Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Forum Ana Sayfası  »  Marksist Çözümlemeler
 »  Politik alan-Ercan Gündoğan

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Toplam 2 Sayfa:   «ilk   <   1   [2] 
Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.303
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 15.10.2017- 18:39
Alıntı yaparak cevapla  


Politik Alan - VII-Ercan Gündoğan


Politik alanın tanımı ve sorunları konusunda az da olsa yol aldık. Şimdi, Marks'ın Kapital'in ilk cümlesi olarak yazdığını politika ve politik alan için yazalım: Politik alana bakıldığında neler görürüz? Devleti, parçalar halinde, politik partileri, ideolojilerin söylem biçimlerini, profesyonel politikacıları, sivil toplum örgütlerini. Bizde bir de, bol bol, liderleri görürüz. Tüm bunları görürken, medya denilen, araç, ortam dolayımıyla görürüz. Bu nedenle, medya da, politikanın has öğelerindendir.

Marks'ın kapitalist ekonomi derken, piyasada metaları, meta yığınlarını görürüz diye başladığı cümlenin ardından bütün olarak Kapital'in geldiğini biliyoruz: Uzun ve derin, devrimci ve devrim için, bir sermaye çözümlemesi. Politikada da, diğer toplumsal alanlarda da, benzer başlangış gereklidir diye düşünüyoruz.

Devlet, hem Marks'da hem Weber'de zor gücünün, silahların, merkezileşmesi, merkezin tekeli altına alınması olarak tanımlanır. Yararlı bir tanımdır ama, tanımın özellikle kapitalist devletin, ulus-devletin oluşumunu ve onun feodal dönemin üzerine yükselmesini dikkate aldığı açıktır. Ama, feodal dönemde merkezileşmiş silah tekelinin olmaması, feodal devletin olmadığı anlamına hiç gelmez. Devlet, silahlı güçlerin merkezileşmesi, diğer deyişle, merkezi sürekli ordunun kurulmasına ille de bağlı ve bağımlı değildir. Bizim tanımıza göre, devlet, belli bir cografi alanda kurulan egemen siyasal iktidardır. Feodal devlet de vardır, ama, bu devlet, feodal mülk ve yetkilere ayrılmış olarak bulunur. Bu devlet ancak kendine yeterli bir ekonomiyi çevirebilecek bir tarımsal ekonomiye dayandığı için, ekonomi-politika ayrımına gerek duymaz. Lord, ya da ağa diyelim, hem ekonomik hem de politik güce, hatta hukuki güce de, sahiptir. İdeoloji üretimi ise, bilindiği üzere, kilisenin ve 11.yüzyıldan sonra gelişecek üniversietelerin işlevidir.

Çok uzağa gitmeyelim. Bu günün devleti neredeyse her türlü toplumsal işleve sahip, yaşamın her alanına sızmış, ister ağ, ister ahtapot diyelim, dallı budaklı, kemikli ve kaslı, sinirli ve düşünceli bir yaratık gibidir. Mahalennin muhtarıyla bekçisi, sağlık ocağının doktoru, bakkalı denetleyen vergi memurundan, alt yapı tamirinden sorumlu kamu işçisine, kamu ilkokulunda ders veren öğretmeninden başlayarak, en tepede develt başkanına kadar bir yaygınlığa, genelliğe, etkinliğe sahiptir. Devlet yatırım yaptığı alanlarda, doğrudan işlettiği şirketlerde de vardır. Ancak, devletin tam ve doğrudan yeralmadığı alanlar da bulunmaktadır. Örneğin aile içine doğrudan giremez. Daha önemlisi, özel sermaye işletmesine de. Bu tür alamlarda, devlet sadece düzenleyici, destekçi, müdahale edici işlevde bulunur. İşte devletten görece ve kısmen özgür ve uzak kalınan alanlar bu kadardır. Bu alanlara devletin yetkisini fazla uzatmaması ya da uzatamaması nedeniyle, devletle aile, devletle piyasa, diğer deyişle, politikayla ekonomi alanları arasında hem yetki, hem de işlev farklılaşması bulunur.

Devletin doğrudan ya da bütünüyle sızamadığı ya da sızma gereksinimi duymadığı alanlardan biri de, elbette, özel, bireysel alanlardır. Faşist bir devlet sözkonusu değilse, devlet kiminle evleneceğimize, hangi romanı, gazeteyi okuyacağımıza, hangi televizyon kanalını izleyeceğimize müdahele etmez, edemez. Elbette, izleğimiz televizyon kanalının kendisine müdahele edebilir.

Devlet güçlüdür güçlü olmasına da, muhalefet ve muhalifler hep vardır. Sistemin tümüne ya da bir kısmına muhalefet, malum, devrimci ya da reformist olabilir. Muhalefet genelleşmiş olabilir ya da yerel düzeyde gelişip hemen sönebilir. Her ne olursa olsun, iktidarın geliştiği her yerde, iktidar karşıtı bir güç her zaman gelişir. Nedeni, diyalektiktir: Çünkü iktidar, iktidarsızlaştırarak kendini oluşturur. İktidarsızlaşan da, iktidarı yabancı bir unsur olarak görür, benimsemez.

Devlet iktidarı kimleri iktidarsızlaştırarak oluşmuş ve nerede egemenliğini kurmuştur? Devlet iktidarı, devletli güçleri ve dışındakileri, sırasıyla devletin ideolojisini ve genel olarak muhalif ideolojileri bize gösterir. Ve her ideoloji, bir düşünme ve ifade biçimi, bir seslenme biçimi olarak, belli kesimlere ve onların sorun ve iddialarına atıf yapar. İdeoloji,   en geniş anlamıyla bir “parti” halinde örgütlenir de. Devletin egemenleri için, merkezi olarak yoğunlaşmış büyük bir "parti" olduğunu da söyleyebiliriz. Diğer durumlarda “parti”, bir kulüp de olabilir, günümüz anlamıyla siyasi parti de. Ya da, sivi toplum içinde, bir tarikat olarak da. Bu ideoloji, bir aydın ideolojisi olarak da gelişip örgütlenebilir. Her ideoloji, kendi özelliklerine, iddiasına ve daha önemlisi sahibine göre kendini ifade eder, örgütler. Aydınların “partisi” genelde kültür üretimiyle ilgili örgüt ve kurumlardır. Dinsel ideolojiler, kilise, cami, tarikat biçiminde varolurlar.

Kendi ideolojini belli ve tekil partiler dışında, bizzat işletmelerde, geniş olarak piyasada ve en gelişmiş ve ileri haliyle devlet biçiminde üreten toplumsal kesimse, kapitalist sınıftır. Bu sınıfın kapitalist devlet oluştuktan sonra onu ele geçiren bir sınıf olarak görülmesi yanlıştır. Bu sınıf, bu devletle birlikte, bu devlet aracılığıyla, bizzat bu devlet olarak, gelişmiştir. Eş zamanlı bir süreçten bahsediyoruz. Sınıfın gelişimiyle devletin gelişimi eş zamanlı, karşılıklı ve çoğu zaman uyumlu biçimde gerçekleşmiştir. Devletin bu sınıfla arasına ne kadar mesafe koyacağı, söz konusu ülkede sermaye birikiminin özel tarihiyle ilgilidir. Birikime devlet katkısı, doğrudan desteği fazlaysa, devlet ve yöneticileri (bürokrasi-profesyonel politikacılar), bir özerklik elde edebilecektir. Tersi durumda, yani, devletin ve sınıfın oluşumu ve hakim hale gelme sürecinde, devleti finanse eden özellikle sermaye sınıfı ise, devlet, zorunlu ve özel işlevleri ve kadrosu nedeniyle özerkliğini kısmen sürdürse de, esas patron, kapitalistlerdir. Burada, kapitalist sınıfın devlete göre, devletten, daha fazla özerk olduğu söylenebilir.

