Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Forum Ana Sayfası  »  Türkiye Devrim Tarihi
 »  İttihat Terakki üzerine...

Yeni Başlık  Cevap Yaz
İttihat Terakki üzerine...           (gösterim sayısı: 1.512)
Yazan Konu içeriği

boşluk

umut
[umut yarın]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 12.09.2013
İleti Sayısı: 3.226
Şehir: Gizli
Durum: üye uzaklaştırılmış

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Konu Tarihi: 18.10.2015- 10:11
Alıntı yaparak cevapla  


İttihat Terakki'de özerklik tartışması ve Prens Sabahattin
Mehmet Bozkurt


Osmanlı’da “prens” unvanı yok. Prensin muadili var ve şehzade deniliyor. Sabahattin şehzade değil. Ancak şehzadeler gibi özenle büyütülüp eğitilmiş. Abdülhamid’in kız kardeşi Seniha Sultan’ın iki oğlundan yaşça büyük olanı Sabahattin. Küçüğü Lutfullah. Baba Mahmud Celaleddin Paşa kayınbiraderi Abdülhamid ile yüklüce bir “komisyon” meselesi nedeniyle küsüşmesi ve fırsat kollayan muhaliflerinin adını bu defa kayınçoya yönelik aslı astarı olmayan bir suikast meselesine bulaştırması üzerine fena halde korkmuş ve Avrupa’ya firar etmiştir. Firar ederken bolca para ve iki oğlunu da beraberinde götürdüğünü okumalarımızdan öğreniyoruz. Yoksulluktan kırılan ve gazete, dergi gibi yayın faaliyetlerini bile düzenli yürütemeyen eskinin Jön Türk firarileri Mahmud’u sevinçle karşılıyorlar. Sevinenler sadece Jön Türkler olmuyor. Fransa, paralı ve muhalif bu “saraylı”ya kayıtsız kalmayarak kucak açıyor. Mahdumlarına da cömert davranıyor doğrusu ve onlara “prens” unvanını lâyık görüyor. Prenslerin her ikisi de Abdülhamid karşıtı Jön Türk hareketine katılıyor. Kardeşlerden siyaset sahnesinde öne çıkan Sabahattin oluyor. Kendisine verilen “prens” unvanını da memnuniyetle kabulleniyor.

Prens Sabahattin’in Jön Türk hareketine katılmasının öyküsü en özet haliyle bu kadar. Şimdi izin isteyerek özerklik tartışmalarının yapıldığı E. E. Ramsaur’un “Liberaller kongresi” olarak adlandırdığı Birinci Jön Türk Kongresi’ne geçmek istiyorum:

Sabahattin Bey’in çağrısıyla 1902 yılı Şubat ayının hemen başında, 4 Şubat, Paris’te, kendisi de Sabahattin yanlısı olan Ahmet Bedevi Kuran’ın yazdığına göre “Türk muhibbi ve hürriyet dostu Mösyö lafeuvre Contalis’in özel ikametgahında” Osmanlı’nın “jön” ihtilalcileri toplanıyor… 35’ten 70’e kadar değişen üç ayrı rakam var elimizde. Delege sayısı önemli olmakla birlikte benim esas olarak dikkatinizi çekmek istediğim delegelerin etnik çeşitliliği. Handiyse, 1900’lerin başındaki Osmanlı’nın bütün unsurlarının temsil edildiğini görüyoruz kongrede: Türk, Arap, Arnavut, Kürt, Çerkes, Ermeni, Rum, Yahudi… Bakar mısınız çeşitliliğe.

Çağrıyı Prens Sabahattin yapınca delegelerin yanlılıkları da kendini ele veriyor. Zaten Osmanlı’nın dört bir yanından gelen delegelerin yol paraları dahil, bütün giderlerini karşılayan da “Aristokrat devrimci” Sabahattin oluyor. Kongrede tartışmalar her şey bir yana iki ana başlık altında yürütülüyor. Birinci başlık, tahtın nasıl yıkılacağına dair izlenmesi gereken “tarz-ı siyasete”e dair ve bu konuda gayet “net”ler; uzun uzun tartışmayı yersiz buluyorlar. Çerkes Kemal Bey’in konuşmasının ardından silahlı mücadelenin tek geçerli yol olduğunu, bunun için de ordunun işin içine sokulmasını “katiyetle” karar altına alıyorlar.

