinde de gösteriler oldu, doğru hatırlıyorsam. Ora da boşaldıktan sonra bu sefer Demir Döküm’e doğru girdik, Silahtarağa tarafına. Onlar zaten dışardaydı. Büyük bir kalabalık oldu. Bizim ona katılışımız öğlen ya da öğleden sonra olabilir. Daha büyük bir kalabalık oldu, o bir kaç saat içinde. Söyleyemeyeceğim kaç bin kişi vardı diye ama… İlginçti, Türk-İş’e bağlı işyerleri de katılıyorlardı. Genellikle metal sanayinin olduğu ama bir de Tekel gibi büyük bir işyerinin olduğu bir yer.

Şafak: Sendika pankartı gördün mü? Sendika görevlisi, pazubantlı? DİSK, Maden-İş?

Erdumlu: Genellikle işçiler… Kasketleri vardı, normal kıyafetlerindeydi. İşi yönlendiren kişilerin çok böyle belirgin öbürlerinden farklı olduğunu hatırlamıyorum, sanmıyorum da.

Şafak: Eylemin içinden çıkan önderler…

Erdumlu: Eylemin içinden çıkan kişiler. Fabrikadan çıkmış. Üstünde sonradan alıştığımız DİSK [önlükleri], üzerinde çark olan, o 1 Mayıs’taki işçi örnekleri yoktu. Ben hatırlamıyorum. Varsa da ben hatırlamıyorum. Fiilen işi yönetenler, diğerlerinden farkını hissedemeyeceğiniz ama onların çok iyi bildiği tabii, fabrika işçilerinin tanıdığı, kendi işyerlerinin temsilcileri ya da fiili önderleri. Adam işyeri temsilcisi olmaz da fiilen o da yönetiyor olabilir ama   işin oturduğu esas baz, işçilerin kendi önderleriydi. Doğrudan doğruya sınıf hareketi. Buna bizim gibi dışarıdan katılanlar var. Bizim gibi [diyorum] ama ben biraz istisnayım, başka bir fabrikadan atılmış bir mühendisim, biraz da o işin içinde olan birisiyim Türkiye’nin bir başka bölgesindeki sınıf hareketi içinde. Ama dışarıdan katılanlar… Mesela İstanbul Teknik Üniversitesi’nden ya da İstanbul Üniversitesi’nden, kimisi MDD içinde örgütlü kimisi Partizan grubundan olup da Eminönü ilçesinde örgütlü TİP’li… Bir de böyle bir ekip vardı orada. Sonra anlatacağım bunu. Salt tabii MDD’ciler değil. MDD’ci olan ekibe göre işçi sınıfı hareketine daha yakın, ona daha uygun düşünen, davranan kesimler de vardı.

Şafak: Sonradan TKP’ye katılan.

Erdumlu: TKP’ye katılan. […] Veysi [Sarısözen] gibi, Yücel Yaman… [Orada] gördüğüm insanlar. Bu [yürüyüş kolu] döndü dolaştı bugünkü Bilgi Üniversitesi’nin olduğu [yerdeki] büyük santralın olduğu, termik santraldı galiba [yere geldi]… O kalabalık, akşam saatlerinde, karanlık olduğunu hatırlıyorum, […] ışıklar vardı, saat kaçtı bilmiyorum ama karanlık olduğunu iyi hatırlıyorum, büyük bir kalabalık oraya girdi ve orada bir işgal gibi bir durum oldu. Orada ajitasyonlar falan da oldu. İşçiler o işlere çok rağbet etmiyorlar. Ajitasyon daha çok karşıda Dev Genç ve MDD’ciler tarafından 16 Haziran günü yapılmıştı. […] Fakat orada Yücel Yaman’ın ajitasyon yaptığını hatırlıyorum. Veysi Sarısözen’in… O da bir kasket giymişti , benzemiyor tabii, işçi olmadığı belli de… Ufak tefek, gözlüklü ama kafasında kasket var.   Ama dışarıdan katılan biri olduğu belli harekete. O bir ajitasyon yaptı. Biz gözlemledik. Sadece orada insanlarla konuşup… Olayın içine girmeye çalışıyorduk. Benim şahsen derdim oraya gidip insanlara bilinç vermek değil, olayı yaşamaktı, gözlemlemekti. Sonuç olarak oradan bir saatte ayrıldık. İyi hatırlamıyorum, orası işgal edilip de orada sabaha kadar kalındı mı, yoksa dağılındı mı? Dağılındı diye hatırlıyorum. Bayağı büyük bir kalabalık girdi yalnız oraya ama belli bir saatte biz, böyle merkezi bir karar alınıp değil de, “Hadi biz gidelim artık” dedik. […]

Ortaköy’deki Hakkı Zapçı’nın evine gittik, orada kaldık. Fakat […] ertesi gün karşıda daha büyük bir hareket olacağını hissettik. Bunu hissediyor insan. Dedik ki, “yarın Anadolu tarafına gidelim.” Tamamen kendi [kararımız]. Örgütlü değiliz. Başka ilişkilerimiz olabilir ama o hareketle ilgili tamamen spontane [davranan], harekete bir şekilde katılmak isteyen insanlarız. Bu sefer Hakkı da geldi. Üçümüz beraber gittik, Cengiz, Hakkı, ben. Bir biçimde Ortaköy’den Kadıköy’e geçtik, Kadıköy’den de bir [araca] binip o yöne gidebildiğimiz kadar gitmek istedik. Biliyoruz çünkü, sabah erken ta Gebze’den çok canlı bir yürüyüş kolunun geldiğini biliyoruz, nerede kesersek oradan katılacağız. Sanıyorum Maltepe’de bir yerde… Ankara Asfaltı derdik o zaman şimdi E5 [deniyor], en üst yol değil de şimdi metronun altından geçtiği yol, oraya çıktık. O da geniş bir yol değildi o zaman, çok büyük bir yol değildi. Bir şekilde o yola çıktık, öyle hatırlıyorum. Çok emin değilim nerede katıldığımızdan da… O büyük yürüyüş kolu, şimdi minibüs yolu diye adlandırılan [yola indi]. […] Eski Bağdat Caddesi’nin devamı minibüs yolu olarak Bostancı’dan sonra Altıntepe, Küçükyalı, Maltepe… Gider. Şimdiki Ziverbey Yolu. Ziverbey Yolu da Bostancı’nın bir yerinde ya şimdiki minibüslerin gittiği şekilde Ziverbey’e gidersin ya da döner bir yerden [yol] Bağdat Caddesi’ne iner. Bostancı da o yola yakın, küçük bir köprü vardır, inersin. Öyle bir şey oldu, o büyük yürüyüş kolu Altıntepe gibi bir yere inip, nereden indiğini tam hatırlamıyorum Maltepe’den de inmiş olabilir çok zaman geçti, bir şekilde üst yoldan, Bostancı’dan öteye olan minibüs yoluna indi. Oradan da kıvrılıp, köprüden geçip -orada ufak bir dere vardır- oradan Bostancı ve Bağdat Caddesi’ne indi. Sonra direkt Bağdat Caddesi’nden Kadıköy’e akıyor çok büyük bir kalabalık. Bunlar tahmindir, şimdi söyleyemeyeceğim kaç bin kişiydi, 30 bin mi? 20 bin mi?

Şafak: Bütünü 70 bin olarak söylenir.


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

umut
[umut yarın]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 12.09.2013
İleti Sayısı: 3.226
Şehir: Gizli
Durum: üye uzaklaştırılmış

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 15.06.2015- 11:05
Alıntı yaparak cevapla  


Erdumlu: 70 bin, bütünü olabilir, bilemiyorum. Ama büyük kolun Kadıköy tarafında olduğunu düşünüyorum. Belki 40 bindi. Bunlar hep rastgele söylenen rakamlar. Belki hepsini toplasanız daha fazlaydı 70 binden. Çünkü o gün Boğaz’da da oldu bu tip olaylar, Bakırköy tarafında da oldu. Ama asıl kol[lar] Silahtarağa’da birleşenle Kadıkoy’e gelendi. Katıldık. Yürüyüşün içine katıldık.

6-7 Eylül 1955’ten 15-16 Haziran 1970’e…


O zamanlar… Hala çok lüks bir yerdir Bağdat Caddesi, o anlamda değişmedi de… Fakat o zamanlar [caddede] en fazla dört katlı binalar vardı ve bir sürü de köşkün olduğu bir yerdi. Mesela Suadiye, Erenköy, o arka taraflarda da hep köşkler vardı… Ve de Bağdat Caddesiyle deniz arasında kalan kısımda. […] Yol üzerinde bir çok köşk geçerseniz [arada] yeni yapılmış 50’li, 60’lı yılların apartmanlarından vardı ama onlar da üç, dört katlı apartmanlardı. […] Bir iki tane pastanenin olduğu, […] Çiftehavuzlar’da filan, […] ama işyeri olmayan tam kaymak tabakanın yaşadığı bir yerdi. Bunları niye anlatıyorum? Bugünün İstanbul’unda öyle bir yer yok. O gün İstanbul’un elit, zengin kesiminin yaşadığı bir yerdi. […] Şunun için anlatıyorum: Çok zıt iki sınıf [burada] karşı karşıya geldiler. O yürüyüş kolundaki insanların içinde Bağdat Caddesi’ne ilk defa çıkmış bir sürü insan olduğunu düşünüyorum. Ve o insanları da ilk defa gören bir sürü insan olduğunu, orada oturanlardan.