Marks Kapital'de, sermaye birikiminde devlet borçlanmasının önemine dikkat çeker. Sanıldığı gibi, sermaye sadece kendi olanaklarıyla birikip güçlenmez. Sınıfla devletin güçlenmesi eş zamanlı ve simbiyotik bir süreçdir.

Politik alanın en önemli öğesi olarak devlet yaygınlaşmış ve merkezileşmiş bir iktidar tekeli olmakla birlikte, doğası ve işlevlerinden kaynaklanan sınırlılıklara da sahiptir. Hiçbir zaman, piyasaya ve aileye, tümüyle sızıp düzenleme yapmak bir yana, bu iki alana doğrudan temas bile edemez. Toplumun bütünü düşünüldüğünde, devlet daha da sınırlı bir güçtür Kendi iktidarının oluşumu ve devamı açısından, devletin toplumla esas bağlantı ve temas alanlarını siyasal partiler ve sivil toplum sağlar. Siyasal partiler ve onların yetkisinde bulunan seçme ve seçilme süreci olmazsa, devletin toplumla "siyasal bağlantısı" ancak aristokrasi ve bazı zengin kesimlerin katılımıyla, sınırlı oranda olur. Kitle olarak toplum, ancak, partiler yoluyla ve temsili olarak devlete katılır. Sivil toplum ise, devlete katılım işlevinden çok, devletin uzantısı, devletin bir ön biçimi olarak görev görür. Sivil toplum, devletin yetersiz ya da gereksiz olduğu, daha önemlisi, devletin kendi başına bıraktığı ve politik temsil özelliği taşımayan kamusal ama politik olmayan örgütlerden oluşur. Mevcut ve yaygın anlayış, devletin sivil toplumla ilişkisinde, devlet- sivil toplum ayrımı olduğunu, sivil toplumun da sivil toplum örgütlerinden ibaret olduğunu söylüyor. Bu anlamda, sivil toplum, devletin parçası olmayan örgütlü toplum kesimleri anlamına geliyor. Örneğin, muhtar devletin parçasıyken, mahalle örgütleri sivil toplum alanına giriyor. Şirketlerse, mevcut anlayışa göre, sivil toplum içinde değil, ekonomi alanında bulunuyor. Bu düşünceler ve gözlemler, devletin dışında ve ona karşı kulanılabilecek bir alan olduğunu söyleyerek, yeni bir ideoloji, örgütlenme ve mücadele alanı da önermiş oluyorlar. "Sivil toplumculuk" diyebileceğimiz bu düşünce, her şeyden önce, kapitalist sınıfın, burjuva toplumunun ve kapitalist devletin eş zamanlı oluşumunu, birbirleriyle simbiyotik ilişki içinde olduğunu göz ardı etmenin yanında, sivil toplumu devlet dışında örgütlü tüm toplum kesimleriyle eşitlemekte ve, toplumun burjuva karakterini gözardı etmektedir. Toplum burjuva toplumu olarak, burjuva olmayan öğeleri ve muhalefeti de kapsar. Bu öğeler de, bizzat burjuva olmayan sınıf ve kesimlerdir. Diğer deyişle, burjuva sivil toplumu, dar ve teknik anlamda, burjuvazinin kurduğu sivil örgütlenmedir. Oysa, burjuva toplum içinde burjuva olmayan ve çoğunluk olan sınıf kesimler de bulunmaktadır. Denilecektir ki, burjuva sivil toplum örgütlerinde sadece burjuvalar bulunmaz. Doğrudur, saçünkü dece burjuvazi değil, küçük burjuvazi de yaygın olarak bulunur. Ancak kentlerdeki örgütler, ticaret ve meslek odaları, tüketici dernekleri, cemiyetler, vakıflar, kooperatifler, ezici çoğunlukla, işçi örgütleri değildir. Bilindiği üzere, işçi ve emekçi kesimler büyük çoğunlukla o da örgütlü oldukları ölçüde, sendikalar, bazı kooperatifler, hemşehri örgütleri ve dini sivil örgütlerde örgütlü durumdadırlar. Sivil toplum hala, örgütleri açısından, burjuva sivil toplum özelliğini korur. Doğaldır, sivil toplum Avrupa keökeninde de, kentlerde, burjuva komünleri ve örgütleri biçiminde gelişmeye başlamıştır. Bu nedenle de, merkezi ulusal monarşlerin gelişiminde "devlete", "merkeze" karşı bir muhalefet içeriği ve aracı olmuşlardır. Bildiğimiz kadarıyla, işçi sınıfın yükselmesi ve militanlaşması bu kapsamda olmamıştır.

***
Yazının başında, piyasada gördüğümüz metalar gibi politik alanda da "Devleti, parçalar halinde, politik partileri, ideolojilerin söylem biçimlerini, profesyonel politikacıları, sivil toplum örgütlerini", "Bizde bir de, bol bol, liderleri", "Tüm bunları görürken, medya denilen, araç, ortam dolayımıyla görürüz" demiştik. Bu yazıyı, sadece ve kısaca, siyasal partiler hakkında yazarak bitirmeye çalışalım.

Siyasi partilerin kökenlerinde sadece "parti" olduklarını söyleyebiliriz. Parti, "kısım", kesim", "parça" anlamında olup, en yaygın düzeyde bile, belli çıkarların örgütlenmesi anlamına gelir. Partilerin siyasal parti olarak gelişmeleri, parlamentoların, daha sonra da temsili demokrasinin gelişimyle oldu. Seçme ve seçilme hakkı sınırlı olduğunda, parlaemento içi gruplaşmalar parti gibi hareket ederler. Söz konusu hakkın yaygınlaşmasıyla birlikte, çıkarların örgütlenmesi ve temsili için siyasal partiler gelişmiştir. Başlangıçta parlemento içi zümre partileri, gruplaşmaları varken, süreç kitle partilerinin oluşumuna doğru ilerlemiştir. Kitle partisi olmaktan çok, dar ideoloji partileri de elbette gelişti. Burada bizi ilgilendiren gözlem, partilerin oluşumu ve evriminde, seçim sistemlerinin büyük rol oynadığıdır. Partilerin ideolojisi, söylemi, büyüklüğü, başarı ya da başarısızlığı büyük ölçüde seçim sistemi tarafından belirlenmektedir. Burada en önemli müdahale ve mücadele alanı, seçim sistemidir. Partiler seçim sisteminin verdiği olanaklara göre büyüyüp gelişebilir. Seçim sistemi, temsili demokrasinin kime açık, kime kapalı olduğunu göstererek, seçmeni yönlendirir. Seçim sistemi ve onun uzantısı olan partiler yasası, hangi sınıf ve kesim çıkarlarının devlet içinde temsil edilebileceğini gösterir. Kapitalist çıkarların devlet içinde temsilinin yapısal olarak gerçekleşmesinin ve kapitalistlerin devleti yapısal olarak denetimlerinde tutmalarının önemli araçlarından biri de budur. Seçim sisteminin devlet ve sınıf çıkarları tehdit edildiğinde hemen değiştirlebileceğini biliyoruz. Sistem seçim sonuçlarının ne olacağını değil, seçim oyununun nasıl ve kimler tarafından oynanabileceğini önceden tayin eder. Zaten bu da yeterlidir. Hatta, sonunçlarla ilgili kesin bilinmezlik, sistemin esnekliğini, değişitirilebilir olduğunu, farklı partilere açık olduğunu gösterir.

Devletten sonra burjuva sivil toplumdan ve siyasal partilerden kısaca bahsettik. Başta belirtilen diğer konular diğer yazıların konusudur.