İkinci başlık tartışılamıyor. Kavga çıkıyor. Yurt dışı ve yurt içi İttihatçı öbeklerin tek bir çatı altında toplanmasını muradıyla yapılan kongre ikiye bölünüyor. Zira bu başlıkta özerkliğe giden yolun kapısını aralayan ve gerektiğinde yabancı müdahalesine izin veren Ermeni delegelerin önergesi Sabahattincilerin de desteği ile kabul ediliyor. Hakkaniyetli davranıp Sabahattin için bir not düşmeliyim; Prens, her ne kadar Ermeni önergesini destekliyor olsa da “yabancı devletlerin müdahalesi” meselesine sıra geldiğinde “davet” edilecek devletin “demokrat” olması halinde bunun kabul edilebileceğini ileri sürerek önergeyi şerhliyor.

Kopuşa neden olan kongre kararını Sina Akşin’den, ”Jön Türkler ve İttihat Terakki”, aktarıyorum: “Osmanlı halkları arasında, Hatt-ı Hümayunlar ve uluslararası antlaşmalardaki hakları tanıyan, yerel yönetime katılma olanakları sağlayan, hak ve görev açısından yurttaş eşitliği getiren, onlarda Osmanlı birliğini koruyacak tek şey olan Osmanlı hanedanına karşı bağlılık duygusu ilham edecek bir anlaşma kurulacaktı. (…)Uluslararası antlaşmalara ve özellikle Berlin Antlaşmasına uyulacak ve Türkiye’nin iç düzeniyle ilgili olduğu ölçüde bu hükümler ülkenin bütün vilayetlerinde uygulanacaktı…”

Zurna tam burada “zırt” diyor. Hani, Berlin Antlaşması deniliyor ya; bu antlaşma, kuşaklar boyunca “93 Harbi” olarak anılan 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın sonunda Avrupa’nın büyük devletleri ile Rusya ve Osmanlı arasında imzalanan antlaşmadır. Birçok toprak kaybının yanı sıra bunların arasında Rusya’ya verilen Kars, Ardahan, Batum, Artvin ve bilhassa Makedonya’daki düzenlemeler ve Bulgaristan’a bağımsızlığın kapısını açacak olan “prenslik” hakkının tanınması da var ki İttihatçıların kâbusu olmuştur. Bu böyleyken bir de kongrede Berlin Antlaşması’na vurguyla “uyulması gereken” Madde 61’e “gönderme” yapılınca; itirazcıların başını çeken ve ileriki dönemlerde sıkça karşımıza çıkacak olan Ahmet Rıza’nın Paris ekibi; Dr. Nazım, Yusuf Akçura, Ferit Tek, kongrede Sabahattin’den kopacaktır. Çünkü bu maddeye göre; Sina Akşin’den aktarıyorum, “Halkı Ermeni olan vilayetlerde ıslahat gecikmeksizin yapılacak, Ermeniler Çerkes ve Kürtlere karşı koruncak ve ‘arasıra’ bu yolda alınacak tedbirler (yabancı) devletlere bildirileceğinden, bunlar bu tedbirlerin yürütülmesine nezaret edeceklerdi.” Kongre sadece Ermeniler için değil bütün eyaletler için adem-i merkeziyet (merkezin yokluğu, özerklik) talebini içeren bir maddeyi de araya sıkıştırınca Paris kanadı kesin bir kopuşla ayrı bir mecraya girmiştir. Bunlar 1906 yılında kurulan ve 12 yıl boyunca Osmanlının kaderine hükmedecek olan Talatlı, Enverli, Rahmili Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne, sonradan İttihat ve Terakki, katılacaklardır. Peki Sabahattin?

Hiç sormayın, hüzün vericidir!