O dönemler İstanbul’da Rumların, Musevilerin, Ermenilerin de çok olduğu yıllardı, onların çoğunu kaçırdılar. Bağdat Caddesi’nin üzeri onların adası gibiydi yani gayrimüslimlerin çok yaşadığı bir yerdi. […] Şivelerinden, konuşmalarından anlayabilirdiniz. Sonra gittiler, şimdi çok farklı bir Bağdat Caddesi var. Hem sınıfsal olarak hem de etnik köken olarak epey farklıydı karşı karşıya gelenler. Bir korku da sezdim ben o insanlarda, tabii İstanbul 6-7 Eylül’ü yaşamış, ondan bir 15 sene evvel ve İstiklal Caddesi’nde büyük bir yağma olmuş, adalarda böyle şeyler olmuş. O zaman çocuktum, Maltepe’den milletin korsan gibi takalara binip [adalara] gittiğini hatırlarım. […] İki olayın arasındaki farkı anlatmak da bence ilginç, onu belki vurgulamakta yarar var. Birinci hareket, özellikle azınlıklara karşı yapılan bir hareket, onları kaçırmayı ve mülksüzleştirip o mülkün üstüne oturmayı düşünen bir hareket. 1955’teki, 6-7 Eylül olaylarından söz ediyorum. Özel Harp Dairesi’nin örgütlediği. Sabri Yirmibeşoğlu ne kadar da başarılı bir hareket olduğunu falan anlattı. O anlamda da amacına ulaşmış. Rumların büyük bir kısmının Türkiye’den kaçmasına yol açtı, peyderpey… 60’larda, 70’lerde yaşananları da eklersen, adada inmiş yirmi aileye. Benim çocukluğumda burası, [Büyükada] Rum adasıydı, diğer adalar nasıl Musevilerin, Ermenilerin oturduğu adalarsa, bura da öyle ama özellikle Rum adası. Şimdi onlar Atina’da falan oturuyorlar, onların çocukları turist olarak geliyorlar buraya. […] Türkiye’de 20. ulus devleti, bir yandan da burjuvaziyi Ermeni’yi mülksüzleştirerek, Rum’u, Musevi’yi kaçırarak yaratıyorsun… O zincirin bir parçasıydı ki, 1912’den başlar… Cumhuriyetten önce başlar. Trakya’da ve Ege’de… Trakya’da Musevilere, Ege’de de Rumlara karşı Celal Bayar’ın da çeteci olarak katıldığı hareketler vardır, İttihat Terakki döneminde. Planlanmış bir hareket. Makedonya’dan, Kırım’dan kaçanlar, Balkan bozgunundan gelenler burada bir ulus devlet yaratmak istiyorlar, Türk ve Müslüman kimliği üzerine. Adamları kaçırıyorlar. Bunun içinde 1915 de var daha sonraki bir sürü olay da var. ‘55 de onlardan bir parça. Kıyaslama nedenim şunun için: Örgütlü bir hareket. Ve terör! Ve belli bir anlayışta burjuvaziye karşı estirilen ama hangi burjuvaziye, gayrimüslim burjuvaziye karşı estirilen bir terörün parçası ‘55 hareketi. DİSK hareketi ise sınıfsal bir hareket. Ve bir amacı olan bir hareket. ‘55’i ben çocuk olarak hatırlarım o yağmacılığı, çapulculuğu, ertesi günkü gazetelerden… Maltepe’den de insanların gittiğini hatırlarım. Burada yaratılan çok korkunç şeyler var, Büyükada’da. Yağmacılık, çapulculuk olayları var. 15-16 Haziran hareketi ise amacını bilen… Bir yerde bir sınıf hareketi, bir yerde burjuvaziye karşı… Ama hakkını savunmak için yapılmış [bir hareket]. En ufak bir çapulculuk olayı olmamıştır, yağmacılık olayı hiç bir şekilde olmamıştır.

Ama hep o korkuyu ben insanların gözlerinde görüyordum. Apartmanlardaki insanların ya da pastane sahiplerinin gözlerinde görüyordum. Özellikle girerler, yağmalarlar korkusundan o adamlar… Bir pastanenin önünden geçiyorsan CocaCola’ları çıkartmış veriyorlar, dayanışma amaçlı, su veriyorlar… Ama [zaten] işçiler, onu vermeseler de geçip gidecekler. O insanların amacı, o yürüyüş kolunun amacı Kadıköy’e gitmek, Kadıköy’den de karşıya geçmek, birleşmek. Sınıf hareketinin… Değişik kollardan gelen İstanbul’un iki kıtasından gelen yürüyüş kollarının birleşip ortaya bir sınıf hareketi koyması. Katiyen, yolunun geçtiği çevre halkına en ufak bir şiddet, terör uygulamak yok ya da yağmacılık, çapulculuk yok. Bu hep o [semt halkının] kafasında olan bir şey. ‘55’ten kalan korku.

Şunu kıyaslıyorum: Bizim devletin yönettiği bir kitle hareketiyle, 6-7 Eylül olayı gibi, bizim sınıf hareketimiz olarak DİSK’in yönettiği [kitle hareketi]… İki hareketi kıyaslamaktan bir yarar gördüm de onun için anlattım bunu.

“Domuzdan bir kıl koparmak evladır…”

Anekdot deyince, hiç unutmadığım bir insan vardı o hareketin içinde. Çok sıcak da bir gündü 16 Haziran. Yaz sıcağı, sanki temmuzun, ağustosun sıcağı gibi. Kavruluyor insanlar. Tabii birileri su verince de içiyorsun. Çok dostça, bir bayram havasında giden bir hareketti, Kurbağalıdere’ye kadar. Orada, […] kısa boylu, tıknaz, çizsen bir işçiyi tam öyle çizersin, sağlam yapılı ama bize göre de yaşlı [bir adam]… Kirli paslı, fabrikadan tulumuyla çıkmış [gelmiş] tezgahının başından elini bile silememiş üstübüyle falan, temizleyememiş. Herhalde 50 yaşlarında bir işçiydi. Bıyıklı, esmer, doğulu tipli bir adamdı. Birden fırlayıverdi. Hayatında ilk defa Bağdat Caddesi’ni görüyor da olabilir ya da bir defa çocuklarıyla geçmişse geçmiştir. Yani hiç bir zaman oradan yolu geçmeyecek birisi. Birden ok gibi fırladı adam, hayret içinde kaldık. Herkes de dikkatli, aman sağdan soldan bir şey olmasın diye, talan olmasın diye. Zaten yapan yok da dikkatliyiz etrafa, olursa uyaralım diye. Adam köşklerden birinin bahçesine daldı. Gözden de kaybettik, yürüyüş de akıyor. Sonra gene [yanımıza] geldi, yarenlik ediyoruz, burasına [yakasına] kırmızı bir gül takmış, tulumuna nasıl iliştirdiyse. Buraya takmış… Ama nasıl mutlu, nasıl gözleri parlıyor. O adamın talanı o işte. Oradan bir gül almış. Orada bir laf etti, çok güzel bir laftı. Tipik bir laftı ve onu orada etti, “Domuzdan bir kıl koparmak evladır” dedi. İşte o da bir sınıf bilinci. Ama ondan fazlasını yapmaması gerektiğini çok iyi bilen bir insan. Ama bir gülü de alıyor. Bir daha o bahçeden ne bir gül alır ne de oradan yolu geçer ama o an orada o gülü aldı, taktı yakasına. Hiç unutmadığım bir anıdır. Benim için en canlı anı budur. Bir de Kurbağalıdere tabii, unutulmaz.

15-16 Haziran 1970’ten 1976 DGM Direnişi’ne… 1 Mayıs 1977’ye…

Neyse. Gene öyle güle oynaya yürüyüş kolu devam etti. Tabii, tahmin ediyoruz, bunlar [bizi] Kadıköy’e sokmaz. Hiç ortada polis yok, asker yok ama. […] Hiç müdahale olmadı fakat bekliyorsun. Ortadan bütün polisi çekip, toz olup da, sen ne yaparsan yap diye meydanı bırakmazlar. Bunu ne o zaman yaptılar ne de sonra. Bir yerde çıkacak bunlar karşına, bekliyorsun. Bunu tahmin ettik tabii, Kadıköy’e sokmayacaklar. Bir direniş varsa bir [karşı] cephe olacak. Orada, benim İstanbul Dev Genç takımından tanıdığım insanlar vardı. Mesela, Mustafa Zülkadiroğlu. Olan bir hareket var ve ben nasıl katılmışsam onlar da [öyle] katılmış. Onun heyecanını coşkusunu yaşıyor ve orada kendine göre ajitasyon yapıyorlar. Sınıf hareketiyle, “Bağımsız Türkiye” sloganı çok birbirine uyuşmaz, bence. Yani, “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi!” Bu bir sınıf hareketi. Olabilir yani, Türkiye’de [sınıf hareketi] son tahlilde ABD’ye [karşı mücadele] ile de ilişkili ama daha tipik, MDD’ye uygun sloganlar atan, o zamanın gençleri… “Yaşasın bağımsız Türkiye!” Bu şekilde bilinç vermeye [yönelik] atılan sloganlar, dışarıdan gelmiş, hesapça slogan atıp orada propaganda, ajitasyon yapıyor ama harekete çok uyan şeyler değil bunlar. Sınıf hareketi o, bir daha da öyle bir şey olmadı Türkiye’de o çapta. DİSK’in ‘77’de grevi vardı ama o başka bir olay. DGM Direnişi. DGM Direnişi’ni de bilirim, o dönem DİSK’teydim ’76, ‘77’de ama bu [15-16 Haziran] başka bir şeydi. Nasıl Gezi olayı bir tepe noktadır… Fakat artık 21. Yüzyılın hareketi diyelim buna, 15-16 Haziran da Türkiye’de 20. Yüzyılın en tepe nokta hareketlerinden biridir, en azından. Belki de en tepe nokta hareketidir. Başka neyi onun yanına koyabiliriz bilemiyorum, açıkçası. 1 Mayıs [1977] de başka anlamlarda çok önemli bir hareket ama 16 Haziran tepe noktasıdır Türkiye’deki sınıf hareketinin. 16 Haziran yükselişin hareketidir, tepe noktadır ama ondan sonra inişe geçmiştir ’77 1 Mayısı’yla.