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.303
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 15.10.2017- 18:40
Alıntı yaparak cevapla  


Politik alan - VIII-Ercan Gündoğan


Bu yazıda politik alanın gerçek oyuncusu gibi görünen “politikacı” tipiyle ilgili gözlem ve tespitlerde bulunulacak. Politikacıdan kasıt “profesyonel” politikacıdır. Amatör politikacı ise, "politik temsil" özelliği olmayan ama kamusal kişilik edinmiş her hangi bir kişi olabilir. Aydın, sanatçı, yorumcu, yazar ve "fikir" önderlerinin durumu budur. Politika yapan çoktur ama, herkes, politik "temsil" işlevini yerine getirmez. Bir politika yorumcusu ise, aslında medyanın yaptığı işi yapar, haberleri ya da gündemi ele alır, yorumlar. Politik temsil, demek oluyor, profesyonel politikacının işi olup, politika topluluğunun parçası olmayı gerektiriyor.

Politik topluluk, politika yapan herkesi değil, sadece profesyonel olarak "yönetim" sürecinin parçası olanları belirtir. Topluluk üyesi, yönetici sınıfın üyesi olarak, biçimsel düzeyde, politikacıları, devlet adamlarını ve bürokrasiyi kapsar. Bürokrasinin burada alt düzey memurları, kamu görevlilerini kapsamadığını özellikle belirtelim. Onlar bilindiği üzere kamuda çalışan emekçilerdir.

Yönetici sınıf Marksist kuramda bile, sık sık "egemen sınıf" ile karıştırılır, ama egemen sınıfın yanında doğrudan politik ve idari "yönetim" görevini yerine getirenleri de kapsar. Yönetici sınıf egemen sınıfın dışındadır. Ancak,dışında olması, Ay'ın Dünya'nın dışında olmasından farklı değildir.

Yönetim işlevini en geniş anlamıyla "yönetici sınıf" yerine getirir. Bu yönetim için işbölümü şöyledir: Kapitalistler doğrudan sermaye üretimiyle, politikacılar doğrudan temsil ve karar alma süreciyle, bürokrasi de, biçimsel olarak politikacılar tarafından alınan kamusal kararların, doğrudan uygulanmasından sorumludurlar. Elbette, uygulama işlevi dışında, kamu politikası üretimine "mesleki" bilgileriyle katılırlar.

Yönetici sınıfın içine, kapitalistler, politikacılar ve bürokratlar dışında, bir de, malum, bazı elitler girerler. Bu kesimlere, "burjuva aydınlar" diyebiliriz. Burjuva aydınını, okur yazar ve yayın yapan, sergi açan herkesi değil, sınıfın ideolojisini ulusal düzeyde üreten büyük burjuva aydınları anlamında kullanıyoruz. Bir öğretmen de aydın özellikleri taşıyabilir, ancak, onun kavramları ve iç bağlantıları üretilmiş, genel hatları çizilmiş ideolojinin uygulayıcıları, uyarlayıcları, yeniden üreticileri olarak görmek gerekir. Bu kapsamda belirtilmeli ki, aydın özel bir kavram olarak ideoloji üretici anlamında, ideolog anlamında kullanılırsa, anlamlı, tanımlı halde kalabilir. Yoksa "analitik" değerini yitirir, kuram dışına çıkar.

Kısaca yazıp ilerleyelim: Yönetici sınıf, kapitalistleri, politikacıları, bürokratları ve büyük burjuva aydınlarının iş bölümü halinde ve birlikte, bütün olarak kapitalist toplumun yöneticiliğini üstlenir. Politik alanın liderleri, öncüleri ve geniş anlamda yöneticilerini "kategorik" olarak tanımlamış olduk. Sınıfsal olarak "yukarıda" kim kimdir, böyle yanıtlanabilir diye düşünüyoruz. Bu yönetici sınıf, açıkça görülüyordur, bir topluluk halinde de düşünülebilir. Bizim politik alanda en sık gördüğümüz bu topluluk ya da sınıf üyeleri, her konuşmalarında, her yazmalarında, yukarıda olduklarını, yukarıdan yanlarına ya da aşağılarına doğru seslendiklerini gösterirler. Devletin, halkın nasıl yönetileceğini, kamusal işlerin nasıl düzenlenmesi gerektiğini, kamusal sorunların nasıl çözümleneceğini, hep onlardan duyar ve okuruz. Tüm tespit ve önerilerinde, kamusal yaşamımız üzerine ne düşünüp ne ettiklerini duyarız.

Sosyalistlerin politik alan içinde esas olarak kimlerin sözünün dinlendiğini çözümlerken, bu yazılanların "analitik" bir değeri olacağını düşünüyoruz. Kİmler, kimler ve ne adına konuşmakta, öneride bulunmaktadır. Yönetici sınıfın üyeleri kendi sınıf içi iş bölümlerine uygun olarak ve yönetici olma bilinciyle konuşurlar; ama, yönetilenlerin, "halk" diyebiliriz, politik alanın sadece dinleyicisi ve izleyicisi olmadıklarını, aslında kendilerinin sadece halkı temsil görevi gördüklerini, kamusal alanın sorunlarını çözmek üzere görevlendirilip atandıklarını söyleme gereği de duyarlar. Yönetenlerle yöneticilerin politik alanda yanyana gelmesi, birleşmesi bu biçimde olur. Yönetenler yöneticileri güya temsil etmektedir. Yöneten-yönetilen bütünleşmesi de yine güya, ancak böyle olur.

"Güya" diyoruz, çünkü, böyle bir temsil ilişkisi sadece biçimsel ve kuramsal düzeyde kurulabilir. Gerçekte ve pratikte değil. Çünkü temsil ilişkisini sağlayan tek "mekanizma" seçimler olup, temsilci seçme işlevini bile yerine getiremez. Seçimlerim temsil etme işlevi görebilmesi için, seçmenlerin çoğunun aynı zamanda aday olabilmesi, yönetilenle yönetici konumunda olanların sürekli ve periodik olarak yer değiştirebilmesi gerekir. Oysa, bırakalım on milyonları aşan modern devletleri, küçük kentlerde bile böyle bir temsil ilişkisi gerçekleştirilemez. Malum, azınlıktan daha azınlık bir kesim yönetmekte, onların bir kısmı seçimde aday olmakta, ezici çoğunluk sadece uzun aralıklarla seçimlere sadece ve zorunlu olarak, seçmen biçiminde katılmaktadır.

Burada, yönetici sınıfın temsili olarak bile yönetmediğini söylemiş oluyoruz. Diğer deyişle, mevcut durumda sahip olduğumuz rejim, "temsili demokrasi" bile değildir. Yönetici sınıfın kendi varlığı ve devamı için,temsili bile tehlikeli bulduğunu anlıyoruz. J.J. Rousseau, temsilin demokrasiyi öldüreceğini söylüyordu. Durum daha da vahimdir: Temsil bile bulunmamktadır.

Peki temsil yerine ne konulmaktadır? Kamusal alanda gördüğümüz önemli oyunculardan olan profesyonel politikacılar, bizim temsilcmiz bile olmadıklarına ve olamayacaklarına göre, ne işlev görmektedirler. Temsilcilik yapıyorlarmış gibi mi davranmakta, demokrasi ilüzyonu yaratılmasına katkı mı koymaktadırlar.

Yukarıda sunulan kuramsal ifadelerimize göre, yaptıkları iş, gördükleri işlev, temsille ilgili olmayıp, "yönetme" ile ilgilidir. Yönetici sınıfın bir alt topluluğu olan politikacılar, özel sınıfsal ve kişisel özelliklere sahip insanlardır. Onlar yönetilenleri, halkı, yurttaşları temsil etmekten çok, yönetici sınıfın içinde yer alıp, bu sınıfı temsil etmek isterler. İstemeseler de, bu sınıfın içinde kalmak için, bu işlevi görmekte zorunda kalırlar. Onlar yönetilenleri değil, yönetici sınıfın temsil işlevini görürler. Karşılaştıkları zorluklar da buradan kaynaklanır. Yönetici sınıfın içinde yeralan kapitalistlerle bürokratların, büyük aydınların, karşı karşıya olmadığı görevler ve sorunlardır bunlar. Halkla ilişki görev ve sorunu.