Prens, Teşebbüsü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet adıyla bir cemiyet kurmuştur. Ancak etkisiz kalmıştır. Meşrutiyetin ilanından, 1908, hemen sonra Eylül ayında 1903 yılında ölen babasının cenazesini de yanına alarak İstanbul’a dönmüş ve törenle karşılanmıştır. Hüzün verici olan bundan sonraya aittir. Kuruluşuna kendisin katılmadığı ancak teşvik ettiği, Adem-i Merkeziyet Cemiyet’i içerisinde yer alan arkadaşlarının kurduğu Ahrar Fırkası, 31 Mart 1909 gerici ayaklanmasında rol alınca tutuklanıp yargılanan Prens, beraat etmiş ancak dört sene sonra İttihatçıların sadrazamı Mahmut Şevket Paşa suikastında parmağı olduğu gerekçesiyle gıyabında idam cezasına çarptırılınca yurt dışına çıkmıştır. Dönüşü, Birinci Dünya Savaşı ertesinde olacaktır. Prens olmak iyi hoş ama bazen de başa bela olur. Cumhuriyet sonrası, 1924 yılında, hanedan üyeleri için çıkartılan yasa gereği vatandaşlıktan atılmıştır. Yaşananların Prens Sabahattin’in kişisel tarihi açısından yeterince hüzün verici olduğu açıktır. Bunun yanı sıra bir de Prensin kurduğu siyasal hattın geldiği nokta vardır ki düşünmeğe değer olmalı. Eksik bulunabilir, yanlış da görülebilir ama bu hattı ben şöyle çizdim: Adem-i Merkeziyet Cemiyeti – Ahrar Fırkası – Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası – Demokrat Parti – Adalet Partisi – Doğru Yol Partisi – Anavatan Partisi – Akepe…



__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 22.11.2017- 12:39 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.097
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 22.11.2017- 08:33
Alıntı yaparak cevapla  


SERBEST KÜRSÜ | İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bakmak


Resim Ekleme

Yusuf Çelik

Türkiye siyasetinde uzun yıllar boyunca tartışılagelmiş iki kritik ve birbiriyle iç içe başlıklar İttihat ve Terakki ile Kemalizm. Sol içerisinde de dönem dönem tartışmalara konu olmuş, solun içerisine sızmış liberal klik tarafından Kemalizm’i faşist bir diktatörlük, ittihatçılığı ırkçılıkla özdeşleştirmeye kadar varan akıl sır erdirilemeyen tezler ortaya atılmıştır. Bu yazıda komünistlerin İttihat Terakki ve Kemalizm’e başlıklarında nerede durmaları gerektiğini ele almaya çalışacağım.

Tarihimizde daha çok II. Meşrutiyet ya da diğer adıyla 1908 Devrimi ile anılan İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), Kanun-ı Esasi’nin yeniden yürürlüğe konmasını talep eden, II. Abdülhamid’in istibdat dönemine karşı gelen tıbbiyeli öğrenciler tarafından kuruldu. Zaman içerisinde birçok irili ufaklı yapıyı bünyesine katan İTC ideolojik olarak homojen bir toplam oluşturamadıysa da, Cemiyetin ideolojik yapısında en büyük etkiye Fransız Devrimi sahip oldu. Cemiyetin sloganı olan “Hürriyet, Müsavvat (Eşitlik), Adalet” bu etkinin en gözle görülür halini oluşturmakta.

1908 Devrimi ile beraber, Cemiyet iktidara doğrudan sahip olmak yerine iktidarlar dışarıdan kontrol etmeyi ve Meşrutiyet’in koruyuculuğunu üstlenmeyi kendisine görev bildi. Ta ki Balkan Savaşları’nın ağır yenilgisine kadar. Yenilgiden Bab-ı Ali’yi sorumlu tutan İttihatçılar Enver Paşa’nın öncülüğünde yapılan bir baskınla iktidarı ele geçirdi. Balkanlarda gayrimüslim nüfus ve bölgelerin kaybedilmesi Cemiyetin Osmanlıcılık politikasını terk ederek Türkçülük politikasına geçiş yapmasına zemin hazırladı.