Şafak: Ben de aynı kanaatteyim. Büyük Grev 1977’de de yazdım. ’76 DGM Direnişi’yle birlikte, ’77 1 Mayısı ve Büyük Grev’le birlikte… Zirveden düşüş başlıyor. […]15-16 Haziran tepe noktası, ’76 DGM Direnişi ile ’77 1 Mayısı ve hemen ardından Büyük Grev iki omuz başı sanki.

Erdumlu: Evet. ‘78’de her şeye rağmen bir şey oldu ama bu, hani Eylül havasıydı, güzel, pastırma yazı denir ya, öyle bir şeydi. Bunların iniş, çıkış olmasında… Okumuşsunuzdur 1 Mayıs derlemesini, karşı tarafın da çok ciddi [müdahaleleri] var. Herifler de boş durmuyorlar. Onlar ne yaptığını iyi biliyor, biz o kadar iyi de bilmiyoruz, daha doğrusu ne kadar bildiğimiz çok şüpheli. Herif vurmaz mı o harekete? Görmüyor mı onlar? Hızlı yükseliş, DİSK’in oluşumu 60’lı yıllar, ’70 çok önemli bir sıçrama, ’76, ’77… Müdahale ediyor tabii adam. Bir de soğuk savaş var, soğuk savaşı pek ciddiye de almıyorduk ama adam burada ciddi savaş veriyor. Bu adımları Sovyetler Birliği’nin Türkiye’de etkisinin artması olarak görüyor bir yerde. Tabii, Türkiye’de de bir sınıf hareketi mutlaka gelişiyor ve onun müttefiki ve ona karşı herif hamle yapıyor. Kimler? CIA. […] Bir de dünyada ciddi Sovyet-Çin çatışması vardı o zaman. Türkiye’ye 1 Mayıs’ta biraz yansıdı ama onun önünde arkasında Vietnam, Kamboçya, Pol Pot olayı, Vietnam’ın müdahalesi, […] Afrika’da ‘70’li yılların sonuna doğru Angola’da Kübalılar’ın ve Sovyetler’in desteğini alan [MPLA] Sovyetlere sempatiyle bakan bir cephe, daha sonra iktidar oldu Angola’da ama karşı cephede UNITA vardı, Çin yanlısı bir cepheydi, Amerika’yla birlikte [hareket eden]. Bunların ne kadar farkındaydık biz? Çok mu farkındaydık? Ne kadar, bunu fark edip de karşı tedbir alabiliyorsun? Karşı tedbir alabilsen o zaman o 1 Mayıs’lara da farklı yaklaşman lazımdı. Çincisi de öyle, Sovyetçisi de öyle, orta yolcusu da… Çok deneyimli kadrolar yoktu Türkiye’de. […] Bir Fransız Komünist Partisi’nin deneyimine sahip değildi TKP. Çincisi de Vietnam’daki ya da Kamboçya’daki Çinci değildi. Orta yolcusu da Latin Amerika’nın [deneyimine] sahip değildi. Olaylara yerinde müdahale edebilecek [gelişmişlikte] değildik. 16 Haziran’da da, daha sonraki 12 Mart, 12 Eylül döneminde de zayıflıklar çıktı ortaya, zaaflar çıktı. Niye direnemedik?

“Ateş açın!”

Yürüyüşe dönersek… Sonunda beklenen oldu. Kenan Evren’in ismini verdikleri bir lise vardı, şimdi herhalde kaldırmışlardır, ne utanç verici bir şey… Tam o lisenin önüdür adamların beklediği yer, ileriye geçirmeyeceğiz dediği yer orasıdır.

Şafak: Kurbağalıdere.

Erdumlu: Kurbağalıdere, evet. O yol düz gelir, lisenin önünde bayağı geniştir, sonra daralır. Bağdat Caddesi’nin en geniş yerlerinden biridir orası, sonra daralır şişe ağzı gibi ve kıvrılır Yoğurtçu Parkı’nın oradan Altıyol yokuşunu çıkmaya başlar. Yolun daraldığı yerde bekliyorlardı. […] Orayı tutmuşlar, oradan geçirmeyecekler.

Şafak: Polis mi, asker mi?

Erdumlu: Polisti.

Şafak: Frukolar mı?

Erdumlu: Frukolardı, evet. Sonradan asker de gelmiş olabilir, tabii hafızadaki yanılma payını da katarak ama bize ateş açan polisti.   O noktada daha… Asker sonradan gelmiş olabilir. Şöyle oldu olay: Bayağı kalabalık bir kitle ve ellerde de en fazla sopalar falan vardı. […] Başka da bir şey yoktu. Göğüs göğüse geldik… O zaman biber gazı, bilmem ne yok, göğüs göğüse geliyorsun ister istemez adamlarla. Onlarda da jop vardı bir de tabanca vardı bellerinde. Fiziki güçte biz onları dağıtabilecek durumdaydık ve öyle de oldu. Yüz yüze gelince, bayağı göğüs göğüse kavga […] oldu. Sen ne yapıp yapıp geçmek istiyorsun, o da ne yapıp yapıp durdurmak istiyor. Fiziki güce gelince iş, arkası çok kalabalık yürüyüş kolunun, baş [taraf] da çok kararlı… […] Göğüs göğüse geldiğimizi hatırlıyorum heriflerle. Dağıldılar, geriye çekildiler. İşte, orada bir emir geldi bunlara. Daha sonra telsiz kayıtlarında falan sanıyorum çıkıyor, ateş emri geliyor bunlara. İlk göğüs göğüse gelindiğinde ateş yok.

Şafak: Coplarla…

Erdumlu: Coplarla. Kalkan, cop, neyse herifin kullanabildiği… Sen de yumruklaşıyorsun. [Bende] sopa falan yoktu ama itişip kakıştığımı hatırlıyorum. Sopası olan da sopayla vurmuştur. Başka ne yapacaksın? Gelip de sana cop sallıyor. Sen de ona sopayla vurmuşsundur. Bende yoktu sopa ama o göğüs göğüse gelmede biz dağıttık, çekildiler geriye. Arayı açtılar. […] Biz[im] de bir süre, bunları yarıp da geçmek durumu[muz] olmadı, araya bir boşluk girdi. Gazetelere düşen [bilgi]: O ilk çatışmadan sonra ateş açın diye emir geliyor bunlara. Ve bir daha bunlara yüklenirken, taradılar o zaman. Ölüm orada oldu. Ölüm orada oldu. Bir linç olayından da bahsedilir. Onu bilmiyorum. […] Ama orada düşen oldu. […] İnanılmaz. Hiç unutmadığım bir şey. Ateş açılıp da, birileri yere düşüp de [kargaşa] olunca… Geriye dönüp anlatacağım, ateş açıldığı anı sonra anlatacağım. Cengiz’le karşılaştık, Hakkı’yla… Tabii o an birbirimizi kaybetmiştik ateş altında, orada ateşi yiyince bir duraklama oldu, dağılma olmadı ama bir duraklama oldu. Sonra Cengiz’le karşılaştık, tabii sarıldık birbirimize, çok sevindik, sen de sağlamsın falan diye. Baktı bana, “Sen yaralısın” dedi. “Yok” dedim, “bir şeyim yok.” Gömleğime bakıyor. Gömleğimde fışkırmış kan var, böyle puantiye gibi olmuş. Kan lekeleri var, bayağı hemen hemen eşit bir şekilde üstüme dağılmış. […] O zaman fark ettim. O ateş açtıklarımda, yanımda bir çocuk düştü. Biraz 1 Mayıs [1977] gibi, böyle bir olayı bir de ben daha sonra orada yaşadım. Ölen çocuklardan, Uzel’lilerden biri yakınımda vuruldu, onu taşıdık. Benzer bir olay da orada oldu. [Kurbağalıdere’de polis ateş açtığında kalabalığın üzerine] bir çocuk düştü yere, fakat tulumlu fabrika işçisi değildi, çok genç bir çocuktu. Dışardan – ben nasıl katıldıysam – katılmış bir çocuk. Ama benden de genç, ben o zaman 25, 26 yaşındaysam o, liseli filan gibi bir çocuktu, heyecanla katılmış olaya. […] İskambil kağıdı nasıl düşer anında yere, [öyle düştü]. Bazen bir yerine kurşun girer sıcağına fark etmezsin bile… Ölmedi çocuk. Düştü. Onu bir iki işçiyle beraber bir arabaya bindirdik yolladık oradan biz. Yan sokaklar vardır orada Kalamış’a doğru, Kızıltoprak’ın alt tarafına inen, o sokaklardan birinin içinden bir arabayla hastaneye yolladık. Muhtemelen Haydarpaşa’ya gitmiştir. Daha sonra – bu belki kayıtlardan çıkar, o günün kayıtları varsa, ismi – bir çocuğun felç olduğunu [okudum]. Bel kemiğine kurşun girmiş çocuğun, felç yapmış. Muhtemelen [oydu], çünkü genç bir çocuktu, lise talebesi [yaşlarında] bir çocuk. Gazeteden okuduğum bu, çocuğu tanımıyorum, tesadüfen o Uzel’li işçi gibi o anda karşılaştığım bir çocuk. Oradaki ateşte ölenlerden başka, birinin de bel kemiğine giren kurşunla yaralandığını [okudum], düşen çocuk o olabilir, Nedim isimli bir çocuk. Ölenlerden biri değildi [o çocuk], çünkü ölenler iki işçiydi. […] O kurşun girdiği anda, nasıl bir açıdan geldiyse üstüme sıçramış çocuğun kanı. Mavi bir gömleğim vardı, açık mavi, o bayağı kan olmuştu […]. O gömleği çok uzun süre de sakladım. Orada galiba Hakkı’nın mı, birisinin de ayakkabısının biri de kaybolmuştu. […] Hem üstüm başım [kan] hem bir ayakkabı yok, dedik ki, böyle devam etmeyelim. Devam eden etti ama ben oradan daha ileriye gitmedim.