Seçmen olmanın genel hak olarak genelleşmesiyle birlikte gelişen "kitle demokrasisi", "kitle politikası" ve "kitle partileri", kitleyle en uygun ilişkileri kurabilecek, kitleye uygun politikacı tipini yarattı. Geçmişin çoğunlukla elit olan politikacılarının tersine, profesyonel kitle politikacısı da böylece ortaya çıkmış oldu. Bu politikacı halktan çıksa bile, yönetici sınıfın üyesi olmakta, sonra işlevi ve görevi gereği tekrar halka, halkla ilişki kurmak üzere dönmektedir. Ancak baştaki haliyle halka döndüğü hali karşılaştırıldığında, bu politikacının siyah gidip beyaz geldiğini, Kürt olarak gidip Türk olarak döndüğünü, örneğin, görürüz. Yeni bilgiler, yeni öncelikler, yeni tecrübeler sonucunda yeni dil ve söylemle, halka döner ve onunla bütünleşmeye çalışır. Kamusal alanda sıkça gördüğümüz politikacı tipi budur. Ya da, hiç dönüşmez, etkisizleşir. ÇÜnkü, yönetici sınıfın iş gördüğü mekanizmaları, kuralları, özel ilişkileri vardır. Bürokrasi, yasalar, gelenekler gibi.

Bu politikacı tipinin özelliklerini uzun uzun anlatmaya gerek yoktur. Sıradan günlük gözlemler yeterlidir. Bizi ilgilendiren tespit, temsil görevi bile göremeyen, aslında olmayan demeli, bu kesimin, sıradan yurttaşlar gözünde bile olumsuz bir görünüme sahip olduğudur. Yönetilenlerin, yani sıradan yurttaşların kendi iç karmaşılığı, ilgi ve çıkarlarının farklılaşması, devletlerin kamusal niteliklerini kaybetmesi, en önemlisi de, yönetilen halkın her geçen gün daha da "iktidarsızlaşması", zaten temsili işlevi bile olmayan politikacı kesimini, hem başarısız hem de, tüm bu nedenlerle, gereksiz kılmaya başlamıştır. Yönetici sınıf işlevlerinin daha da merkezileşmesi, teknik bürokratik özellikler kazanması, politikacıyı, etkisiz ve kişiliksiz bir görünüme sokmuştur. Diyalektik bir süreç işlemektedir. İktidar yönetilenlerden, halktan,fazla yabancılaştıysa, kendi de iktidarszlık sorunuyla karşılaşır.

Seçmenlerin çoğunun aynı zamanda aday da olduğu bir rejime doğru gittiğimizin kanıtlarını az da olsa göstermiş olduk. Bu yeni rejime, ister "sosyalist demokrasi", ister "sovyet demokrasisi", ister "halk demokrasissi", istersek de "öz-yönetim" diyebiliriz. Ama böyle bir rejimin demokrasi olarak adlandırılması sadece bir alışkanlıktır. Kastetiğimiz, sosyalist politik ve kamusal alandır.

***

Yazılarımız Politik Alan XI'e kadar devam edecek ve bundan sonra, özellikle ve genel olarak, "sosyalist politika" ve "sosyalist kamusal alan" üzerine yazacağız.

Umarız yapabiliriz ve yararlı oluruz.


http://ilerihaber.org/yazar/politik-alan-viii-77566.html


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.303
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 23.10.2017- 13:33
Alıntı yaparak cevapla  


Politik alan - IX-Ercan Gündoğan


Sosyalist politikanın baş sırada yeralan sorunu sosyalist iktidarın kurulmasıdır. Bu iktidar devrim ve sonrası için oldukça nettir. Net olmayan devrim öncesi durumdur.

Net olmaması, iktidarsız olanların iktidar öncesi güç biriktirmesi, sosyalizm için erken bazı biçimlerin geliştirilmesi ve topluma devrimden önce kendini kabul ettirme sorunudur. Bu kapsamda, daha önce neler önerildi, kısaca bakalım:

Bir
, devlet iktidarı öncesinde bir “karşı-hegemonya” kurabilmek; Gramscian yaklaşımdır;

İki, Kitleyle bütünleşip, “kitle politikası” yapmak; Maoculuğun özüdür;

Üç, Kitleyi etkilemek, ardına almak ve ona önderlik etmek; en geniş anlamıyla Leninist yaklaşım.

Dikkat edilirse, sınıftan bahsetmeden bu tanımlamaları yaptık. Her üçünde de, ideoloji sınıf ideolojisidir, ancak, politika halka, kitleye yöneliktir. Lenin'de bile, halka gidilir, bu halk da işçilerle köylülerin yoksul kısmıdır. Halk bu sınıfların toplamı olarak tanımlanır.

İkinci seçenekte ise, Maocudur, kitle, halk büyük ölçüde yoksul köylülerdir. İşçi sınıf sadece belli merkezlerde yeni yeni gelişmiştir.

İlk formülde, Gramsci'nin “Batı” toplumlarına uygun olanı olarak kabul edilir ve burjuvazinin yükselişine benzer bir yükseliş sosyalistler ve işçi sınıı için önerililir. Burada karşı-hegemonya, özellikle vurgulayalım, iktidar öncesi iktidar kurmak, bunu da sivil toplum içinde gerçekleşirebilmek anlamına gelir.

Sosyalistlerin, gerek Mao'nun kitle teorisinde ya da Gramsci'nin karşı-hegemonya yaklaşımında, kitlenin içinde, kitleyle birlikte hareket etmesi beklenir. Ancak, Lenin'in kuramında, sosyalistler örgüt ve bilinçleriyle, halka, işçi sınıfına “dışsal” olarak, bulunur. Bilinç ve kitle arasında mesafe vardır. Mantığı devam ettirisek, bilinç ve sınıf, örgüt ve sınıf, öncülük ve kitle-sınıf arası mesafe tam olarak kapanmaz.

Gramcian biçimiyle devrim öncesi mücadelenin esas olarak burjuva sivil toplum içinde gerçekleştirilmesinin eksik bıraktığı, ya da ihmal ettiği bir durum vardır. O da, işçi sınıfının, burjuva sivil toplumun parçası olmaması gerçeğidir. Bu toplum içinde gibi örünen diğer unsurların sola kayması, sosyalizme yönelmeleri, aslında sadece, işçi sınıfının yükseldiği dönemlerde gerçekleşir. Tekrar ve kısaca yazalım: Karşı hegemonya kurmak için, işçi sınıfının ve sosyalist düşüncesinin yükselmesi, yaygınlaşması gerekir. Hegemonya ancak bu durumda karşı hegemonya olabilir. Ancak burada bile, karşı-hegemonya, ideolojik, entelektüel, kültürel etki ve yaygınlık kazanmanın ötesinde bir anlam taşımaz. Bu hegemonyanın “esas” üreticisi, işiçi sınıfı örgütleri, partileri, dernekleri, yayın organları, estetiği olup, hepsinin sınıf içeriği, işçilerle, güçlüyse, köylü sınıfıdır. Bu sınıfların etki ve gücü arttığı için bahsetiğimiz “karşı hegemonya” gelişmiştir.

Bu türden bir karşı hegemonyanın gelişmesi için, yoğun bir sanayileşme, yoğun bir kırsal yoksulluk ve ardından kentleşmenin hızlanması gerekir. Aslında işçi sınıfı yükseldiği için, toplum sola kaymakta ve bu sınıf ve ona sahip çıkanlar yeni ve karşı hegemonyanın öğelerini üretmektedir.