Türk dili ve kültürün yaygınlaştırma amacıyla Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde – daha sonra cumhuriyetin ilanından sonra kapatılacak olan Türk Ocakları kuruldu. Türkçülüğün yanında çağdaşlaşmaya da önem veren Cemiyet; eğitimi çağdaşlaştırmak, hukuku laikleştirmek gibi amaçları ajandasında barındırsa da bu konularda somut kazanımlar elde edememişlerdir. Yerli burjuvazinin oluşumu için ilk adımları atan Cemiyet, yerli kapitalist sınıfı devlet eliyle destekledi. Cemiyet’e bu girişimlerinde en büyük ayak bağı kapitülasyonlar ve çeşitli etnik gruplara verilen imtiyazlardı. İTC bu ayak bağından kurtuluşu savaşta gördü ve savaş Osmanlı’nın sonu oldu.

Fakat İttihatçıların macerası Osmanlı ile beraber sona ermedi. Fiilen yıkılmış Osmanlı’nın ardından başlatılan Kurtuluş Savaşı’nın öncü subaylarını İttihatçılar oluşturuyordu. Başta Kurtuluş Savaşı’nın lideri ve cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal, savaşın ve cumhuriyetin ikinci adamı İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Refet Bele gibi önemli subayların dönem dönem Cemiyet üyeleri olduğu bilinmekte. İTC, Kurtuluş Savaşı’na ve Cumhuriyet’e yalnızca üyelerini değil ideolojisini de devretti. Yeni kurulan cumhuriyet de tıpkı Cemiyet gibi ulusçuluğu ve aydınlanmayı başa yazdı. Fakat bir farkı gözden kaçırmamak gerek: İTC hiçbir zaman Kemalistler kadar radikal ve cüretkar olamadı. Cemiyet, Osmanlı’yı reformlarla istediği çizgiye getirerek yaşatabileceğini düşündü, Kemalistler ise savaş dolayısıyla halihazırda yıkılmış olan imparatorluğun kalıntılarını bir kenara süpürdü ve yerine yeni cumhuriyetin inşasına girişti.

Cumhuriyet Anadolu coğrafyasını aydınlanmayla tanıştırdı, başta laiklik olmak üzere aydınlanma yolunda büyük adımlar atıldı. Eğitimde birlik ve çağdaşlaşma sağlandı. Medeni Kanun ile beraber kadınların toplumsal yaşamdaki yeri önemli ölçüde çağdaşlık kazandı. Bunun yanında ekonomide yerli burjuvazinin oluşturulması için devlet eliyle önemli adımlar atan yeni Cumhuriyet, bir burjuva devrimi gerçekleştirdiğini de net olarak ortaya koyuyordu.

Meseleye bu şekilde ele alırsak, burjuva karaktere sahip olmalarına rağmen 1908 ve 1923 Devrimleri, Türkiye devrim tarihinin önemli mihenk taşları olarak görülmeli ve bu devrimlerin ilerici kazanımları komünistler tarafından sahiplenilmelidir. Devrimin burjuva bir karakter taşıyor olması, Cumhuriyet’in ilerici birikimlerini sahiplenmek konusunda bir tereddüt yaratmamalıdır. Tersinden 1923 Cumhuriyeti’ne geri dönüşü hedefleyen yaklaşımlar da aynı şekilde reddedilmelidir. Türkiye hasta adam durumundadır ve bu hastalığının reçetesi yalnızca sosyalizmdir.

http://gazetemanifesto.com/2017/10/26/serbest-kursu-ittihat-terakki-cemiyetine-bakmak/


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.097
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 02.08.2018- 23:04
Alıntı yaparak cevapla  