16 Haziran akşamı Kadıköy…

Kadıköy’e iki saat kadar sonra indik üstümüzü başımızı değiştirip… Dedik ki, böyle gitmeyelim. Tesadüf, tamamen tesadüf, benim o dönem eşim olan Tülay’ın [Tat] – THKP-C davasında da yargılandı, daha sonraki senenin tutuklamalarında tutuklanmıştı bize yardım ettiği için –babasının Feneryolu’nda evi vardı. O zaman işsizdim, Tülay anne ve babasının yanında kalıyordu, Feneryolu’nda. Oraya yürüyüş mesafesinde olan bir evdir, Feneryolu’yla deniz arasında Eflatun Sokak’ta. “Oraya gidelim” dedim. Oraya gittik, orada üstümüzü başımızı değiştirdik, biraz kendimize geldik. Tekrar çıktık evden bir, bir buçuk saat sonra ve yürüyerek Kadıköy’e indik. Biz Kadıköy’e indiğimizde Kadıköy bayağı tarumar olmuştu, tabii hiç bir şekilde yağmacılık yoktu ama bir Kadıköy Kaymakamlığı’na girilip çıkılmış. O zamanlar hemen o Kadıköy iskele meydanına bakan Kadıköy Kaymakamlığı vardı orada, […] eski iskeleye bakan şimdiki değil de… Eski iskeleyi bilir misin? Şimdi ada vapurlarının uğradığı iskele. İskele meydanının arka tarafında Kadıköy Kaymakamlığı vardı, yanında da Postane vardır, Kadıköy çarşısının altında kalır orası. Oraya girilmiş, işgal edilmiş, o tip olaylar olmuş biz gidene kadar. Fakat dinmişti hareket. Tabii, esas amaç orada kalmak değil oradan karşıya geçmek. Ama hem vapur seferleri yoktu hem de köprüler falan da açılmıştı o an için. […] Galata Köprüsü, Unkapanı Köprüsü […] açılmıştı. Sirkeci tarafından gelenler de geçememişler Karaköy’e. Bu gelen kitle de, artık kaç kişi geldiyse bu Yoğurtçu Parkı’nın [önünden], Kurbağalıdere’de olan olaydan sonra, onlar da sanıyorum geçememişler karşıya. Ama Kadıköy’deki kalabalık kendini gösteriyordu. Ama Kadıköy’de ayrıca çatışma olduğunu sanmıyorum. Münferit, polisle karşı karşıya gelmeler olmuştur ama büyük olay, ölüm olayları Kurbağalıdere’de oldu. […] O akşam biz Tülay’ı da aldık yanımıza, evden Tülay da geldi bizimle Kadıköy’e. Bir saatten sonra, artık motorla mı, oradan gene o Ortaköy’deki eve geçtik, Hakkı Zapçı’nın evine. O gece orada kaldık, tabii çok mutlu bir gece oldu. Ve anında sıkıyönetim de geldi. Hakikaten yaşanacak bir olaydı, nasıl Gezi öyle bir olaysa bu da öyle bir olaydı. […] Benim doğrudan doğruya olayla ilgili anlatabileceklerim bunlar, anekdotlar olarak.

Kendiliğinden bir hareket değildi.

Şafak: 15-16 Haziran bir saf/pür sınıf hareketi. Ve kendiliğinden bir hareket de olmadığını biliyoruz, DİSK’in bu yöndeki hazırlık toplantılarının detaylarını da biliyoruz.

Erdumlu: Kesinlikle örgütlü bir hareket. Örgütlü derken, bu siyasal düzeyde olmayabilir. Bunu o dönem DİSK’in merkezinin dışında kotaracak Türkiye’de bir [siyasi yapı] yoktu, ayrıca. Türkiye’de [sendikalarla sol siyasi örgütler arasında] mesela Fransa’daki CGT ile Fransız Komünist Partisi’nin ilişkisi gibi, bu düzeyde bir ilişki olmadığını o dönemde, söyleyebilirim. Bizim tarafımızdan böyle bir etki olmadığından eminim. TKP açısından da… O dönem TKP’nin gücü neydi Türkiye’de? Tartışılır.

Şafak:
Hiç yoktu. 1976’da Türkiye’deki TKP üyesi sayısının 50’den az olduğu açık olarak biliniyor. Açıklandı, TKP’nin 70’lerde Türkiye’deki tek politbüro üyesi tarafından ki, TKP’nin Türkiye içindeki birinci adamıdır o dönemde. Biliyorsunuz TKP’nin ’51 tevkifatından sonra Türkiye’deki varlığı ya da örgütlenmesi diyelim, ’73 Atılımı olarak bilinen ve esas olarak da 1976’dan sonra sonuçlarını veren bir süreçtir. 1970 ‘te TKP’nin Türkiye işçi sınıfı ve sendika hareketi üzerindeki etkisinden söz etmek mümkün değil.


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

umut
[umut yarın]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 12.09.2013
İleti Sayısı: 3.226
Şehir: Gizli
Durum: üye uzaklaştırılmış

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 15.06.2015- 11:08
Alıntı yaparak cevapla  


Erdumlu: 1976’da 50 kişi! Efsaneyle gerçek o kadar farklı ki birbirinden. Olayı ‘70’e çektiğinizde belki de hiç yoktu. Bir Bizim Radyo vardı, bir haber iletecek kadar adamları vardı. 1975’ten sonra DİSK’e İbrahim Güzelce’nin gelmesinin ardından, Aydın Meriç girdi, Memet Ertürk’ü devşirdiler. Sıtkı Coşkun vardı ve bir uzman ekibi vardı, DİSK’te ve Maden-İş’te. […]

15-16 Haziran’a dönelim. Şunu söylemek istiyorum: Türkiye’de o hareketi yönetebilecek bir siyasi yapı yoktu, varsa bile gücü yetmezdi. O işi planlayanlar, Kemal Türkler’dir, Rıza Kuas’tır… Ama esas adam Kemal Türkler’dir orada, kesinlikle eminim. Kemal Sülker bir politik komiser değildi, o memur gibi… Çevresi, ilişkileri, biraz da bilgisi… Sosyal hareketi biraz tanıyan bir adam. Kemal Türkler’in beyninin kıvrımlarında şekillenmiştir, bana sorarsan. […] Kemal Türkler çok nevi şahsına münhasır bir adamdı. Benim [DİSK’e girişim]… Beni [DİSK’e] almak istiyorsa bu adam, alıyordu. TKP’ye rağmen. Zaten öyle olmuştur. [,,,] Yani,   [15-16 Haziran’a dönersek], Rıza Kuas olabilir, Kemal Nebioğlu biraz, olabilir. Yani DİSK’in yürütme kuruludur o işi örgütleyen. En başta Kemal Türkler’dir. Benim yorumum bu.

Şafak: Hareketin nasıl örgütlendiği yazıldı, Kemal Sülker de yazdı, gün gün, yapılan toplantılara kadar.

Erdumlu: Öyle olmuştur, toplantılarda… Ama önceden kavram olarak birilerinin kafasında olması lazım, toplantıya onu getirip orada kabul ettiren de bir kurmay heyeti olması lazım. Bu da… En başta Kemal Türkler’dir.

Şafak: Evet. Mutlaka öyledir.

Erdumlu: Ama o bu işi yaparken güvendiği birkaç baştemsilciye konuşmuştur. Biraz onun nabız yoklamasını yapıp, […] birileriyle konuşmuştur. Ama kavram oluştuysa Kemal Türkler’de oluşmuştur gibi geliyor bana.

Şafak: Fakat hareket bir tipik sendika tarafından yönetilen bir hareket gibi de olmamış, hani kol kola girersin, görevliler olur pazubantlı, hareketin güvenliğini sağlarsın… Pek öyle olmamış. Belki bu şekilde başlatmak istemişler ama hareket, olay DİSK’i de aşmış. Yani çığırından çıkmış.