Bu tür bir yeni ve karşı hegemonyanın yükselmesinde, bir “free rider”, bir beleşçi de hemen belirir. Toplum sola kaymış, işçi köylü yükselmeye başlamıştır, ama, burjuva sivil toplumu üzerinde gelişmiş burjuva devleti de, kurum ve araçlarıyla   karşı mekanizmalar geliştirmeye başlamıştır. Solun dışında olup sola kayan partiler, özellikle de sosyal demokrasinin örgütleri kolay kullanılabilir bir karşı mekanizmadır. Çatışmayı meclise yönlendirip, söndürmeye çalışır.

Karşı hegemonya dedik ama, karşı olanlar oldukça geniş bir kitleyi kapsar. Örneğin Türkiye için yazalım, bu karşı hegemonyanın öğeleri içinde Alevilik, sendikacılık, köylülük, Kemalizm, sosyalizm, muhalif aydın olma, hepsi vardır. Sosyalizmin de türlü biçimleri. Karşı hegemonyanın oluşumunda kurucu ögeler ve özellikleri, birbirine karışır, bulaşır.

Karşı ve almaşık iktidar için, devrim öncesinde bir karşı hegemonya üretmeye çalıştık. Ama yaptığımız büyük ölçüde kültür üretmek, aydın üretmek, sanatçı ve sendika lideri üretmekle sınırlı kalmıştır. Sendikaları birleştirememişiz, büyük kitle partileri kuramamışız, öncülerimiz de sonsuz sayıda mitoz geçirip, küçük burjuva devrimci klüplerine dönüşmüş.

İdeoloji, kültür üretimi konusunda Marks'ın biyografisinde oldukça dikkat çekici bir eksiklik bulunuyor ve bu sıkça tekrar edilmiştir. Marks özel olarak bir ideoloji teorisi üretmemiştir. Doğrudur ama bu bir eksiklik midir, pek sanmıyoruz. Çünkü Marks, ideolojilerin, kültürel öğelerin hızla çözüldüğüne, sınıf hareketleri önünde geri plana itildiğini görmüştür. Bu nedenle, esas ilgi alanına, sınıf mücadelesinin kendisine ve daha “yapısal” ögeleri koymuştur.

Şimdi de, Maocu diyebileceğimiz, kitle politikasına, kitleciliğe kısaca göz atalım: Tipik Maocu devrimci köye gider, köylü gibi davranır ve onu, içeriden, devrimci örgüte kazanmaya çalışır. Maocu karşı tarafa da aynı mantıkla girmeye çalışır. O olası müttefiklerini hep içeriden ele geçirmek ister. Propagandayı dışarıdan değil, içeriden yapar. Oldukça halkçıdır, onu değiştirmek yerine, onu etkileyip onunla hareket etmek ister. Çelişkiler konusunda da oldukça esnektir. Kitleye bakarak, çelişkileri önemli, önemsiz, uzlaşmaz, uzlaşabilir diye yorumlar. Esnekliği, onu iyi bir reelpolitiker yapar. Ona üstünlüğünü veren işte bu halkçılığı ve kitleciliği ile reelpolitikerliğidir. Zayıflığı da yine buradadır. Sınıf, diyaletik ve devrimci idealizm.

Leninizm 'e gelince: Üstünlüğü, artık tarihsel bilgidir. Tarihin en büyük devrimlerinden biri bu teoriyle gerçekleştirilmiş, devam ettirilmiş, her şeye rağmen, yetmiş yıl sürdürülmüştür. Eksikliği o gün için değil, bugün içindir:

Bir, işçi sınıfının yanına koyduğu köylülüğün yerine aynı teorik ağırlıkta bir müttefik konulamamıştır.

İki, Lenin'in teorisinde işçi sınıfının geçirdiği evrime uygun bir Leninist revizyon yapılamamıştır.

Üç, “dışarıdan bilinç” teorisinin yerine henüz güçlü bir bilinç teorisi konulamamıştır. Bilincin ne olduğu sosyalist olmasını   dışında hiç de net değildir. Ayrıca, yukarıda belirtilen nedenle, “dışarıdan” ama, nerelerden nereye, nerelere doğru ve nasıl   olduğu da revizyona gerek duymaktadır.

Dört, profesyonel devrimcilerin partisi, bir konjonktür partisidir. Otokrasiye karşı da mücadele edilmektedir. Baskının yoğunlaştığı her durumda geçerli olabilir. Ama, genel bir devrimci parti teorisi anlamına gelmez. Kaldı ki, örgütlenmenin bir teknolojisi vardır, ve teknoloji tarafından belirlenen bir mantığı bulunur. Kişilerin üye olduğu siyasi partiler hala önemli olmakla birlikte, ağlar üzerinde örgütlenmek de zorunlu ve olanaklıdır. Burada facebook üzerinden parti grupları kurmaktan bahsedilmiyor. Kastedilen, eşzamanlı iletişimin, örgütlenmede ve dışarıdan bilinç taşımada yarattığı muazzam olanaklardır. Ulaklardan telgrafa, oradan telefona ve şimdi de eşzamanlı görüntülü iletişime... Lenin'i, Lenin'in bıraktığı yerde bırakamayız.


http://ilerihaber.org/yazar/politik-alan-ix-77875.html



__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 23.10.2017- 13:34 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.303
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 29.10.2017- 16:36
Alıntı yaparak cevapla  


Politik alan - X-Ercan Gündoğan


Gelecekle ilgili kurgular bugünün sorunlarına köklü çözümler üretmeyi amaçlar. Hepsinde, toplumsal uyum, mutluluk vardır. Ütopik diyerek bir tarafa atmak, bilimsel değildir anlamındaysa bile, zararlı olabilir. Çünkü bilim de kurguyu dışlamak bir yana, kurgusuz varolamaz. Çünkü “gerçeğin”, zihinde canlandırılması gerekir, bu da kuram üretmenin ilk aşamalarındandır.

Sosyalist toplumun nasıl olacağıyla ilgili bilgilerimiz, bugünün sosyalist politikasını biçimlendirir. Aslında, biçimlendirmesi gerekir demek gerek. Çünkü, sosyalistlerin çoğu, bugünü gelecekten, kesin bir devrimci çizgiyle ayırarak, zamanı süreklilik içinde görme olanağından yoksun kalırlar.

Sosyalizm zorunlu deriz, ama bu zorunluluk, kapitalizm çözülecekse eğer anlamındadır. Kapitalizm çözülecek mi, kalıcı olması için çok kusurlu, çelişik, diye yanıt vermeliyiz. Zorunluluktan kastımız budur.

Sosyalizm devletli olacak, geçiş dönemi olacak, üretim kolektif olacak, kamu mülkiyeti olacak deriz. Bölüşüm de, ilk başlarda “katkıya” göre, daha ileri aşamada “gereksinime” göre olacak deriz. Saint Simon'dan Marks'a böyle kabul ederiz.

Bu en genel “kurgusal” saptamalardan sonra, gelecek sosyalist topumun “kamusal” ve “politik” alanının konularını, çerçevesini de çizmiş oluruz. Sosyalizmin kamusal alanı, kapitalizmin boyunduruğundan kurtulmuş, ama henüz üretim zorunluluğundan kurtulamıştır. Üretim konusu, miktarı türü ve mekanı itibarıyla bir sosyalist kamusal tartışma olacaktır. Kolektif, kamusal mülkiyet dedik, burada da, şu tartışma kaçınılmaz olacaktır. Kolektif mi, devlet mi, ortak mı, tartışması. En çetrefil kamusal tartışma ise, “katkıya” göreden, şimdiden oldukça “kurgusal” görünen, “gereksinime” göre saptaması.

