Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Forum Ana Sayfası  »  Felsefi Tartışmalar
 »  Aydın Bilinci Bugün Neden Gereklidir?

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Aydın Bilinci Bugün Neden Gereklidir?           (gösterim sayısı: 1.277)
Yazan Konu içeriği

boşluk

dayanışma
[özgürlük]

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 13.12.2013
İleti Sayısı: 1.918
Şehir: Zonguldak
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Konu Tarihi: 11.02.2016- 20:51
Alıntı yaparak cevapla  


Aydın Bilinci Bugün Neden Gereklidir? -1

Aydınlar toplumdaki çarpıklıktan, bu küflü halden, çürümeden sorumludur. Gülten Akın diyor ya bir şiirinde, tam da bu: “insan sorumluluktur.” Çünkü sorumluluk duygusu olmadan, donuktur insan; kunt, ifadesiz, kimliksiz, ne ileriye ne geriye giderek öylece
Aklı yitirmenin, vicdanı körleştirmenin şarkıcılarıdır

Aydın, uyuklayan bir toplumda, kalk borusu üfleyendir


Resim Ekleme

Aydınlar toplumdaki çarpıklıktan, bu küflü halden, çürümeden sorumludur. Gülten Akın diyor ya bir şiirinde, tam da bu: “insan sorumluluktur.” Çünkü sorumluluk duygusu olmadan, donuktur insan; kunt, ifadesiz, kimliksiz, ne ileriye ne geriye giderek öylece kalır… Bir suçlu gibi yaşar ve suç evrenselleşir.


Aydın Bilinci Bugün Neden Gereklidir? -1
Özgün ERGEN

Aydın olmak…   Bugün, bu yaşadığımız ortamda, yıkımın, savaşın, vahşeti giderek daha grotesk bir boyutta olan kapitalizmin ortasında giderek bir kuyu gibi kararıp durduğumuz, dışımızdaki ve içimizdeki savaşlarda durmadan çarpıştığımız bu evrende, “şimdi ve burada” aydın olmayı, aydın bilincini tartışmanın sırası gelmedi mi? Nedir aydın bilinci? Şuradan başlayalım. Mesele aydın olmak ve gerçekliğe bakış olduğunda, bu toplumda bir şeyleri hep “olmayanlar” üzerinden tanımlamak zorunda kalıyorsunuz. Bir şeyin ne olması gerektiği üzerine düşünürken ilk yaptığınız, bu nedenle bir şeyin öncelikle ne olmadığını göstermek oluyor.

“12 Eylül ürünü”   olduğunu adeta bütün varoluşuyla gösteren, etnik kimliği ya da düşünceleri yüzünden işkencelerin en ağırına maruz kalan insanlarla alay edercesine, “dışkı yemenin aslında sağlığa zararlı olmadığı”nı söyleyen Prof. Dr. Celal Şengör ile birlikte “akademiler” ve “entelektüel sorunu” yeniden gündeme taşındı. Bu konuda konuşuldu, yazılar yazıldı. Ben bu yazıda, Celal Şengör ve onun dışında bugün aydın bilincinin neden gerekli olduğu üzerinde duracağım.

Celal Şengör bir profesör. Duruşuyla, hayata, insana bakışıyla sadece ve sadece bir “akademisyen” olmanın, “entelektüel” olamamanın tipik bir örneği. Jeolog ama konuşmalarından bu konuda hiçbir veri alınamayan, Marksist bakışla söylersek, mesleğine, kendine, emeğine yabancılaşmış insan. Ama aynı zamanda, liberalizmle arasındaki yakınlığı düşünecek olursak 12 Eylül sonrasında ortaya çıkan, eleştirilen Türk aydını duruşuyla birebir örtüşen bir kimlik.

Yaşanan hiçbir şey, bütün o sözler sürpriz değildir oysa. 12 Eylül işte tam da böyle bir insan tipi yarattı. Aklını yitirmenin, vicdanı körleştirmenin, özeli genelleştirmenin insanını. Neredeyse paslanmış, kirli, bulanık bir insan. Şimdi, “Nasıl olur” gibi bir şok duygusu, sözün verdiği dehşetin büyüklüğünden. Oysa akademilerin durumu aşikârdır. Akademik ortamın, üniversitelerin genelinde vardır bu çürümüşlük. Beklenen ve istenen bir şeydi bu.   Çok uzun zamandır. 80’ler, böyle bir dönemdir.