İttihat ve Terakkiyi nasıl değerlendirmeli?
Cengiz Kılçer


İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) tarihsel olarak bu toprakların ilk liberal ve burjuva devrimci hareketidir. 1908 Devrimi ise kategorik olarak 20. yüzyıl burjuva devrimleri arasında yer alır ve 1905 Rusya ve 1906 İran’da gerçekleşen devrimlerin de “etkisi” vardır. İttihat ve Terakki Cemiyeti, Selanik’in liberal ortamında kök salıp güçlendi ve değişik uluslardan, ırklardan kimselerin oluşturduğu ticaret burjuvazisinden destek gördü. İTC’nin darbeci mi ihtilalci mi olduğuna dair sorusunun en iyi ve kesin yanıtını V.İ. Lenin’in verir. Lenin’e göre 20. Yüzyıl devrimleri örneğinde, Portekiz ve 1908 Türk devrimlerini burjuva devrimleri olarak kabul etmek besbelli kaçınılmaz bir şeydir ama bir şartla: “(…)bu devrimlerin her ikisi de “halk” devrimi değildir; çünkü halk yığınları, halkın geniş çoğunluğu, kendine özgü ekonomik ve siyasal istemlerle, etkin, bağımsız ve hissedilir bir biçimde, bu devrimler içinde görünmezler.” İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin darbe-devrim diyalektiğine hem 1908’deki hem de 1913’teki tarihe Bâbıâli baskını olarak geçen hükümet darbesi ile yönetimi ele geçirmeleri bir örnek oluşturur. Burjuva demokratik devrimleri sömürülen kitlelerin burjuvazinin önderliğinde başkaldırdıkları bir devrim biçimdir. 1908 Devrimi, emekçi kitlelerden uzak yukarıdan işleyen bir süreçti. Elbette “demokratik” bir karakter taşıması da mümkün olmadı. İttihat ve Terakki sosyal bir değişim niyetinde olamayan muhafazakâr bir kadrodan oluşmaktaydı; 1908 devrimcilerinin politik hedefi, 1876’da kabul ettirdikleri Anayasayı geri getirmek ve bu yolla devleti kurtarmaktır.[ii] 30 Nisan 1908’de İTC tarafından kaleme alınan ve padişaha gönderilen bir mektup İTC’nin politik mevcudiyetini objektif olarak göz önüne serer: “Biz zat-ı âlinizin yüksek imparatorluğunu takdir etmekteyiz. İttihat ve Terakki Komitesi, zat-ı âlilerinin yüksek saltanatına karşı hiçbir şekilde düşmanca duygular beslememektedir. 19 Mart 1877’de verdiğiniz taht nutkunda, bir kişinin ya da küçük bir zümrenin despot yönetimlerinin, kaçınılmaz olarak suiistimal sonucunu doğurduğuna değinerek bizim bu şikâyetimiz bizzat siz yüksek hükümdarımız tarafından ifade edilmişti. Komitemizin ideali, vaktiyle siz hükümdarımızın da takdir ettiğiniz ve övdüğünüz anayasanın uygulamaya geçirilmesidir. İttihat ve Terakki Komitesi, padişah ailesinin çıkarlarını, imparatorluğumuz uluslarının çıkarlarından ayrı tutmamaktadır. Anayasanın yürürlüğe konmasının, sizin yüksek devlet yöneticiliği haklarınıza ne maddi ne manevi en küçük bir zararı dokunmayacaktır. Tersine, imparatorluğumuza, tahtınıza bir destek olacaktır.”[iii]

1908 Devrimi ve İşçi sınıfı

Meşrutiyetin [1908] ilk yıllarında, emekçilerin örgütlenme haklarını ve onlarla birlikte işçi-patron ilişkilerini düzenleyen Ta’til-i Eşgâl Kanunu (Grev Kanunu) hem İttihat ve Terakki Cemiyeti hem de onun ideolojik siyasal karakterini ortaya koyar. 23 Temmuz 1908 tarihinde ‘hürriyetin ilanı’ ile Anadolu ve Rumeli Demiryollarında başlayan grevler, Osmanlı Hükümetinin grevler ve sendikalar gibi önemli toplumsal politikalar bahsinde belirli kanuni düzenlemeler yoluna gitmesine ve yasaklar koyulmasına yol açtı.   Osmanlı Hükümeti hürriyetin ilanından iki buçuk ay sonra Ta’til-i Eşgâl Cemiyetleri Hakkında Kanun-ı Muvakkat’ı çıkarıldı ve ne ilginçtir ki, bu Ta’til-i Eşgâl Kanunu 1936 yılına kadar yürürlükte kaldı.