Erdumlu: Politik bir çekirdek olmadığı için hakikaten orada inisiyatif fabrikaların içindeki temsilcilerde ya da fiili önderlerde. Mesela Kartal’dan geliyor yürüyüş kolu, binlerce kişi var. Orada kim kimi dinleyecek? Bir politik [partinin/grubun] öncülüğü yok. Orada kim etkinse… Orada pekala, “Şuraya gitmeyelim de buraya gidelim” diyebilecek adamlar var. Biz [Kurbağalıdere’de] biraz dağıldık o çatışmadan sonra, birileri diyor ki, “Devam edelim” birileri de bakıyor, şok olmuş. Devam edelim diyenler de orada sadece kendi inisiyatifiyle diyor olabilir ya da bir planın parçası olarak da diyebilir. Ama sonunda o inisiyatif, o irade grubun büyük bir kısmına hakim oluyor ve devam ediyor yoluna, bir kısmı da “Yok” diyor, “ben buradan daha ileriye gitmem.” O irade sendikal düzeyde bir iradeydi. […] Mesela Gezi olayıyla, çok örgütlü diyelim ki Fransız Komünist Partisi’nin ya da Vietnam Komünist Partisi’nin örgütlü [eylemini] iki uca koysak, aralarda bir yerde kalır, ikisinin arasında bir yerde kalır [15-16 Haziran].

Şafak: 15-16 Haziran’ın tarihsel önemi nerede sence?

15-16 Haziran bir anda olmadı, tıpkı Gezi hareketi gibi…

Erdumlu: Önemi ister tırnak içinde diyeyim, ister tırnak içinde değil diyeyim, sol açısından önemi var. Çünkü Türkiye’de, ciddi olarak, “İşçi sınıfı var mı, yok mu?” bu tartışılıyordu. İşçi sınıfı için ideolojik öncülük olur, politik öncü yani böyle Küba tipi, aydınlardan çıkar ya da kırsal alan [asıldır], işçi sınıfının fiili öncülüğü söz konusu değildir… Bu teorileri herkes yapıyordu. Bunu Mihri Belli de, Mahir Çayan da yapıyordu… Bir sürü insan yapıyordu. Daha sınıf kavramıyla konuşan o günün Türkiyesi’nde bir Doktor Hikmet Kıvılcımlı vardı. Sınıf olayına yakın. Ama, Doktor Hikmet Kıvılcımlı da şaşırmıştır herhalde, 15 Haziran günü. […] Ama şunu da söyleyeyim: Nasıl Gezi bir günde olmadı, onun öncesinde bir Hrant [Dink] olayı vardı, hayvan hakları için, çevre için yapılan yürüyüşler vardı İstanbul’da. Hrant olayından çok etkilendi Türkiye. “Türkiye’de bir şeyler oluyor!” Bu çok önemli tarihi bir olaydır. Hrant Dink yürüyüşü, çok büyük bir yürüyüştü. Biz adada biraz kedilerle, köpeklerle iç içeyiz, doğaya yakınsın, ormanı var, kedilerin, köpeklerin, kirpilerin, ateş böceklerinin yaşayabildiği bir ortam. Dedik ki, “Bir hayvan hakları yürüyüşü olacak gidelim ona.” Zaten bu tip dernekler örgütlüyordu bunu. Gittiğimde şaşırdım İstiklal Caddesi’ne. Çünkü 30, 40 bin kişi gelmişti. Bu tip birikimler sonunda bir Gezi olayını çıkardı. Çok büyük bir [olaydı]. Bir anda olmadı ama. 15-16 Haziran da dikkat edersen, o da bir anda olmadı. Çok ciddi, DİSK’in örgütlenme sürecinde Kavel’den bu yana bir dizi direnişler… İstanbul’da oldu, dışında oldu. Ereğli’de de bir sınıf hareketi vardı. Ama, böyle bütün bu ufak ufak derelerin akıp da… Sonunda Bağdat Caddesi’nden gürül gürül akan büyük olayın ne zaman olacağını bilemiyorsun. Gezi’nin geleceği de belki belliydi. Dışarıdan baktığında, böyle bir şey olacak, bu kadar baskıya [karşı]. Kültürel, hem toplumsal hem siyasi müthiş bir baskı var ve toplum bir yerde kaldırmıyor. Ne zaman olacağı bekli, değildi ama zaman meselesiydi. Bir şey çıkacaktı Türkiye’de. Tek tek onu ezdi, bunu ezdi, 1 Mayıs’ı ezdi, Kemalistleri ezdi… Buna karşı durmanın bir yolu var: Hep beraber… Bir örgüt kurmaya gerek yok bunu yapmak için. İnsanın bilinci, mantığı bunu söylüyor: Hep beraber buna karşı direnebiliriz! 16 Haziran’da da çok ciddi, gelişen bir sınıf hareketi var fakat ciddi de herif tehdit ediyor: Seni yok etmek istiyor. Sendikalar Kanunu’yla. Buna bir direnecek bu insanlar ve artık o deneyimi elde etmiş, Demir Döküm’de, Sungurlar’da, Singer’de, Kavel’de. Artık bir yere gelmiş, “Ben varım!” diyor. Türkiye’de de sol güçleniyor. Türkiye İşçi Partisi çıkmış. Zaten DİSK’in başındakiler Türkiye İşçi Partisi’yle iç içe, kendilerini sosyalist olarak adlandıran insanlar. Bir kere buna bir direnecek bu insanlar. Yani [aslında] şaşırmak tuhaf buna. Ama şaşırmıştık. Çünkü neydi bizim solumuz? Sınıf hareketinden çok kopuk ve genellikle bu baştan İttihatçıların daha sonra Kemalistlerin hegemonyası altında bir sol var. Ama eninde sonunda o onu oyuna getirir, manipüle eder, darbe ortamı hazırlar. […] Yani [sol], çok güçlü bir sınıf hareketine [dayanarak] toplumda hegemonya kurabilmiş, etkili olabilmiş bir sol değil. Türkiye’yi bölge olarak düşün, etrafında darbeler oluyor, Baasçılar Irak’ta geliyor, Suriye’de geliyor, Kaddafi çıkıyor, Sudan’da bilmem kim geliyor. Hep o mantıkla bakıyoruz. Nasıl 20. Yüzyıl biter, 21. Yüzyılı kavrayamayız biz. Gezi hareketi de birden bire nereden çıktı gibi olur. O anlamda, hala Kemalizmin etkisi olan asker, sivil, aydın zümrenin darbe yapacağını bekleyen bir sol, onun teorisyenleri Mihri Belli’si, Doğu Perinçek’i, hatta bizim gibi daha radikal gözükenleri birden bire nereden çıktığını pek anlayamıyorlar böyle bir hareketin. Halbuki, iyi baksan bu toplumda, 60’lı, 70’li yıllarda İstanbul’da, İzmir’de bir sınıf hareketi gelişiyor. Kırdan şehire bir akın oluyor, […] yavaş yavaş değişiyor insanlar o süreç içinde. Bu değişimi Lütfü Akat’ın filmleri de anlatır. Yavaş yavaş sınıf hareketi çıkıyor bir yerlerde ortaya. Direnişler olarak çıkıyor, işgaller olarak çıkıyor. Bu hareket gözlense çok iyi [sonuçlar] çıkar. Ama bunu hiç kimse yapmadı. Mesela, daha sonra TKP’nin merkezine gelen kadrolar vardı, Sıtkı Coşkun, Nabi Yağcı, Veysi Sarısözen… Bunlar bu işe daha yakın kişiler olmuşlardır. Bunun hakkını vermek lazım. Tabii, ilçe düzeyinde örgütlendiler, Türkiye’de bütün bir sınıf hareketini örgütleyen insanlar değil ama bu etkinlikleri daha sonra onlara TKP’de bir iktidar getirmiştir.

Şafak: TKP’nin sınıf hareketi içinde güç kazanmasının gerisindeki en önemli faktör, Sovyetler Birliği’nin desteği, yanında olması. Eskiden beri, ta kuruluşundan beri Sovyetler Birliği ile yakınlığı, bir Parti geleneğinin olması. Gizli olması ki bu da bir çekim yaratmıştır…

Erdumlu: Tabii bunların da payı var. Bir boşluk var, onu en iyi doldurmaya aday olan TKP. Ama doldururken de maalesef […] kolaycılığa kaçıyor. O dönemde sol içinde “goşizm” denen bir olay [var]. […] O dönemde “barış içinde bir arada yaşama” doktrini gelişiyor. O bakışla, mesela Latin Amerika’daki gerilla hareketlerine yaklaşımı var. Bu gençlik ayaklanmalarına, bu Avrupa’daki ‘68’e bakışı var. Onların karşılığı Türkiye’de de goşistler var. [TKP çizgisi] hemen kategorize ediyor, o kötü. Türkiye’de kendisi bir yol arayıp, da el yordamıyla bir şeyleri yakalamaya çalışan akımlar var. Sen yoksun. Türkiye’de de bir şeyler evriliyor. Bu öğrenci hareketlerinin içinde olanlar ya da bizim gibi el yordamıyla sınıf hareketini yakalamaya çalışanlar. Bunlar da öğreniyorlar. Yani biz şimdi öğrenmedik mi, 12 Mart olayından? Yıl gelmiş, bilmem kaç yılı TKP çıkıyor ortaya ama o zamana kadar bizim de aramızda ciddi tartışmalar olmuş, çatışmalar, doğrusunu arıyorsun, o noktada bir yerlerde TKP [çıkıyor]. Bunlarla bir bağ kurmaya çalış. Hayır! Hemen, “Sen düşmansın!” Çünkü rakipsin. Tam tersini yap. Belki bir şeyi buradan yakalayacaksın. Çok zayıf bıraktılar, bir araya gelebilecek güçleri bir araya getirmediler.