Celal Şengör, 12 Eylül’ün ideal insanı. Aynı zamanda reklam dünyasının, medyanın ürettiği kavramların diliyle konuşan insan. Hayata bakışı, oval duruşu, kimseyi önemsemeyen tavırlarıyla her suçu meşrulaştırmasıyla, yönünü, egemen konumdakiler yararına belirlemesiyle tam da iktidarın istediğine uygun şekil alan tipik insan. Aynı insan liberal olmanın da tipik bir örneği. Olabildiğince oval, hiçbir zaman keskin hatlar yok yaşamında. Ama onun ovalliği, bir yaşam biçimi.   Yaşamı, kavramları bunlardan oluşuyor. Suç ve kötülük için haklı gerekçeler hep var. Her şeyi diliyle meşrulaştırabiliyor.

Armağan Çağlayan’la, yani eski bir pop-star jürisiyle konuşurken ne yapıyor mesela Celal Şengör? Önce “diyalektiği” yerle bir ediyor. Nasıl?   Tarihi çiğneyip geçiyor. İnsanı çiğneyip geçiyor. Suç, Hiçbir şey suça ve kötülüğe dâhil değil. Haklılık payı bırakılacaksa, bu pay egemen konumdakilerin olmalı, Şengör’e göre. “Ezilenler” mi? Ezilenler… Onlar da kim? Celal Şengör’ün yaşamında “ezilenler”e yer yok. Onlar şeffaf, görünmez, duyulmaz, hissedilmez birer boş levhadan, satın aldığı, duygu ve düşünceleri olmayan nesneler yalnızca.

Celal Şengör entelektüel olamaz. Çünkü her şeyden önce, “vicdanı” olmayan bir insan. Vicdanı belirleyen nedir?

Adalet duygusu. Zorbanın karşısında zayıfın, güçsüzün hakkını savunabilme cesareti. O, mantığını, bilgisini, muhakeme yetisini yitireli çok olmuş.

Hiçbir gerekçe bu suçun büyüklüğünü silemeyecek tarihten.

    Peki ya biz, siz, hepimiz, Celal Şengör’e bunları söylemekle, sorumluluktan kurtuluyor muyuz?

    Celal Şengör’e bunları söylemek sizi sorumluluktan kurtarır mı?

    Her şeyden, belki hepsinden önemlisi o tek başına mı?

Elbette değil. Çevrenizde her gün giderek çoğaldığını görmüyor musunuz? En çok da medyada, sokakta, iş yerlerinde, edebiyatta… Her yerde o çıkıyor karşımıza. Değişik şekillerde, biçimlerde de olsa, sonuçlar hep aynı. Cinayetlerin en büyüğünün henüz gözlerimiz önünde işlenmemiş oluşu, onları masum yapmaya yetmez. Yetmez! Yetmemeli.

    Burjuvazinin Kavramlarına Karşı Aydın Bilincinin Gerekliliği

    Aydın olmak için önce aydın bilinci gerekir. Yani bilinç… Bilinç için kavramlar ve olguları ilişkilendirme yetisi. Bir nesneyi bireysel değil, toplumsal boyutlarıyla tartışabilmek.

    Aydın bilinci için de öncelikle vicdanlı olmak.

    Vicdanlı olmak için ne gerekiyor? Eğitim. Eğitimden kasıt, insana kavramlarla olguları doğru tartışabilme becerisini kazandırması. Sonra cesaret. Gerçeği söyleme cesareti. Her ne olursa olsun, hakikatten başka sığınak aramamak.

Aydın olmak, verili olanı, dayatılmış olanı kabul etmemektir.

Oysa bu topraklarda, hep başkalarının sınırlarında, başkalarının tel örgülerinde yaşamak var.

Sınır kelimesi önemli. “Sınırlayıcılık” en temel şey. Her şeyin gelip bir “sınır” ve “kural”a dayanması.