1908 Devrimi ile beraber başlayan ve neredeyse ülkenin sathının tümüne yayılan grevlerin önünü kesmek için hükümet bir tedbir alma yönüne gitti. Hükümet, Ta’til-i Eşgâl Kanununu önce 1908’de KHK olarak çıkarttı ardından ise 1909’da Meclis’ten geçirerek kanun haline dönüştürdü.   Ta’til-i Eşgâl Kanunu bir yanıyla da yabancı sermayeyi ürkütmemek adına çıkarılırken aslında grevlerin yabancı sermayeli işletmelerde daha yoğunlaştığının altını çizmek gerek. Dönemin Maliye Nazırı Mehmed Cavid Bey ise yabancı sermayedarlar meselesinde oldukça hassastır: “Patronlar(…) zannetmesinler ki, amelenin sendika teşkil etmeleri kendilerine muhaliftir.(…) hepimiz biliriz ki, ecnebî sermayeleri memleketimizde gerek vapur, kanal, liman, rıhtım, şimendüfer, ne yapmak istersek isteyelim, mutlaka sermayeye muhtacız.(…) ecnebî sermayelerine mecburuz. Ve o sermayeleri memleketimize getirmek için her türlü teşkilâtı, her türlü yardımı ifa etmeğe hazırız.”[iv] Ta’til-i Eşgal Kanunu, kapsamına aldığı kamu hizmeti gören kurumlarda sendika kurma hakkını kati olarak yasaklamakta ve bu yasağa uymamanın yaptırımlarını 8. maddesinde göstermekteydi bu maddeye göre: “Umuma ilişkin hizmetler ifa eden müesseselerde sendika teşkili yasaktır. İşbu müesseselerde sendika teşkil eden, cebir ve şiddet uygulayarak hizmetin tatiline sebebiyet veren veyahut diğerlerinin çalışmasını men etmeye teşebbüs eden kimselerden teşvikler icra edenler bir haftadan altı aya kadar hapis cezası veya kendilerinden bir liradan yirmi beş liraya kadar nakit para cezası alınarak ve tehditler uygulayıp ve şiddete teşebbüs edenler bir aydan bir seneye kadar hapis ve bir liradan elli liraya kadar nakit para cezası ile cezalandırılacaklardır.”[v]
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ünlü sloganı Hürriyet, Adalet ve Müsavat işçi sınıfına yasaklardan başka hiçbir şey getirmedi. 1908’in yaz aylarındaki işçi sınıfının ilk hareketleri ezildi. İstanbul’da kömür hamallarının, İzmit ve Eskişehir’de demiryolu, İzmir’de liman işçilerinin grevleri bastırılsa da; 1908’de asker-sivil bir avuç aydının öncülüğünde hayata geçen devrimin, kaçınılmaz olarak işçi sınıfı hareketlerinin de yolunu açtığını da unutmamak gerekiyor.


Lenin, V.İ, “Devlet ve ihtilal, Çev. Süleyman Arslan, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara 1989 s. 50
[ii] Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki (1908 – 1914), Çev. Nuran Yavuz, 1999, İstanbul, Kaynak Yayınları
[iii]   Yuriy Asatoviç Petrosyan, Sovyet Gözüyle Jöntürkler, Çev. Mazlum Beyhan, Ayşe Hacıhasanoğlu, İstanbul 1974, s. 301-302
[iv] A. Gündüz Ökçün, Ta’til-i Eşgal Kanunu, 1909 Belgeler-Yorumlar, Ankara 1982, s. 21.
[v] A. Gündüz Ökçün, , a.g.e. s. 3.


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.097
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 05.08.2018- 23:45
Alıntı yaparak cevapla  


Bizde Cesaret Yok mu?- Deniz Olcay


Özel bir İttihat ve Terakki güzellemesi veya eleştirisi yapma gayesinde olmadan 1908’de ne olduğunu kısaca hatırlayalım…

Özel bir İttihat ve Terakki güzellemesi veya eleştirisi yapma gayesinde olmadan 1908’de ne olduğunu kısaca hatırlayalım. 1876 yılında meşrutiyeti ilan edeceği sözüyle tahta geçen II. Abdülhamid’in 93 Harbi’ni   bahane ederek Meclis’i dağıtmasının üzerinden yaklaşık 30 yıl geçmiştir. Artan huzursuzluklar, Balkanlar’dan Afrika’ya kadar imparatorluğun tamamına yayılan isyanlar, Düyun-u Umumiye ile ekonomik bağımlılığın vücut bulması, gazete basılmasını bile yasaklayan “Yıldız burcunda ikamet eden baykuş” II. Abdülhamid’in baskı/istibdat rejimi İttihat ve Terakki Cemiyetini de aynı sertlikle örgütlenmeye itmiştir. Resneli Niyazi ile birlikte dağa çıkan 150 civarında asker ve 250 civarında gönüllünün tetiklediği isyan 20 günde bir devrime dönüşerek II. Abdülhamid’i Meşrutiyet’i ilan etmek zorunda bırakmıştır.