İlk “katkıya” göre aşamasıyla kastedilen, kapitalist “değer” kuramının sosyalist ücret kuramı olarak geliştirilmeye çalışılmasıdır. Somut ifadesi, ücret farklılaşmasıdır. Sosyalizm geri ekonomik koşullarda geliştirilmek zorundaysa, kaçınılmazdır. Devrim öncesi emek gücünün varolması ve sosyalist ekonominin gelişiminde hala “teşviklere” gereksinim duyulması nedeniyle. Ancak, ücret dediğimiz ödeme, “emek gücünün yeniden üretim maliyeti” olduğundan, sosyalizmin daha bu ilk aşamasında bile, bu yeniden üretim maliyetinin eşit kabul edilmesi değil, eşitlenmesi gerekir. Ne demek, bir sosyalist mühendisle, sosyalist düz işçinin emek güçlerinin yeniden üretim maliyetleri eşit olmalıdır, demek. Öyle olmaz denecektir, ama, emeğin yeniden üretim maliyetlerinin kamusallaştırıldığı düşünülürse ücret eşitlenmesini hızla yaşama geçirmek gerekir. Denecektir ki, mühendisin topluma maliyetiyle niteliksiz içinin maliyeti farklıdır! Evet doğru, ama, sosyalizm aynı zamanda aşama aşama gerçekleşen bir “düzleme” hareketidir de. Böyle bir “eşitleme” ya da “düzleme” de, maliyete dayalı farklılıkların kamusal düzeyde eşitlenmesine gitmek zorunludur. Kaldı ki, düz işçiye göre mühendis olmak, ücret farklılığı olmasa bile, başka bir farklılık, hatta “üstünlük” anlamına da gelir. Bu da toplumun   ilave ücret yerine verdiği, ilave bir saygınlık, onur, hatta gurur kaynağı olur. Bu ilaveye ilave mutluluk da diyebiliriz. Her halde paradan daha değerlidir.

Sosyalizmin kamusal alanında bu tartışmalar olurken, aslında kapitalizm sosyalizm içinde dönüşüyor, çözülüyor, aşılıyor demektir. Toplumsal ve kişisel gereksinimler, daha önce toplumun üstün kabul ettiği nitelikler ile kişilerin peşinde koştukları cazip değerler dönüşüme uğrar. Birey kendi gelişimi için, toplumsal katkının zorunlu olduğunu görür. Birey-toplum ilişkisi sosyalist içeriğe kavuşmaya başlar.

Gelecekten bahsetmek, geleceği sadece bugünün sorunlarının çözümü olarak görmeyi değil, bugünün nasıl dönüştürüleceğini de gösterir. Göstermese bile, gerekli rehberlik hizmetlerini sağlar. Bugünün sosyalisti, gelecekten haber veren kişi değil, bugünün sorunlarının nasıl çözüleceğini söyleyen kişidir. Bugünün sosyalisti, tarihsel zamanı, “bugün, devrim ve gelecek” biçiminde üçe bölmez. Sadece, bugünle bu günün geleceği arasındaki gerginliğe, çelişkiye bakar ve buradan konuşur. Devrimci bir dönüm noktası olacaktır elbet, ama, bu devrim Roma'nın çözülüş ve çöküşüne de benzeyebilir, Bolşeviklerin iktidara gelişine de, Paris Komünü'nün kuruluşuna da. Bir darbeye de benzeyebilir, uzun bir ayaklanma dönemine de... Karşı taraf iktidarını, gücünü, kendiliğinden ve rızayla bırakırsa, neden barışcıl bir geçiş olmasın(?). Belki bu olanak, devrimin gecikmesiyle artabilir.

Bugünün kamu alanında, sosyalist, aklının bir yerinde hep kurulmakta olan bir sosyalizm var gibi düşünebilmeli ve hareket edebilmeli. Birinci sırada, eşitlik ve toplumsal mülkiyet sorununu sorun yapar kendine. Böyle soyut, genel ve ilkesel bir düzlemden yola çıkar hep. Eşitlik ve toplumsallık. Evde, mahallede, kentte, ülkede, bölgede, dünyada. Katılacaksa eğer bir tartışmaya, günlük kapitalist kamusal alanda yer alan, bu eşitlik ve toplumsallık sorunu üzerinden katılmalıdır.

Bu katılım, ister müftülere nikah kıyma yetkisi verilmesinde olsun, ister Türkiye içi Kürt sorununun çözümünde, istersek Rojova ve Kuzey Irak Kürtleri konusunda olsun, eşitlik ve toplumsallık, toplumsal mülkiyet, üretim ve bölüşüm kapsamında olmalıdır. İşte o zaman, evet, sosyalistler de kamusal alana dahiller ve farklarıyla “hegemonik” hale gelebilirler denilsin. Müftü niye devlet memuru diye başlansın, müftünün kendisinin bile eşitliğe aykırı olduğuna geçilsin. Oradan, kadın erkek eşitliğine. Kürtlere bakarken, ne ekonomide, ne siyasal iktidar konusunda, eşit olmadıkları ele alınsın. Rojava mı, en azından Suriye'nin eşit yurttaşları olmaları gerektiği söylensin yeter. Kuzey Irak mı, hem feodal hem kapitalist olan bu adamlar, yoksul, topraksız Kürt ve Araplarla karşılaştırılsın. Kerkük petrolleri mi, neden Irak halkının ortak mülkü olmasın, denilsin...

Sorunlara sosyalist yaklaşım, burjuva kamusal alanında sosyalist olarak yer edinmek gibi bir küçük başarı için bile gereklidir.

***

“Katkısına” göre demiştik. Kapitalist için bu zaten “ücret” olarak ödenmektedir. Kendi katkısına ise, “kar” demektedir. Bu çerçevede politika yapmak, kamusal alana girmek, eğer “asgari ücret”, “geçim seviyesi”, “fakirlik seviyesi” gibi burjuva ekonomisi kapsamında gerçekleşirse, ki gerçekleşmektedir, mücadelenin büyük kısmı zaten kaybedilmiş demektir. Bu gerilik, Marks'ın “emeğin artı değer kuramı” hiç üretilmemiş gibi, eski burjuva silahlarla mücadele edildiği anlamına gelir. Ücretlerin nasıl belirlendiğini sendikacıların tam olarak bilmesini bekleyemeyiz. Ücretler büyük ölçüde, çalışmakta olup örgütsüz olanlar, ama daha fazla olmak üzere, çalışmayan “yedek” işgücüne göre belirlenmektedir. Toplu iş görüşmelerinde sıkı ve dik durmaya göre değil elbette. İşçiler arasındaki eşitsizlik ileri düzeydedir ve aralarında adeta bir iç sınıf mücadelesi yaşanmaktadır.

Kapitalizmde, geçmişten bugüne, sınıflar arası mücadeleden daha çok, sınıf içi mücadeleler söz konusudur.

***

Şimdi daha görünür olan, daha somut bir kamusal alan görünümünden bahsedip bugünün yazısını bitirmeye çalışalım:

Kamusal alanda, sosyalistlere nasıl yer verilmekte, ya da sosyalistler nasıl yer almaktadır. Burada medyayı şimdilik sadece bir “ayna” kabul edelim ve şöyle soralım:

Medyanın en yüksek tirajlı gazetelerinde ve en çok izlenen televizyon kanallarında, sosyalist nasıl görünmekte, nasıl sunulmaktadır, buradan bir bakalım:

Bir sokakta bir eylem vardır, polis eylemcilerden fazladır ve “dağılın” anonsu duyulmaktadır. Sonra, yerlerde sürüklenerek polis arabasına götürülen, genelde gençler, “görürüz”.

Bir diğer görüntü açlık grevidir. Grev elbette yine solcularındır. İçler acısıdır, neredeyse tüm toplum izleyici durumdadır. Küçük destek girişimleri, yine polis ve yerde sürüklenenler.