“Sınır” ailede, eğitimde başlıyor. Daha ilerisi düşünülmemelidir, komşularla iyi geçinilmelidir direktifinden başlıyor.
Sınır ve kurallara bağımlı toplum, korku ve zorbalıktan başka bir şey getirmez. Polis toplumu yaratılır.

Aydın, “sınır” ve “kural”ları sorgulayabilen kişidir.

Bugün Diyarbakır’da Sur’da, Cizre’de yaşananlara, mültecilik sorununa, ekonomik çıkmazlara bakışı, gündelik olmamalıdır.

Kültür-sanat alanında da durum farklı değildir. Aynı şekilde kültür-sanat alanında yaşanan çelişkiler, verilen teşvik ödülleri, ödül mekanizmasının adaletsizliği karşısında ne söylüyor, bunlara karşı çıkıcı, yeni bir sav ortaya atıyor mu, savını destekleyici argümanları nelerdir, bunlar önemli kılar bir yazarı. Yazmak, yeni bir şey söylemektir ne de olsa. Bunları yapmayanlardan, bir farkı olmalıdır bugün yazan kişinin. Özellikle “bugün”!

Aydın bedel ödeyen insandır. Ama o, genel bir yanılgıda olduğu gibi bir ideal olarak varolmaz. “Ben önce bedel ödeyeyim, sonra aydın olayım” demez. Entelektüel olmak, bir “yazgı” değil bir “seçim”dir.   Gerçeği söylemeyi, ya da yaşanan çelişkiler karşısında susmayı seçeriz. Aydın hakikati dile getirmek konusunda “kendi çıkarlarına” ya da “dönemin çıkarlarına” göre hareket etmez. Onun, varoluşu dolayımında gerçeği söylemek dışında bir yolu zaten bulunmamaktadır. O bir köy kahvehanesindeki kişi, tekstil tezgâhında işçi, ya da bir yazar olabilir. Uyuklayan bir evrende, uyuyamamanın bilgisidir.

Aydına kuşku dolu bakışlarla bakılır. Halk bilinçlendikçe, ona yakınlık duyar, fakat yine de halkın mutlak desteğini kazanması çoğu zaman zor hatta imkânsızdır. Halk aydın onun hakkını savunduğunda bile çoğu kez şöyle demektedir: Aydının ne hakkı vardır ki, onların olan bir seyi savunmaya. Aydın haddini bilmeli ve böyle şeylere hiç bulaşmamalıdır. Halk ve iktidar sık sık böyle der.

Aydın bu yüzden “haddi olmayan” şeyleri dert edinen kişidir.

Yalnız olmak, gerçeği dile getirirken, yalnız kalmayı göze almak… Evet, entelektüel göze alandır. Oysa bizim entelektüelimizde ne kadar az olan bir özellik bu. Bir şeyi göze alma cesareti. Zola, Marx, Sartre, hep bunu yaptılar. Sonra Şeyh Bedrettin, sonra Nâzım Hikmet… Daha başkaları…

    Kendini iktidar karşıtı olarak tanımlayan yazar, öncelikle neleri göze alabildiğine bakmalıdır. Çünkü göze almak, bir bakışı da zorunlu kılacaktır.


Söz, yetki, karar, iktidar HALKA!
Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

dayanışma
[özgürlük]

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 13.12.2013
İleti Sayısı: 1.918
Şehir: Zonguldak
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 11.02.2016- 20:54
Alıntı yaparak cevapla  


Aydın Bilinci Bugün Neden Gereklidir? -2


“Bizde Entelektüel Yok” Demek Yapılanları Meşrulaştırır Mı?

 
Resim Ekleme

Özgün ERGEN

Geçtiğimiz günlerde, tam da ben bu yazıyı yazarken Hilmi Yavuz’un Zaman Gazetesi’nde “Entelektüel Kime Denir” yazısı yayımlandı.

Hilmi Yavuz’un yazısı talihsiz bir yazı.

Yazının talihsizliğini, ilk okuyuşta anlamak mümkün değil. Yazı çünkü herkese bir soru yöneltiyor. Diyor ki, Celal Şengör tek değil, Celal Şengör kötü ama bugün entelektüel olan kim var?