İttihat ve Terakki üyelerinin iki Meşrutiyet dönemi arasında devlet içeresinde ne tür görevler aldıklarını, niteliklerini, Avrupa devletleriyle ilişkileri ebetteki bir kenara bırakmak mümkün değildir. Fakat 1908’i değerlendirirken merkeze bunları koymak, açık ve net şekilde Abdülhamid ve onun istibdat rejiminin hayranı olmayı gerektirir. Abdülhamid’i, İlber Ortaylı’nın anlattığı gibi sadece “yorgun ve çevresindeki kadrolarla uyumlu çalışamayan, kuvvetli bir ikinci adama sahip olamadığı için ölçüyü kaçıran bir padişah” olarak değerlendirmek bile bunun yanında masum kalabilir.

Gerçek bir tek adam rejiminin imparatorluğu yıkıma götürürken sessiz kalmayan bir avuç İttihatçı tarafından yıkıldığını ve dolayısıyla bunun bir darbe olduğunu iddia edenler de bu argümanlardan destek alıyor şüphesiz. Anayasanın rafa kaldırılmış olması, 1848’in Osmanlı’ya geç etkisi ile 60’ların sonunda dillendirilen parlamenter yönetim talebinin göz ardı edilmesi, baskı, şiddet, devletin her kademesine yerleşmiş liyakat sahibi olmayan yönetici sınıfı ve hatta bunların 12-13 yaşındaki çocuklarına verilen unvanların bu süreci tetiklemesinin onlar için bir önemi bulunmamaktadır. Düyun-u Umumiye’den ise mümkün olduğunca bahsetmeyerek sadece savaşların ve isyanların sebep olduğu ekonomik yıkımın bir sonucu olduğuna değinmekle yetinmekteler. Devletin yıllık gelirinin %60’ından fazlasının dış bor ödemelerine ayırmasının en önemli nedeninin tek adam rejiminin hesap vermez harcamaları ve devlet idaresindeki pespayelik olduğunu görmek istememekteler.

Hükümet’in padişaha değil seçilmiş Meclis’e karşı sorumlu olmasını sağlayan, şeyhülislamdan nazırlara kadar dağıtılan maaşların kontrolünün padişahtan alınmasını sağlayan, kooperatifler ve sendikalar ile halkın örgütlenmesinin kapısını açan bir sürecin verili durumun daha ilerisinde olduğunu söylememek mümkün değil halbuki. Ticaret okullarının açılması, eski okulların ıslah edilmesi, yabancı dil öğretimine önem verilmesi, kadınların eğitimi için atılan adımların atılması da burjuvazinin devlet idaresini ele alma çabasının bir temelleri olarak değerlendirilebilir.

Tek adam rejimi, kadınların eğitim ve dolayısıyla toplumsal hayata katılımı, devlet kurumlarına yapılan keyfi atamalar, kontrolsüz-keyfi devlet harcamaları, devlet gelirlerinin yabancılara peşkeş çekilmesi… Ne kadar tanıdık değil mi?