Şafak: Kendileri de çok deneyimsiz. Nerden bakarsan… Hadi, ‘68’de harekete katılmış olsun bunların hepsi…

Erdumlu: Maalesef bizim öğrenmemiz böyle. Kafamızı duvara vura vura.

Şafak: O dönemde, 4, 5 senelik politik tecrübe.

Erdumlu: 5 senelik… Birden bire sihirbazın çırağı oldu bu iş. Esas kadrolar da yok ortada, hareket burada bizimle yaşıt adamların eline kaldı. Bir de hazmedemeyecekleri büyük bir lokma bu, DİSK var, sendikalar var. “Biz bunu nasıl yönetiriz, elde tutarız?” Buna döndü iş. [Oysa] özümsemeye çalış, ittifaklar kur. Hep CHP’yi gördüler birlikte olunacak [güç olarak], […] ama iş sıkıya gelince… Darbeye kim direnecek? Dev Yol, Kurtuluş… Bunlarla bir şey yapacaksın. Öyle olmadı.

15-16 Haziran ve THKP-C


Şafak: 16 Haziran sizi, direnişten kısa bir süre sonra THKP-C’yi kuracak olan kadroları nasıl etkiledi?

Erdumlu: Şu var: Sen etkilenirsin ama kafanda da bir şablon var senin. Yani iyi kötü Latin Amerika’dan devşirilmiş bir şablon var. Che olayı, Küba modeli var. İstediği kadar o senin gözüne [sokarak], “Bak, ben de buradayım, varım, koca bir sınıf var burada” desin. Hatta, bizatihi sen de içinde ol bunun.

Bizim hareketin tabii değişik unsurları var, THKP-C’nin. Gerçekten, radikal aydın hareketinin en sivrilmiş noktası. Ve Küba’dan etkilenmiş, Vietnam’dan etkilenmiş. Ve, Sovyetik bir ayaklanma[ya] değil ama işçi sınıfının ideolojik öncülüğünde aydın grubunun Küba’da […] ya da o zaman Latin Amerika’nın başka ülkelerinde denediği gibi [bir mücadeleye inanan]. Çoğu başarısız olmuştu onların Küba dışındakilerin, başarı da 1979’da Nikaragua’yla geldi. O modeli, daha sonra doğrulayan bir gelişme olmadı, Küba modeli tek kaldı ama Küba modelinin tek kalıp daha sonra başarısızlıkları da görüldüğü halde, [Régis] Debray’ın meşhur kitabı vardır, […] Mahir’le falan baktığımız bir kitaptı, Devrimde Devrim diye bir kitabı vardı – şimdi Debray çok değişik bir noktada o ayrı mesele – [Debray] o kitapta başarısız bir [hareketten] hala bir model üretmeye çalışır. Bu fokoculuk denilen modeli, üretmeye çalışır. Hala, bir öncünün kırsal alanda üs kurarak, onu yayarak oradan devrime [yürüyeceğini] savunmaya çalışır o kitapta Debray, Küba modelinden hareketle. Bundan da etkilenen mesela Siyasal Bilgiler’de, Orta Doğu’da ya da İstanbul Teknik’te öğrenci kökenli aydın bir çekirdek var. Bu işin bir yanı. […] Aslında başarısızlığı da belli. Küba aynen tekrarlanmadı. Hiç beklenmeyen bir ülkede, o da kendi tarihi koşullarında, kendi tarihi gelenekleriyle Sandinist Cephe tarafından tekrarlandı ama Küba’yı örnek alarak yapmadılar. [Cesar Augusto] Sandino’nun Meksika devriminden elde etiği ve kendi içinde çok ayağı yere basan bir mücadelenin üstüne oturdu Sandinist Cephe. […] Bizimle farkları vardı. Türkiye’deki General Mustafa Kemal’le Nikaragua’daki General Sandino birbirinden çok farklı. Biri İttihatçılıktan gelen bir Osmanlılıktan, diğeri ise Meksika devrimine katılmış, anarşistlerden etkilenmiş, Trokistlerden etkilenmiş ve fiilen oradaki ihtilalci hareketin içinde bulunmuş bir general, Sandino. Latin Amerika geleneği… O ülkelerin hepsinde bir ihtilalci öz var. Ama Türkiye’de Jön Türklükten, İttihatçılıktan gelen bir harekete eklemlenen sol hareketten çok farklı oradaki hareket. Ayağını çok iyi yere basan bir hareket o, bizimki gibi değil. […] Latin Amerika’da çok yaygın bir eğilimdir, Kurtuluş Teolojisi vardır, Liberasyon Teolojisi derler, özünde Katoliklik içinde çok ciddi bir akımdır, devrimci bir akımdır. Şunu iddia ederler: “Özünde İsa’nın anlatımları sosyalizmin temel söylemiyle aynıdır” derler ve çok ciddi bir etkileşim vardır, oranın Marksistleriyle, oranın bu tip devrimci sosyal Hristiyanları arasında. Sandinist Cephe’de bunların ikisi de vardır. Sandinistler iktidar olduğunda birkaç rahip, papaz kabinede yer aldı. Kendisini sosyal Hristiyan ya da devrimci Hristiyan olarak tanımlayan insanlar… Bizde böyle şeyler yok. Biz benzetiyoruz ama esas benzemesi gereken yerlerle hiç alakamız yok. Biz solcu, laik bir hareketten geliyoruz yani din dışı bir Kemalist hareketin türevi olarak ortaya çıkmış, dindarlıkla çok ciddi çelişkisi olan bir sosyal akımın uzantısı olarak çıkmış ortaya Türkiye’de solcular. Jön Türk hareketinden geliyorlar.

Seneler sonra sanıyorum 1979 yılıydı gazetede Orta Amerika’nın küçük bir ülkesinde Sandinist diye adlandırılan devrimci bir hareketin diktatör Somoza’yı devirmek üzere olduğu ve daha sonra da devirdiğini okudum. İlgimi çekti tabii. Yine yıllar sonra 80’lerin başında Ateş Altında diye bir film izledim, bu devrimi anlatan. Türkiye’nin de kendi kişisel hayatımın da dibe vurduğu bir dönemdi. Bir biçimde oraya gitmeye karar verdim. Gitmem bir kaç sene aldı, ama gittim   sonunda. Burada sadece iki konuyu vurgulamak istiyorum. Birincisi Nikaragua’da tanıdığım devrimcilerin bizdekinin aksine dindar insanlarla herhangi bir sorunlarının olmaması ayrıca aralarında da kendileri de dindar olan bir sürü insan olması. İkincisi, Sandinist cephenin çoğulcu yapısı. Bu hareket başladıktan sonra yıllar içinde aralarında ayrılıklar çıkıyor ve üç ayrı hareket oluşuyor. Ancak devrimi gerçekleştirebilmek için bu hareketler yeniden bir araya geliyorlar ve yapılarına uygun olarak kırlarda verilen gerilla mücadelesi, genel grev ve şehirlerde silahlı ayaklanmayı birleştirerek diktatörü devirebiliyorlar. Daha sonra kurdukları devrim yönetim organı da üç hareketten üçer kişinin oluşturduğu bir organ. Benzer bir süreç de çok zorlu bir mücadelenin verildiği komşu ülke El Salvador’da görülüyor. Oradaki “Farabundo Marti” Ulusal Kurtuluş Cephesi de aynı şekilde, farklı ya da birbirinin içinden çıkmış beş hareketten oluşuyor. Bu iki ülkede de bugün seçimle iktidara gelen ve başkan seçtiren hareketler, örneğin bizim AKP’den daha fazla oy alan hareketlerdir.

O dönemde, ‘70’lerin başında yani, Türkiye’de, bir yandan Latin Amerika’dan etkilenme var, Çin’den etkilenme var – Sovyetler’e tabii biz uzağız – hepsinden eklektik bir [model] yaratılmaya çalışılıyor, Mao’nun halk savaşı, Vietnam’ın direnişi, Latin Amerika’nın gerilla savaşı, bunlardan bir eklektizm var tabii. Ama bir yandan da köken olarak kendi ülkenin geleneği var, ondan da hiç kopamıyorsun. Kemalist, darbeci bir gelenek var. Bunlar üst üste biniyor. Bir de bu var! Hemen yanında, sağında, solunda bu iş hazırlanıyor: Darbe oldu, olacak!

Şafak: Böyle büyümüşüz. Kuvayı Milliye… Bu gelenek az çok şekillendiriyor.