Şöyle ki Sartre’ın pratik bilgi teknisyenleri olarak eleştirdiği üst yapı memurlarından örnekle, Celal Şengör’ün bir entelektüel olmadığını söylüyor Hilmi Yavuz. Celal Şengör’ün, Sartre’ın “hiç kimsenin buyruğunda olmayan ve statüsünü hiçbir otoriteden almayan” entelektüel tavrının çok uzağında olduğunu da yazıyor. Dışkı yemenin, yani işkencenin ahlaki boyutunu yok sayıp biyolojik boyuta indirgediğini söylüyor. Buraya kadar yazıda hiçbir sorun yok. Ama aynı Hilmi Yavuz, yazıyı şöyle bitiriyor. Sartre, Paris polisi tarafından tutuklamak için götürülürken, dönemin Cumhurbaşkanı De Gaulle’nin, “Sartre tutuklanamaz. Sartre Fransa’dır” sözünü anımsatıyor. Diyor ki, “Celal Şengör entelektüel falan değil, ama bugün Türkiye’de, ‘O Türkiye’dir’ diyebileceğimiz bir entelektüel var mı?”

Genel olarak hatalı bir yerden bakıyor. Çünkü, Sartre’dan örnek verirken, Sartre’ı tekil bir özne olarak alıp koyuyor önümüze. Toplumu, Türkiye toplumunu, toplumsal çelişkileri görmekten nasıl kaçınıyor. Çok belirgin bu. Bir kere, entelektüel olmak, “toplumsal bir olgudan” çok “kişisel” bir şeye dönüştürülüyor. Kişileri, toplumlarından ayrık bilinçler olarak düşünüyor çünkü. Aslında yazı, ilk bakışta çok masum ve sorumluluğu herkese, bütün entelektüellere yüklüyor gibi görünebiliyor. Ama biz, satır aralarını da okuyacağız.

Yazıda öznel bir durum, yani “Sartre gibi bir entelektüel var mı” sorusu ile ortaya çıkan durum nesnelleştiriliyor. Soru yanıtı içindeymiş gibi duruyor. Kültür-sanat alanında da yıllarca bu yapıldı. Burjuvazi (kültür ve sanatın egemenleri) hep bunu yaptı: Bir odaya bile girdiğinde, gözleri birilerini aradı. Aradığı kişi orada yoksa, “Burada kimse yok ki.” dendi. “Bir yazıyı bile düzgün yazmayı beceremedin.” dendi. Sık sık “yargılayıcı” konumuna kendini atadı. Kendi dengi olanlar hariç, herkes hakkında karar verici oydu ne de olsa.

Yıllarca bunu yaptılar. Haksızlıklar, kültür ve sanatta arkadaş-ahbap ilişkileri kabullenildi.

Bir şeyin yokluğu üzerinden konuşmak, o şeyin zaten olmadığını iddia ederek kendini olumlamaktır oysa. Yani bir insanın kendisinin olamadığı ya da yapamadığı bir şey varsa kesinlikle onu kimse yapamamıştır diye düşünmek bize hatalı yanıtlar verdirir.

Evet… Kimse, “O Türkiye’dir” demiyor, bugün kimse için.

Entelektüelleri, bu toplumun akıllı, cesaretli insanları için, “O Türkiye’dir” denmiyor hiçbir zaman. Çünkü;

Bir kere bu ülkenin aydınlarına, rahat bir yaşam bile çok görüldü. Dolayısıyla “O Türkiye’dir” falan değil, “hain” dendi. “Vatan haini” dendi.

Yazarların, o değerli entelektüellerin pek çoğu yanarak, işkencelerde, demir parmaklıkların ardında yitip gitti… Eriyip tükendiler.

Yazar olmak için “belirli bir çevre”ye dâhil olma şartı arandı. Yazılı değildi elbette bu şart. Zaten gizli-kapaklı oluşu bu yüzden.

Hiçbir çevreye ait olmayan yazarların yazdıkları elendi, yayımlanmadı.

Çünkü bu ülkenin edebiyatını 3-5 kişinin hizmetine sundular. Edebiyat ödüllerini, bayrak yarışı gibi babadan oğula, bir arkadaştan alıp bir başkasına aktardılar.