Bir haberde ise, televizyonda değil ama gazetelerin görünmez sayfalarında, eylem yapan sendikalı işçiler görünür. Seslerini duyurmak için, uzun bir yürüyüşe geçmişler ve polis elbette onları durdurmuştur. Diğer illerden destek açıklamları gelmektedir.

Diğer görüntü, yıllardır kamusal alanda görünür, faili meçhul cinayete gidenlerin yakınlarıdır.

Bir yerde çevre eylemi yapılmakta, doğa katliamına karşı yürüyüşler, pankartlar görünmektedir.

Ve elbette, neredeyse en çok görünür olan, “etkisiz" hale getirilen "terör örgütü üyeleri" ve askeri operasyonlar.

Tüm bu ve benzeri eylemlerde, kaybedilen hakların tekrar elde edilmesi, mağduriyet, tepki, direniş söz konusudur. Burjuva kamusal alanın mantığı içinden bakılırsa, hepsi “olumsuz”, “hastalıklı”, “acınası” durumlardır.

On beş dakika sonrası televizyon haberleri, ya da üçüncü sayfa gazete haberleri diğer “acınası”, “kaçınılması” gereken, “korkutucu” “bireysel” olaylarla doludur. Konumuzla ilgisi, yukarıda bahsettiğimizle ilişkili ama farklı bir durumdur. Bu kişiler “solcu bile değil”, diptekiler ya da “dejenere” olmuş olanlardır. Adam karısını ve çocuklarını av tüfeğiyle öldürüp intihar etmekte, ya da adliye önünde boşanacak çiftin akrabaları birbirlerine palalarla saldırmaktadır...

Bunlar da kamusal görünümdür, üstelik bu çoğu lümpen diyebileceğimiz kişiler yukarıda bahsettiğimiz bir avuç “bilinçli” ve “eylemli” solcular kadar bile şanslı değillerdir. Sorunları şiddet, ahlaki çöküntü, alt tabaya ait cehalet ve erdemsiz davranışlardır.

Yazımızı yavaş yavaş bitirelim.

Sosyalistlerin sosyalist kamusal alanın kurulmasından önce, burjuva kamusal alanda “sosyalist olarak” bulunmaları, kendi farklarını göstermeleri gerekir. Eşitlik, toplumsallık, toplumsal mülkiyet, kolektif üretim, en azından ilk başlarda “katkıya” göre bölüşüm üzerinden kendimizi var edebilmemiz gerekir.

Müftü mü, ona verilen yetkiye değil, onun devlet memurluğuna, laikliğin eşitlikle ilgili yönüne bakmaktır. Bir de, kadın erkek eşitliğine aykırı olmasına vurgu yapmak. Konu demek ki bizim için, laikliğin bile eşitlikle ilgili yönünü ele alıp vurgulamaktır.

“Teröristler” için de, başka bir dil ve yaklaşım: Silahınızı bırakın, genel af çıksın, eşit yurttaş olun, partinizi kurarak, mücadelenizi eşitlik içinde yapın demek örneğin. Ekonomik gücü, siyasal iktidarı eşitçe bölüşmek için demek gerekir.

Sizce, eşitliği, kim ister? Önce sosyalistler elbette. Peki, kimler, eşitliği tutarlı biçimde, sürekli savunabilir? Sosyalistler elbette.

Kamusal alanda yer edinmek ve güçlenmek için, en önemli politik güç buradadır. Her konu ve her sorunu, “eşitliğin diline” çevirebilmek.

“Önce katkıdan daha fazla, sonra gereksinime yakın”

http://ilerihaber.org/yazar/politik-alan-x-78180.html


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.303
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 05.11.2017- 07:42
Alıntı yaparak cevapla  


Politik alan - XI-Ercan Gündoğan


“Politik alan” dedik, özel bir alan olduğunu söylemek istedik. Bu alanın diğer iki alandan, “ekonomi” ve “ideoloji” alanlarından farklı, kendi özellikleri ve dinamikleri olduğunu söyledik. En saf anlamlarıyla, ekonomi alanının özü, kapitalist-işçi ayrımıdır. İdeoloji alanında ise, ideologlar ve ideolojileri sistemsiz biçimde tüketen, kullananları kastettik. Politika alanı ise, en öz haliyle, yöneten-yönetilen” ayrımına dayandığını belirttik. Bu ayrım, somut olarak, devlet ve yurttaşlar ayrımına tekabül eder.

Özellikle anlaşılmasını istediğimiz, bireylerin, iç içe geçmiş, üç alanda, ama ayrı ayrı üç halde bulundukları, üç ayrı yaşam sürdürdükleridir. Bir alanın karşılıklı, diyalektik konumu, diğer alanda değişmiş ve dönüşmüş halde bulunur.

Bu bakış açısının, geleneksel olan, “alt yapı-üst yapı” ile, “kendinde sınıf”, kendi için sınıf” diyalektik ayrımlarını, eşzamanlı ve iki boyutlu (kübik) görme olanağını yarattığını söyleyebiliriz (Bu temelde bir kuram geliştirme teşebbüsü tarafımca yapılmıştır: “A Theory of Capitalist Society and Social Dialectics”). Bu bakış açısının ilk yararı, bir bireyin sınıfı bağlamı içinde olmak üzere, aynı anda üç farklı “alanda” bulunduğu, üç farklı konumlanış aldığı, hatta, üç farklı kimliğe sahip olduğunu görebilmektir. Bir diğer yararı ise, hakim ve yönetici sınıflar için söylersek, üç farklı iktidar alanının, kaynağının, bulunduğudur. Bu iktidar alanları da, yine aynı kuramsal çerçeveye göre, eş zamanlı üretilmektedir. Biz eşzamanlılığı hem “anlama” sürecinde, hem de tarihsel gelişimi açıklama amacıyla, sırasallık içinde düşünme eğilimi içinde oluyoruz. Oysa, bize göre, örneğin, ekonomik iktidar ile, politik iktidar, ideolojik hakimiyetle birlikte, eş zamanlı olarak gerçekleşmektedir. Açıkça yazalım, burjuvazi, ekonomik iktidarı ile diğer alanlardaki iktidarını birlikte üretmekte, tüm alanlardaki iktidarını bütünselleştirmek için, devrim yapmaktadır. Örneğin, ekonomide ve ideolojide hakim hale gelen burjuvazi, eksik olan politik iktidarı için, politik devrim yapmakta, ve tüm toplumsal isteme bütünsel olarak egemen hale gelmektedir. Diğer deyişle, egemenken, bir de yönetici olmaktadır. “Ekonomik alanda” ezdiği, sömürdüğü sınıfı artık “politik alanda” da yönetir hale gelmektedir.

Benzer durumun, üç alanda eş zamanlı iktidar üretimi işçi sınıfı için de geçerli olabilir mi? Devrimden önce, devrimin başlangıcında ve devrimin yerleşme aşamasında.

İşçi sınıfının kapitalist toplumsal diyalektiğin zorunlu bileşeni olarak, artı değerin esas üreticisi olarak, devrim öncesi iktidarı, ancak üretimde başlayacak bir genel grevle başlayabilir. Bu grev, kapitalist üretimin geçici olarak durdurulmasıdır. Bu başlangıca, hızla kamusal mülkiyet eşlik etmelidir. Ama yukarıda belirttiğimiz, iktidar alanlarının eş zamanlı üretimi ilkesi uygulanabilmeli, ve politik iktidar için, başka bir “durdurma” ve “kamusallaştırma” süreci eşlik etmelidir. Burada “politik grevden” bahsediyoruz. Bu grev, politik iktidarın üretildiği, yurttaş-devlet ilişkisine müdahale etmek demektir. Sadece bir örnek, politik temsil mekanizmasının işlemez hale getirilmesi, seçimlere karşı seçimler yapılması, alternatif meclislerin, şuraların oluşturulması, alternatif mahkemeler kurulmasa dahi, mevcut yargı sürecine halktan jürilerin eşlik etmesini talep etmektir. Benzer biçimde, mümkün olduğu kadar çok sayıda kamu görevlerine “doğrudan seçim” yoluyla atama yapılabilmesi ilkesinin geliştirilmesi. İdeolojik alanda ne yapılması sorusunun yanıtı ise, bizim burada yaptığımızın tekrar edilmesidir, diyebiliriz.