1908’den 110 yıl sonra İttihatçılığın tekrar tartışılmaya başlamasının, gençlerin Mahmut Şevket Paşa ve Hareket Ordusu’nu yeniden keşfetmelerinin, “Kahrolsun İstibdat, Yaşasın Hürriyet” başlıklı/konulu yazıların yazılmasının temel sebebi bu benzerlik. İttihatçı olduğunu iddia edenlerin bir kısmının bunu bir cüret gösterisi olarak, 1908 Devrimi’ni gerçekleştirenlerin cesaretine sahip olduklarının altını çizmek için yaptıklarından şüphemiz yok tabi. Bu cüret ve cesaret son derece önemlidir. Fakat bu cüret ve cesareti gösteren gençlerin tek adam rejiminin meşruiyetini sağlayan seçimde radikal/sosyal demokrat partileri desteklemesi bir çelişkidir. Özellikle sınıf siyaseti ile tanışmış, işçi sınıfının örgütlenmesi ve iktidarı alması için mücadele etmiş, bu saflarda ter akıtmış gençlerin tarihin çarklarını geriye doğru çevirmeye çalışmaları, tek adam rejiminin yerine kendilerinin de ilerici olmadığını bildikleri burjuvazi ile aynı safta dövüşmeye(!) çalışmaları trajiktir de.

Bizim de bu trajedide kendimizi dışarda bırakan, sadece suçlayan bir tavır almamız bir hatanın daha kapısını açar. Neyi başaramadığımızı bildiğimizi ve başarmak için neye ihtiyacımız olduğunu ısrarla vurgulamamız gerekir. İşçi sınıfının devrimci partisinin inşası için İttihatçılardan daha cesur ve daha cüretkar olduğumuzu göstermemiz gerekir. İleriye doğru yol aldığımızı, tek adam rejimi ve sermaye iktidarının benzer sonuçlarla doğuracağını anlattığımız kadar anlatabilmemiz ve gösterebilmemiz gerekir.

1908’de saltanata/monarşiye karşı ilerde olduğu düşünülen burjuvazinin bugün ilericiliği temsil etmediğini, insanın doğasına aykırı bir toplumsal yapının mimarı olan bu sınıfın temsilcilerinin bizleri bugün temsil edemeyeceğini ısrarla anlatmak gerekir. Radikal demokratlarda, sosyal demokratlarda İttihatçı ruhun yaşamadığını, Meclis kürsüsünden veya sosyal medyadan yapılan külhanbeyi havasındaki çıkışların bu ruhun katili olduğunu söylememiz gerekir. Gerçek İttihatçılığın sadece konspirasyondan ibaret olmadığını, işin heyecanının komploculukta değil fabrikalarda, okullarda örgütlenmek olduğunu göstermemiz gerekir.

Bu “gerekirler”in hepsi işçi sınıfının iktidarı için birlikte mücadele edenlerin ödevidir. Kısacası; 1908’in devriminin eksik bıraktığı her şey bizim sırtımızdadır. Bu yükü varacağı yere, yeni bir devrime taşımak için ilerleyen komünistlere Mahmud Şevket Paşa’nın Selanik’ten yol çıkarken söylediklerini hatırlatalım:

” Vatan gidiyor, millet mahvoluyor. Ne duruyoruz? Bizde cesaret, bizde hamiyyet yok mu?”

http://gazetemanifesto.com/2018/pusula-bizde-cesaret-yok-mu-193835/


Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası  »  Türkiye Devrim Tarihi
 »  İttihat Terakki üzerine...

Forum Ana Sayfası

 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.

Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör 1915 öncesi İttihat Terakki ve Ermeniler melnur 46 11427 08.02.2014- 00:33
Konu Klasör TKP ve TKH üzerine... melnur 10 1855 08.02.2018- 11:07
Konu Klasör Suriye Üzerine... melnur 0 1579 03.09.2013- 13:31
Konu Klasör TKH ve gazetemanifesto üzerine... melnur 1 289 08.04.2018- 15:30
Konu Klasör Rojava Üzerine proletersosyalist 2 1504 29.05.2015- 17:03

Etiketler   İttihat,   Terakki,   üzerine.


Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör 1915 öncesi İttihat Terakki ve Ermeniler melnur 46 11427 08.02.2014- 00:33
Konu Klasör TKP ve TKH üzerine... melnur 10 1855 08.02.2018- 11:07
Konu Klasör Suriye Üzerine... melnur 0 1579 03.09.2013- 13:31
Konu Klasör TKH ve gazetemanifesto üzerine... melnur 1 289 08.04.2018- 15:30
Konu Klasör Rojava Üzerine proletersosyalist 2 1504 29.05.2015- 17:03

Etiketler   İttihat,   Terakki,   üzerine.


Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2014   phpKF Ekibi



Forum Mobil RSS