Bu ödüllerden birinde de seçici kurul üyelerinden biri, siz, Hilmi Yavuz’dunuz. 2003 Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü, sizin seçici kurulunda yer aldığınız bir yarışmada oğlunuz Ali Hikmet almıştı[1], bunlar ve daha pek çokları yazıldı[2]. Ve bu, ne ilk ne sondu.

Bu ülkenin entelektüelleri, yazanları, okurları, haksızlık en yakınınızda bile olsa buna susmadığınız sürece varoluşunuz anlamlıdır.

Celal Şengör’ün yerine koyulabilecek kişi pek çoktur. A,B,C… Ne Çok. Sadece henüz en kötüsünü henüz söylemediler, o kadar.

Celal Şengör’ün zihniyeti kötüdür. Ama bu, kendisine “entelektüelim” diyen herkesi iyi yapmaz. Hepimizi “iyi” yapmıyor ki.

Bugün yaşanan çelişkileri dile getirecek bir entelektüel zaten yok, sözü bir yılgınlıktır.

“Bizden entelektüel çıkmaz.” tam da böyle bir yargıdır.

Peki varolan bir şey için “o aslında yok” demek ne demektir? Soru işaretlerine dikkatle bakmak ve özenli davranmak gerekir. Soruların sorulma biçimi çok önemlidir.

Linda Nochlin’in Makalesi: Neden Hiç Kadın Sanatçı Yok?

Soruların sorulma biçimi meselesini şöyle bağlayacağım. Linda Nochlin’in “yokluk” meselesini, kadın sorunu üzerinden tartıştığı çok önemli bir makalesi vardır: “Neden Hiç Kadın Sanatçı Yok?”tur yazının başlığı.

Feminist tarih yazımında bir yön geliştirici, yeni ve değiştirici bir bakış açısının yürürlüğe konulmasıdır Linda Nochlin’in bu makalesi. Bu makale ile sanat tarihinde birinci kuşak feminizm yön değiştirmiş, ikinci kuşağa geçilmiştir. “Neden hiç kadın sanatçı yok” sorusunun beraberinde getirdiği olgu nedir peki aslında? Gerçekten kadın sanatçı yok mudur? Ya da egemen ataerkil bakış açısı, kadın sanatçıyı yokluğu üzerinden tartışarak, onu tarih üzerinden silmeye mi çalışmaktadır?

Bir şeyi “yokluk” sorusu üzerinden tartıştığınızda, olgusal düzlemde o soru ile o durumu ortaya çıkaran toplumsal nedenlerin üzerine bir sis perdesi örtülmüş olur.

Linda Nochlin de bu sorunun gerçekliği çarpıtan, kurnaz bir soru olduğunu söyler. Çünkü kadınlar zaten toplumda ikincil konumdadır. Michalengelo, Cezanne, Van Gogh gibi sanatçılar için tanımlanan deha, kadınları dışarıda bırakmaktadır. Kadınlar “dahi” değil midir? Yoksa deha, toplumun ürettiği bir şey mi? Ya o koşullardaki Van Gogh’un kız kardeşi olsaydı, diye sorar Nochlin. Van Gogh’un kız kardeşi için dahi diyecek miydik, diyor. Ve aslında “deha” nın da kadın sanatçıyı yokluğu üzerinden tartışmanın kökeninde de bireyi toplumdan yalıtarak düşünmek yatar.

Linda Nochlin sorular üzerine düşünüyor.

“‘Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?’ Bu soru, kadın sorunu denen meseleyle ilgili hemen hemen bütün tartışmaların arka planında suçlayıcı biçimde çınlar durur. Fakat feminist ihtilaf bağlamındaki bütün öteki sorularda olduğu gibi, bu soru da meselenin özünü çarpıtarak sinsice kendi yanıtını verir. ‘Hiç büyük sanatçı yok çünkü kadınlar büyük olamaz[3].’”

Bu soru, kökeni itibariyle yanlış bir sorudur. Linda Nochlin, bu makaleyi yazar ve o günden sonra feminist sanat tarihi, sanatçı kadınların varlığını savunmakla değil, kadınların toplumsal varlıkları temsiliyetleriyle ilgilenir. Soruların sorulma amacı önemlidir. Yanıtları da bu bağlamda düşünmek gerekir. Evet, kadın sanatçı vardır ama o bir büyüklük miti değildir. Kadın sanatçı, yapıtlarıyla kendini var etmiştir. Gizli, kıyıya itilmiş, ya da görünür olarak var etmiştir. Tıpkı entelektüelin kendini, kendi toplumsal koşullarında var ettiği gibi.