Henüz, eski olanın işleyişini kuramsal düzeyde “durdurmaya” başlamış oluyoruz. Oldukça “skolastik” bir aşamadayız. Ama en azından, ideolojik olarak, çok daha sistemli ve geniş bir perspektif edinmeye de başlıyoruz. Çünkü neleri nasıl eleştireceğimizi, eleştirdiklerimizin yerine neler önerdiğimiz açıktır. Çünkü, en genel anlamda, iktidarın”, eşit ve toplumsal üretimi ve bölüşümünü öneriyor ve istiyoruz. Mevcut olanı eleştirirken de, bu tespit ve önerilerle birlikte konuşup, yazıyoruz. Farkımız ise, ekonomik ve politik iktidar alanlarının birlikte ele alınıp, yeni önerilerle birlikte, bütünsel eleştiriye tabi tutulmasıdır. Tek tek konular, kaçınılmaz biçimde, reformize yol açacaktır. Tek tek konular, bütün içinde ele alındığında ancak, anlamlı sosyalist politika yapılabilir. Bunu yaparken de, “tek tek konular”, başka “tek tek konularla” ilişkilendirip, toplumsal alanın “ortasına” yerleştirilebilmelidir. “Ortaya” derken, en azından “beyin” veya “kalp” gibi alanları kastediyoruz. Zaman kazanmak, toplumsallaşabilmek ve nihayetinde “iktidar üretebilmek” için, merkezi, bütünsel ve “kritik” alanlar, konular, kişiler, örgütler, stratejik önceliğe sahiptir. Ya da, herhangi bir konu ya da alan, bu özellikler seviyesine çıkartılmaya çalışılmalıdır.

Politikada, her zaman ve her yerde, kademelenme ve öncelikler bulunuyor. Gezi olayları gerekli ipuçlarını vermiştir: Olay yeri, İstanbul, Taksim. En büyük kentin, en merkezi yeri. En medyatik alan. Katılımcılar: Olabilecek en geniş kesim. Aslında en geniş emekçi kesimlerin çocukları. Sınıf: En genişlemiş haliyle emekçi sınıfın çocukları. Hareketin coğrafi dağılımı ve genişleyebileceği coğrafya: Taksim'den Lice'ye. Türkler ile Kürtlerin birleşme aşaması. Ancak, ancak, ancak! Bir ya da en az iki önemli partinin önderliği, derleyiciliği ve sözcülüğünün gelişememesi; Kürtlerin çekingenliği, ortak mücadele tecrübelerinin on yıllardır olmayışı…

Ne oluyor, ekonomik ve politik grevler örgütlenemiyor. Solun Türk ve Kürt bölgeleri, belki “kimlikleri” demek gerek, birleştirilemiyor. Hızla çıkan yangın, hızla yayılıyor, ama yanacak çalı çırpı bitince de, sönüveriyor.

Denilebilir ki, politik bir grev örgütlenebilseydi, -ki bu örgütleyici merkezleri gerektirir- nereye kadar gidilirdi. Daha büyük bir deneyim, coşku, ardından istifalar ve erken seçim. Sonra, ana muhalefet iktidara, hükümet partisi, yeniden büyümek üzere, kısmen parçalanarak, muhalefete. Daha uzun süren umutlar ve ardından, daha büyük hayal kırıklıkları. Sanıyoruz, böyle olurdu.

Politik alanın ele geçirilmesi, ya da sadece ekonomide süren mücadeleler, bir arada sürdürülmediği sürece, “bütünün dönüşümü” ile ilgilenenler açısından, sadece eksiklik değil, kusur da olacaktır.

Peki, bakış açısı olarak, iki alanı birleştirebilmek için, ne ekonomi, ne politika, teke tek, tek başlarına yetmez. Bu nedenle, biz politik ekonomiyle düşünebiliriz ancak. Bir alandaki kazanım, diğer alanda kayıpla sonuçlanabilir. Çünkü, rakibiniz, yukarıda saydığımız üç alanda da iktidardadır ve üç alan, tek komuta merkezinde birleşmiştir. Cephe sizin içinse en az üçtür. Üstelik her cephe içeriden de bölünmüştür.

Sosyalist mücadele ve dönüşüm için özetleyelim:

İşçi sınıfı açısından, üç alan, üç kimlik ve konumlanış söz konusudur. Toplumsal ilişkiler aslında üçe bölünmüştür. Her birinin, konusu, mantığı, konumlanışları farklıdır.

Üç alanı birleştirmeden, birlikte ele almadan, tek bir alanda yer alan mücadele, mücadele aşamasında bile başarılı olamaz. Ekonomi, politika, ideoloji, her zaman ve her yerde, birlikte ele alınmalıdır.

Sosyalist hareketin mücadelesinde öncelikler sıralaması olmalıdır. Bu sıralama, en önemli, en etkili ve mekansal olarak en merkezi yerlere ve konulara yoğunlaşabilmelidir. Birleştirici özelliği yüksek mekan ve konular, başta yer almalıdır. Ama, birleşme, bir araya gelmekten fazladır. Komuta merkezi mutlaka “bir” olmalıdır. Her türden ittifak, işbirliği, tek bir komuta merkezi olmadan, olsa olsa platform, dayanışma ilişkisi yaratabilir.

“Politik alan” yazılarının şimdilik son sözü şudur: Bütünsel dönüşüm peşinde koşanlar, “bütünsel” görebilmeyi, düşünebilmeyi ve ideolojik düzeyde “bütünsel” konuşup yazabilme “bütünlüğünde” olabilmelidirler. Yoksa sadece “politik alana” katılıp, “politika” yaparız. İdeolojik düzeyde de, sadece “felsefe”!

http://ilerihaber.org/yazar/politik-alan-xi-78456.html


Yeni Başlık  Cevap Yaz
Toplam 2 Sayfa:   «ilk   <   1   [2] 



Forum Ana Sayfası  »  Marksist Çözümlemeler
 »  Politik alan-Ercan Gündoğan

Forum Ana Sayfası

 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.

Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör İktidar-Ercan Gündoğan denizcan 0 1481 07.12.2014- 18:41
Konu Klasör İdeolojiden politikaya-Ercan Gündoğan melnur 10 564 22.05.2017- 21:20
Konu Klasör Demokrasiyle sosyalizm arasında-Ercan Gündoğan denizcan 1 1389 20.10.2014- 16:45
Konu Klasör Minimum program sorunu!-Ercan Gündoğan denizcan 0 1352 05.10.2014- 12:05
Konu Klasör Kürtler ve sosyalizmsiz demokrasi-Ercan Gündoğan denizcan 0 942 12.10.2014- 12:27

Etiketler   Politik,   alan-Ercan,   Gündoğan


Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör İktidar-Ercan Gündoğan denizcan 0 1481 07.12.2014- 18:41
Konu Klasör İdeolojiden politikaya-Ercan Gündoğan melnur 10 564 22.05.2017- 21:20
Konu Klasör Demokrasiyle sosyalizm arasında-Ercan Gündoğan denizcan 1 1389 20.10.2014- 16:45
Konu Klasör Minimum program sorunu!-Ercan Gündoğan denizcan 0 1352 05.10.2014- 12:05
Konu Klasör Kürtler ve sosyalizmsiz demokrasi-Ercan Gündoğan denizcan 0 942 12.10.2014- 12:27

Etiketler   Politik,   alan-Ercan,   Gündoğan


Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2014   phpKF Ekibi



Forum Mobil RSS