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

umut
[umut yarın]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 12.09.2013
İleti Sayısı: 3.226
Şehir: Gizli
Durum: üye uzaklaştırılmış

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 15.06.2015- 11:10
Alıntı yaparak cevapla  


Erdumlu: Böyle büyümüşüz. Buradan eklektizm doğuyor. […] Bu da var, bununla da bir dirsek teması… Tabii bir süre sonra dirsek temasını geçiyor ve senin Kemalist, antiemperyalist diye kendi kendine vehmettiğin güçler, bir bakıyorsun kontrgerillada çıkıyor… Karmakarışık işler. Türkiye’de biz ne kadar diyorsak bu işler olacak diye, aynı 1 Mayıs’a dışarıdan bakıp bunu engelleyelim diyen bir CIA o zaman da vardı Türkiye’de. Onlar da Türkiye’de bir daha bir şey olsun istemiyor. Ne Küba olsun istiyor ne de Kaddafi gelsin istiyor ne de bilmem Peru’daki gibi milliyetçi devrimci subaylar gelsin. Buna müdahale ediyor herif, içine adam sokuyor, toplantı yapıyorlar sol kadrolar Mahir Kaynak da var aralarında. Bilmediğimiz bilmem kaç tane adam da var. […] Bir de böyle kontaklar var. Bir de lider olma, özgün teori üretme var. Bizim o kadrolara, 15-16 Haziran gözüne soksa da kendini, cazip gelmedi. Çünkü kafanda kurmuşsun sen zaten, başka bir şey yapmayı. Mahir’le konuştuğumuzu hatırlıyorum. Harem’de. [Terminalin] üstünde bir gazino vardı, yeşil, ağaçlıklı. Gümrük’ün arkalarında bir yerde. Ne vesileyle gitmişsek, Üsküdar’da otururdu o, ben de Feneryolu’nda. Buluştuk orada, başkaları da vardı yanımızda. 16 Haziran üzerine [konuşuyoruz], ben katılmışım coşkuyla onu anlatıyorum. Mahir, çok net söylüyor ama, “Türkiye’de öyle olmayacak bu iş” diyor. Nereden biliyorsun? Yani Sovyetik ayaklanma tipi bir şey olmayacağını söylüyor.

Şafak: İşçi sınıfının fiili öncülüğünde olmayacak fikri var tabii.

Erdumlu: İşçi sınıfının fiili öncülüğünde olmayacak diyor. Çünkü işçi sınıfının fiili öncülüğünde olsa, o zaman sana bana gerek yok. Mahir’in teorisyenliğine de gerek yok. […] Bizim bütün planları değiştirmemiz lazım o zaman.

Şafak: Bireysel olarak seni 15-16 Haziran etkiledi. Ama ideolojik olarak…

Erdumlu: 15-16 Haziran’ın etkilemesi kaçınılmaz. Ama şunu da söyleyeyim, bizim THKP-C’yi oluşturan kadrolar içinde fiilen işçi sınıfı hareketinden gelen insanlar vardı. Mesela ben Orta Doğu’dayken devrimci gençlik önderi olmuş biri değilim ki. Orta Doğu’ya ‘65’te bitirmişim, tabii o dönemim kitaplarını okumuşum ama fiili pratiğim bir fabrikadaydı. Ereğli Demir Çelik gibi 10 bin kişilik bir fabrikada. O fabrika nasıl greve götürülür? Oraya nasıl DİSK sokulur? Orada nasıl komünist işçi önderi yetiştirilir? Necmettin’le [Giritlioğlu] biz birbirimizi nerede bulduk? Orta Doğu kantininde bulmadık. Siyasal kantininde bulmadık. O fabrikada bulduk. Ya da bir sürü başka adamımızla… Sina Çıladır’la, İbrahim Kalyoncu’yla… Bir de hareketin bu yönü var. Hareketin merkezi maalesef öğrenci kökenliydi. Mesela Ziya Yılmaz değildi de o üç kişiden biri, o merkez komitesindeki, o Ankara’da oluşturulan. Ya da bir Halil Özmen değildi, ben değildim de kimdi? Mahir’di, Yusuf’tu, Münir’di. Bunların hepsi de öğrenci kökenli insanlar. İster istemez o radikalizm, küçük burjuva radikalizmi deyin ya da, onun dünyada aldığı [biçim] çok orijinal devrimci bir çıkışa da yol açıyor. Gerçi Küba’da da Jose Marti var, onların da çok farklı bir geleneği var ciddi bir komünist partileri var, sadece on tane adamın dağa çıkması değil Küba olayı. Bu bakımdan da bizden çok farklı. Türkiye’nin TKP’siyle, Küba Komünist Partisi de birbirinden çok farklı. Onun için onlarda çok farklı süreçler olabiliyor bizde dönüp dolaşıp cuntalar falan çıkıyor her şeyin altından. Hareketin merkezi öğrenci kökenli insanlardan oluşuyordu. Hepsinin yolu da Ereğli’ye, Zonguldak’a düşmüştür ama öyle olmuyor, bu yetmiyor. Gene ağır basan okuduğu kitap oluyor, Lenin’den altını çizdiği satır oluyor, Kastro’dan… Oradan da teoriyi birleştirdiğin zaman sonunda başka bir şey çıkıyor ortaya. Yani, çok ciddi bir sınıf hareketi vardı. Bu sınıf hareketi nasıl etkiledi? Diğer hareketleri, içindeki, onun uzantısı [olan] ben, o, öbürü gibi unsurlarla… Sina Çıladır da THKP-C’nin içindeydi, Necmettin Giritlioğlu da içindeydi, Halil Özmen de içindeydi. Bu kişilerin tavır koyup, “Böyle olmaz” demesini getiren, sınıf hareketinin yarattığı sendeki tecrübedir, bilinçtir. Niye bizim hareket tıkandı bir yerden sonra? Niye Yusuf’la Münir, Mahir’e “Bu iş böyle olmaz” dediler? 12 Mart’tan sonra, Kızıldere sürecine girerken. Çünkü, Türkiye’nin pratiğinde tabii, bir 16 Haziran var, Türkiye’nin pratiğinde Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın […] sınıf hareketini önemsemesi var, sendika hareketine hepimiz girmişiz bir şekilde. Bir şeyler yapmışız. Fiili önder durumuna gelmişiz. Sendika başkanlığı [yapmışız]. Fiilen de bir şeyler örgütlemişiz. İşçi sınıfı içindeki kadrolar. Bunlar tabii etkileyecek bir yerden sonra. En azından bir denge unsuru olacak o edinilen teorilere karşı.

Şafak: THKP-C ne zaman nihayetlendi?

Erdumlu: THKP-C’nin nihayetlenmesi aslında Kızıldere olayıdır. Tabii, orada nihayetlenmesine neden, salt orada askeri olarak on kişinin katledilmesi değil. Doğru, bu da çok önemlidir mutlaka. Ama hareketin kendi içinde çok ciddi iç çatışmalar oldu. Sınıf hareketine rağmen, 15-16 Haziran’a rağmen sen kendi iradenle tamamen bambaşka bir şey yapabilir misin? Şöyle bir teori kurabilir misin: “Emperyalizmin üçüncü bunalım döneminde kitleler pasifize olmuştur. Kitleler ancak aktif gerilla eylemleriyle harekete geçirilebilir.” Bu teoriyi […] belki merkezde olup da yaparsın, böyle bir pratiğe de girersin ama bir süre sonra o hareketin içinde birileri, “Bu nasıl bir teori, bu ülke 16 Haziran’ı yaşamadı mı? Biz fiilen bu sınıf hareketini örgütlemedik mi? Biz bunun içinde kitle çalışması yapmadık mı? Bunun içinden insanlar kazanmadık mı?” diyecekti. Böyle bir teori yani bu başa bu tıraş gitmiyor. Böyle bir pratiğimiz olmasa, yani salt öğrenci kökenli bir hareket olsak, belki bu teori daha uyar, insanların bakışlarına. Daha sonra, 12 Mart sonrası böyle hareketler de çıktı. Acilciler gibi daha dar hareketler de çıktı. Ama bizim pratiğimizin teorisi değildi o. Bizim pratiğimizden, tamam, silahlı mücadeleyi de belki reddetmeyen ama kitle hareketine ve çok yönlü bir mücadeleye belki uygun bir teori çıkabilirdi. […] Kırsal alanda da, sınıf hareketi içinde de örgütlenmek ama onun içinde faşizme, yükselen faşizme ya da gelebilecek bir darbeye icabında direniş de örgütleyebilecek bir [yapılanma] da olabilirdi. Yani o tip bir mücadeleyi esas alan ama hareketin bütününü belirleyici değil, geneldeki sınıf hareketini örgütleyen ama hareketin bir parçasını da belki […]   faşizme karşı, darbeye karşı direnmek için örgütleyen bir süreç gelişebilirdi. Bu mümkündü. Ama Mahir’in ortaya koyduğu teoriyle o hareket fazla uzun süre gitmezdi. Çatlamak zorundaydı. Öyle de oldu.

Şafak: THKP-C’nin asıl olarak sınıfla bağları, işçi içindeki, sendikalardaki kadroları üzerinden etkilendiği anlaşılıyor gelişen sınıf hareketinden ve bu arada 15-16 Haziran direnişinden.