“Feministlerin ilk tepkisi, yemi olduğu gibi yutmak ve soruyu sorulduğu biçimiyle yanıtlamaya çalışmaktır. Yani tarih boyunca değerli ya da değeri yeterince bilinmemiş birtakım kadın sanatçıları bulup ortaya çıkartmak; onların ilginç, üretken ama tabii alçakgönüllü yaşamlarını yeniden canlandırmak; unutulmuş çiçek ressamlarını ya da David’in izleyicilerini ‘yeniden keşfederek’ eserlerinin iyi olduğunu kanıtlamaya çalışmak; Berthe Morisot’un aslında Manet’ye sanıldığı kadar bağımlı olmadığını göstermek-başka bir deyişle- kendisi dışında kimseye ilginç gelmeyen alanının aslında ne kadar önemli olduğunu kanıtlamaya çalışan akademisyenin tavrını paylaşmaktır[4].”

Biz bir akademisyen tavrını paylaşmayacak, entelektüelin varlığına kanıtlar sunmayı değil, sorunun “hatalı” ve “yokluğun içinde kendini olumlayan” bir soru olduğunu söylemeyi tercih edeceğiz.

Entelektüelin Değiştirici Yönü  

Öyle bir ortam ki, yazarları susuyor, yazarların kalemleri tutuk. Çünkü ovallik demiştim ya, herkese sıçrayıp duran ovallik bu işte.

Kalemini sivriltmekten çekinen entelektüel, neyi değiştirebilir.

Bir savaşın içindeyiz. Ben bu yazıyı yazarken, bir çöp konteynırı patlıyor ve şu anda insanlar ölüyor. Diyarbakır Sur’da, Cizre’de bugün çocuklar ölüyor. Ve piyasa yazarları, bugün de kendilerini sağlama almak için birilerini çiğneyip geçtiler.

Böyle bir ortamda kaybedecekleriniz, sizden daha neleri alıp götürebilir?

Siz bu ülkenin entelektüelleri, yazanları, okurları, sustuğunuz sürece, onları doğuran, yaratan, yücelten iktidardan hiçbir farkınız kalmayacaktır.

Celal Şengör’ün yerine ne kadar çok kişiyi koyabiliriz. A,B,C… Ne Çok. Sadece henüz en kötüsünü henüz söylemediler, o kadar. En kötüsünü söylemedi diye, bu, katilliğin tohumlarını taşımadıkları anlamına gelmiyor.

  Celal Şengör’ün zihniyeti kötüdür. Ama onun kötülüğü, kendisine “entelektüelim” diyen herkesi iyi yapmaz. Hepimizi iyi yapmıyor. Bir bataklığın içindeyiz hepimiz. Kültür-sanat ortamında, bu çok yaygın.

Bugün her yazar, yazan herkes öncelikle bir entelektüel olmalı. Neden? Diğer türlüsünü yapan, sadece yazan ve bir şeyleri göze almayan kişiler, böyle yazan yığınlar zaten çoğunlukta. Sorumluluk, başkaları için taşınan sorumluluk bu yüzden önemli. Aydınlar toplumdaki çarpıklıktan, bu küflü halden, çürümeden sorumludur. Gülten Akın diyor ya bir şiirinde, tam da bu: “insan sorumluluktur.”

Çünkü sorumluluk duygusu olmadan, donuktur insan; kunt lekedir, ifadesiz, kimliksiz, ne ileriye ne geriye giderek öylece kalır, kalır… Bir suçlu gibi yaşar ve suç evrenselleşir.

Suskunlukla başlayan bu suç, tek tek kişilerden başlamış, sonra büyümüş, büyümüş, toplumun damarlarına yerleşmiştir. Tek bir kişinin ya da birkaç kişinin çantasına, masasının altına sakladığı sır değildir o artık. Kanıksanmıştır.

Çünkü her suç, bir ortaklıktır. 28.12.2015

[1] http://www.sanathaber.net/haber.asp?HaberID=1143&KategoriAdi=Kultur-Edebiyat

[2] http://www.gunzileli.com/2014/06/30/taylan-karaturkiyede-edebiyat-odulleri-nasil-verilir/

[3] Hilmi Yavuz’un “entelektüel var mı” sorusu ile makaledeki, “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok” sorusunu birlikte okumak başlangıçta yadırgatıcı olabilir. Oysa her iki soru da kalıpları farklı, anlamca ortaklığı olan sorulardır. Makalenin başlığını, “neden hiç büyük entelektüel yok” olarak değiştirseydik, ne değişirdi? “Linda Nochlin, “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok,” Sanat Cinsiyet, Sanat Tarihi ve Feminist Eleştiri, çev. Ahu Antmen, İletişim Yayınları, İst., 2010, s.121

[4]A.g.e, s. 122


Söz, yetki, karar, iktidar HALKA!
Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.094
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 12.02.2016- 18:23
Alıntı yaparak cevapla  


Celal Şengör bir profesör. Duruşuyla, hayata, insana bakışıyla sadece ve sadece bir “akademisyen” olmanın, “entelektüel” olamamanın tipik bir örneği. Jeolog ama konuşmalarından bu konuda hiçbir veri alınamayan, Marksist bakışla söylersek, mesleğine, kendine, emeğine yabancılaşmış insan. Ama aynı zamanda, liberalizmle arasındaki yakınlığı düşünecek olursak 12 Eylül sonrasında ortaya çıkan, eleştirilen Türk aydını duruşuyla birebir örtüşen bir kimlik.

Celal Şengör'ün büyük tepki alan son konuşması aslında ilk değildi. Benzer açıklamaları daha önce de yapmıştı. Siyasal konularda kendisine hiç yakışmayan açıklamalarda bulunması elbette üzücü. Bence bu konulara hiç girmemeli. Yaptığı açıklamalar dünya çapında önemli bir bilim adamına gerçekten yakışmıyor. Oysa doğa bilimi alanında Türkiye'nin en önde gelen   bilim insanlarından biri. Salt bu konulara yönelmesi gerekiyor; birkaç gün önce Fatih Altaylı'nın programında kendisini saatlerce keyif alarak dinledik. Ama konu siyasete geldiğinde sadece saçmalıyor. Komünizmin hayal olduğunu söylemesi ve daha güzel bir dünyanın ''küçük değişimlerle'' ve ''evrimsel'' bir çizgide olabileceğini söylemesi Marksizm konusunda yetersizlik içinde bulunduğunu gösteriyor. Birileri ona bunu hatırlatmalı. Böylesine önemli bir bilim kimliğine sahip birinin siyasi alandaki saçmalıkları kesinlikle kendisine ve savunageldiği bilimsel formasyona zarar vermekten başka bir işe yaramıyor.


Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası  »  Felsefi Tartışmalar
 »  Aydın Bilinci Bugün Neden Gereklidir?

Forum Ana Sayfası

 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.

Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Sınıf Bilinci melnur 1 1858 12.09.2013- 15:30
Konu Klasör Yurttaşlık ve sınıf bilinci melnur 1 75 08.10.2018- 19:05
Konu Klasör Sol aydın ve radikalizm melnur 0 853 11.03.2017- 20:30
Konu Klasör Veda'dan Aydın müsvetteleri ... melnur 8 887 15.10.2017- 19:42
Konu Klasör Aydın kıtlığı ve son aydınlar umut 0 1551 10.01.2015- 15:28

Etiketler   Aydın,   Bilinci,   Bugün,   Neden,   Gereklidir


Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Sınıf Bilinci melnur 1 1858 12.09.2013- 15:30
Konu Klasör Yurttaşlık ve sınıf bilinci melnur 1 75 08.10.2018- 19:05
Konu Klasör Sol aydın ve radikalizm melnur 0 853 11.03.2017- 20:30
Konu Klasör Veda'dan Aydın müsvetteleri ... melnur 8 887 15.10.2017- 19:42
Konu Klasör Aydın kıtlığı ve son aydınlar umut 0 1551 10.01.2015- 15:28

Etiketler   Aydın,   Bilinci,   Bugün,   Neden,   Gereklidir


Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2014   phpKF Ekibi



Forum Mobil RSS