Erdumlu: Benim Ereğli’ye gidişim tesadüf. Beni Ereğli’ye bir siyasi hareket yollamadı. Orada bir arkadaşım vardı. […] Tesadüfen Ankara’da biz oturmuş böyle, foku mu olur, gerilla mı olur, Türkiye’de ne yapılır diye düşünürken, bu arkadaşım geldi bulunduğum eve. ODTܒden bir arkadaşım. Mahir’le filan konuşuyorduk. “Ben, size inanmıyorum” dedi. Ben de yeni askerliği bitiriyorum o sırada, yedek subaylığı bitiriyorum. “Niye?” dedim. “İşçi sınıfı, sosyalizm diyorsun” dedi, “ben Demir Çelik’te çalışıyorum. Gel orada işe gir, bu düşüncelerini orada gerçekleştirmeye çalış” dedi. “Bunun pratiği Zonguldak’ta, maden var, demir çelik var” dedi. Bana da doğru, haklı geldi. Benim Ereğli’ye gidişim böyle oldu. […] Gittin başvurdum, o yardımcı oldu, oraya girdim. Benim bu kişisel hikayem. Benim kişisel hikayem o siyasi hareketi de etkilemiştir. Başka yönlerden de etkilenmiştir. Bir Sırrı Öztürkler vardı, Kocaeli’de. Onlar da etkilemiştir. Onlar da sınıfın içinde olan [insanlardı], Sırrı abi teknik ressamdı, fabrikalarda çalışan. Daha kitle çalışması içinde olan Halil Özmen gibi arkadaşlarımız vardı. Ziya Yılmaz vardı, Fatsa’da. Fatsa’nın bütün o Fatsalığı onun yaptığı çalışmalardan gelir. Türkiye İşçi Partisi’yle bağımız vardı. Hepimiz Türkiye İşçi Partisi üyeleriydik, Mahir Çayan da, ben de, Yusuf Küpeli de… Bütün bildiğiniz insanlar oradan da geldi. Sınıf hareketinin, TİP’in, DİSK’in yaygınlaşmasının yanında bir de sürekli kabus gibi, “darbe oldu, olacak” beklentisi vardı. Biz ne yapacağız? Okuduğumuz dergilerde, Kaddafi, Baas… Türkiye’de de sanki garantiymiş gibi böyle başarılı bir şey olacağı, mutlaka bu işin de içinde olmak gerektiği konuşulurdu. Doğan Avcıoğlu, Altan Öymen, Hasan Cemal… Hepsi darbenin teorisini yaparlar ve darbeden sonra nasıl olacak? Peru’da da böyle bir şey oldu, ’68 yılında. Türkiye’de de oldu, olacak! Biz de bununla ilgili bir tavır almalıyız.[…] Öyle olmuyor bu işler. Nasıl bugün Mısır’da olan olayla Türkiye’de olan Gezi olayı aynı değil. Orada darbe oluyor da Türkiye’de olmuyor. Türkiye biraz daha ilerisinde o ülkelerin. Kayma var. Aynı şey olmuyor. Nato ülkesi. Türkiye’de Baas tipi bir darbe olmuyor, Nato ülkesi Nato müdahale ediyor, Türk Gladio’su müdahale ediyor. Soğuk savaşın içindesin, Sovyetler Birliği’nin burnunun dibindesin. Aynı olay olmuyor. Tabii, sen ama, 22, 23 yaşında bunları gözden kaçırırsın. Bir yandan gerilla hareketi ama bir yandan da bunlarla bağ kuralım, birlikte bir cephe kuralım dersin. Mahir’in yazılarında Kemalistler devrimin müttefiki olarak gözükürler. Stratejik müttefik. Yani, kaçınılmaz bir olay değil ama sanki onlar, antiemperyalist oldukları için – o da nereden belli Kemalistlerin antiemperyalist olduğu – sanki sonuna kadar yürüyeceğimiz bir müttefik gibi. Kemalizm nedir? Ciddi bu işin analizini yaptık mı biz? 30’lu yılların Kemalizmi nedir? 20’li yılların Kemalizmi nedir? Dünyada Nasyonal Sosyalizmin yayıldığı dönemde Türkiye’de iktidar olan Kemalizm nedir? Dersim’i yapan Kemalizm nedir? Kökeni olan İttihatçılık nedir? Bunları ne kadar biz inceledik de müttefik olarak [ortaya koyduk]? […] Tutup da 20’li yaşlarda insanlar teori yaparsa da cahillikleriyle… Ama bir yandan da dünyaya teorik olarak katkıda bulunuyoruz diye yapıyorlar. Buna kendimi de katıyorum.

O dönem, 12 Mart öncesi dönem, farklı sınıf ve toplum tabakalarının iç içe geçtiği ve henüz ideolojik bir kristalleşmenin olmadığı bir dönemdi. Lenin benzer bir dönemden Ne Yapmalı?’da Bolşevik Partisi’nin kuruluşundan önceki yılları anlatırken bahseder. Türkiye’de de sol harekette, kökleri Jön Türk hareketine dayanan bir “öncü aydın” anlayışı, İttihatçılık, Kemalizm’le olan bağlar, diğer yandan klasik Marksist öğreti bir de o dönemin ulusal kurtuluş hareketleri, çevrede olan Baas tipi darbe ile gelen iktidarlar, bunların hepsi aynı zihinlerde bir arada bulunuyordu. Buna tabii Türkiye İşçi Partisi’ni dahil etmiyorum. Diğer yandan Vietnam, Küba, Çin devrimleri ayrıca da Avrupa’daki ’68 olayları ve de Latin Amerika gerilla deneyimlerini de bu etkenlere eklemek gerekir. En önemli etkenlerden birisi de çeşitli örneklerle bahsettiğim Türkiye’de gelişen sınıf hareketi.

Bu anlamda kendi konumuma gelirsem, THKP-C içinde bu sınıf hareketinden en çok etkilenen, onunla doğrudan bağları olan, ayrıca önemli alanlarda sınıf hareketine önderlik etmiş biriydim. Örneğin Harem’deki çay bahçesinde 16 Haziran sonrası Mahir’le yaptığımız konuşmada, bu konudaki düşünce farklılığımız çok net gözüküyor. Aslında sadece bu konuşma bile el sıkışıp ayrı yollara gitmek için yeterliydi. Kaldı ki buna benzer bir sürü çelişki ve farklı yaklaşımları gösteren konuşmalar da sayabilirim. Bence kopmamanın en önemli nedeni arkadaşlık ve ahbap çavuş ilişkilerinin ötesinde gene de berrak bir ideolojik düşünceye sahip olamamaktır.

Bu yüzden seneler önce sorgumda da söylediğim gibi hareketin Kızıldere’ye giden çizgisinde kendimi en az herkes kadar sorumlu hissettim. Ve daha çok bu nedenle daha sonra her hangi bir politik harekette yer almadım.

Gezi olayları gibi 15-16 Haziran da bir milattır!

Şafak: Son olarak, 15-16 Haziran bugüne taşıdıkları, bugüne etkileri neler? Ve bugünkü siyasi konjonktürü sınıf hareketi açısından nasıl değerlendiriyorsun?

Erdumlu: Bana göre tıpkı Gezi olayları gibi 15-16 Haziran da bir milattır. Öncesi ve sonrası vardır. Türkiye’deki sol hareketi bazen dolaysız bazen dolaylı çok derinden etkilemiştir. Bu olaydan önce şu an absürt geliyor ama Türkiye’de işçi sınıfı var mı yok mu tartışmaları bizzat solun önde gelenleri tarafından yapılabiliyordu. Tabii 1970’ten bugüne çok büyük bir değişim yaşadı Türkiye. Bunda 15-16 Haziran’ın da, genel olarak sınıf hareketinin de elbette önemli payı var. Ve bugün, çok orijinal bir şekilde, Türkiye’de bizim de belki önünü sonunu bilemeyeceğimiz, tam da bu çağın, 21. Yüzyılın yeni eylemcileri çıkıyor. Farkındalar ya da değiller, giderek politikleşiyorlar. Anti-global, globalizmin mezar kazıcısı yeni insanlar çıkıyor, hareketler çıkıyor.

Şafak: Komüncü.

Erdumlu:
Evet, çok doğru. Bir yandan da biz apolitiğiz diyorlar ama son derece komüncü bir ruhları var, paylaşma üzerine. Dünyanın geleceğini kuruyor bu insanlar. Çok tutarlılar.

Bugüne gelecek olursak, Türkiye son seçimler ile tarihinin en önemli dönüm noktalarından birinden başarı ile geçti. İlginçtir aynı dönemde son yılların en büyük sınıf hareketlerinden biri olan, İstanbul’un büyük ölçüde dışına kayan metal sanayiinde Bursa, İzmit, Eskişehir gibi bölgelerde daha sonradan başka işkollarında örneğin Aliağa Petkim’de alışılmadık ama çok önemli, dikkatle izlenmesi gereken bir hareket gelişti. Bu iki olayın bir arada olmasının bir tesadüf olduğunu düşünmüyorum.

Türkiye’nin seçim sonrası gerçekten demokratik ve çoğulcu bir sürece gireceğine inanıyorum. Bu süreçte 16 Haziranlardan gelen ve son ifadesini metal sanayi grevlerinde bulan sınıf hareketinin de güçlü bir ağırlığı olacağından eminim.

Sendika.org


Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası  »  İşçi sınıfı, sonuncu kavga
 »  15-16 Haziran üzerine

Forum Ana Sayfası

 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.

Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör 7 Haziran’da +1 olan, 8 Haziran’a -1 olarak girer umut 0 1301 04.06.2015- 10:21
Konu Klasör Haziran’dan sonra Haziran denizcan 2 1153 06.07.2015- 07:36
Konu Klasör İki Haziran umut 0 1511 24.05.2014- 21:13
Konu Klasör Haziran’da seçmek zor! umut 4 1299 10.03.2015- 21:56
Konu Klasör Haziran’a sözüm var! denizcan 0 726 17.06.2015- 22:28

Etiketler   15-16,   Haziran,   üzerine


Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör 7 Haziran’da +1 olan, 8 Haziran’a -1 olarak girer umut 0 1301 04.06.2015- 10:21
Konu Klasör Haziran’dan sonra Haziran denizcan 2 1153 06.07.2015- 07:36
Konu Klasör İki Haziran umut 0 1511 24.05.2014- 21:13
Konu Klasör Haziran’da seçmek zor! umut 4 1299 10.03.2015- 21:56
Konu Klasör Haziran’a sözüm var! denizcan 0 726 17.06.2015- 22:28

Etiketler   15-16,   Haziran,   üzerine


Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2014   phpKF Ekibi



Forum Mobil RSS