Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Forum Ana Sayfası  »  Dünyadan
 »  Emperyalizmin durumu

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Emperyalizmin durumu           (gösterim sayısı: 416)
Yazan Konu içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.887
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Konu Tarihi: 11.09.2017- 10:04
Alıntı yaparak cevapla  


Emperyalizmin durumu

SSCB’nin çözülmesinin ardından emperyalizm kavramının dünya ölçeğinde geldiği durum ve etkileri üzerine bir değerlendirme yazısı.

Resim Ekleme

Soğuk Savaş döneminde komünizme karşı mücadelede ortaklaşan emperyalizm, bu dönemi tüm dünyayı birlikte paylaşmak ve ortak düşmana bir daha fırsat vermemek üzere değerlendirmişti. Haksız sayılmazlardı. Alman emperyalizminin saldırganlığı ve daha büyük pay arzusu ile emperyalist kamplar arasındaki çelişkiler, ilk dünya savaşının ardından sosyalizmin kurulmasına ve ikincisinin ardından da Almanya’dan Pasifik Okyanusu’na kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayılmasını sağlayan süreci açmıştı.

Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra büyük bir zafer sarhoşluğuyla eski sosyalist ülkeleri kendi pazarlarına bağlar ve biçimlendirirken de bu galibiyetin “bin yıl” süreceğini düşünüyorlardı. Tarihin sonunun geldiğine o kadar büyük bir inançla sarılmışlardı ki yüzbinlerce insanın öldüğü iç çatışmalar, savaşlar ve işgallerle süren yirmi yıllık dönemi bir “küreselleşme ve demokrasi” dönemi olarak anlatıyorlardı.

Bugün gelinen noktada ise dünya 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkıldığı veya 1991’de Boris Yeltsin’in tank üzerinde poz verdiği günleri hatırlayamıyor bile. Emperyalizmin dünyaya vermek istediği şekil, bir yandan konut balonuyla patlayan ekonomik krizle bir yandan Suriye’de direnenlerle bir yandan da kendi iç çekişmeleriyle artık iyice bir ucubeyi andırıyor. Tarihin gördüğü en vahşi katil sürülerini destekleyerek, her yerde çatışmalar çıkartarak gelinen bu noktada emperyalizmin tüm yönleriyle ve olanca çıplaklığıyla gerçek yüzünü gösterdiği tartışmasız.

Atlantik Bloğu’nda sorunlar

Emperyalizmin merkezi ülkeleri olan ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Japonya ve İtalya gibi ülkeler arasındaki çelişkiler bugün daha fazla ortaya çıkıyor ve göze batıyor. Bir yandan Avrupa Birliği (AB) içerisinde hangi yöne gidileceği tartışılırken İngiltere bu birlikten çıkıyor, özellikle Rusya ve Çin ile ilişkiler, öncelikler ve gereksinimler farklılaştıkça bu ülkeler arasında da sorunlara neden oluyor. Ekonomik olarak hala tartışmasız bir güce sahip olsalar da tüm teknolojik üstünlüklerine rağmen siyasi planlarını ve bunun bir uzantısı olarak askeri üstünlüklerini gerçeğe çevirmekte zorlanıyorlar.

Özellikle ABD ile Almanya arasında son yıllarda ABD’nin Alman devlet kurumlarını dinlemesi, otomotiv şirketlerine dönük ağır para cezaları, Almanya’nın NATO’nun askeri harcamalar hedefini tutturmaktan kaçınması nedeniyle yaşanan polemikler ile ABD’nin Alman ürünlerine karşı kendini korumak istemesi ve Rusya’ya karşı yaptırımlar yüzünden yaşanan tartışmalar gibi başlıklar üzerinden su yüzüne çıkmış bir karşıtlaşmanın olduğu biliniyor.

Esas olarak, zaten birliğin dış üyesi gibi davranmış olan Birleşik Krallık’ın AB’den çıkmasının ardında da Atlantik Bloğu’nun çekirdeğini oluşturan ABD ve İngiltere arasındaki ortaklığın bir hamlesinin olduğunu söylemek mümkün.

Ekonomik verilere bakıldığında başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinin ABD’ye daha fazla mal sattığı ve daha fazla sermaye çektiği söylenebilir. ABD’de daha yoğun bir şekilde yaşanan hizmet sektörünün sanayi sektörünün yerini alması ve geleneksel olarak ABD toplumunun daha fazla tüketim yapması da bu süreçte ABD aleyhine bir dengesizlik yaratıyor.

Geçmişte üstlendiği askeri sorumluluklar karşılığında yeni pazarların aslan payını alan ABD’nin Sovyetler Birliği sonrası dünyada Almanya ve Fransa başta olmak üzere, diğer emperyalist ülkelerin de daha fazla rol ve pay sahibi olmak üzere, biraz daha öne çıkmasının da etkisiyle bunu eskisi gibi sürdüremediği anlaşılıyor. Bunun yansıması da ABD’nin bu maliyetleri daha fazla bölüşme arzusunda rahatlıkla görülebiliyor.

Avrasya bir blok olur mu?

Bu tablo bir yana, ABD açısından bir başka tehdit de Çin ve Rusya tarafından geliyor. Henüz Atlantik bölgesi gibi bir bütünlüğü ifade etmeyen Çin ve Rusya gruplandırmasının, ekonomik olarak öne çıkan Çin’i askeri olarak tamamlayan bir Rusya olarak tarif edilmesi de bugün için yeterli kabul edilmemeli. Dolayısıyla “Avrasya” analizlerinin niyet beyanından öte bir gerçekliğe oturmadığı ve gelecekte de oturup oturmayacağının bilinmediği söylenmelidir.

Bu noktada ABD’nin Rusya’ya karşı “renkli devrimler” süreciyle başlattığı çevreleme politikasının, Orta Asya’daki Türki cumhuriyetlerde etkili olmaya çalışmasının, Ukrayna’da Kırım’ın Rusya’ya katılması ve Rusların yaşadığı doğu bölgelerinin de onu takip etme eğilimi ile yaşanan bölünmenin, Suriye’de yaşananların önemli başlıklar olarak altlarının çizilmesi gerekiyor. Rusya’nın Türki cumhuriyetlerde, Gürcistan, Ukrayna ve Suriye’de askeri gücüne dayanarak gösterdiği direncin sürdürülebileceğini de öngörmek gereklidir.

Diğer yandan ABD ile Çin arasında da ticaret açığı üzerinden başlayan tartışmalar, Doğu Türkistan, Güney Çin Denizi, Kore Yarımadası gibi bölgelerde Çin’in en azından meşgul edilmesine ve bu arada uluslararası alanda etkinliğini azaltmaya yönelik hamlelerle Çin’in başını kaldırmasını istemediğini açıkça gösteriyor. Çin’in ise Almanya’nın başını çektiği AB ülkeleri ile yan yana gelerek ABD’nin alanını daraltmaya çalışacağı anlaşılıyor.

Çözüm kaçınılmaz bir savaş mı?

Emperyalizmin sorunlarının çözümü esas olarak kapitalizmin yeni zenginlikler yaratmasında yatıyor. Pasta büyütülürse herkese pay düşer ve herkes payına, son tahlilde, rıza gösterebilir. Emperyalist merkezlerde “Dördüncü Sanayi Devrimi” adıyla süslenen sanayinin teknolojiyle dönüştürülmesi sermayeye daha fazla kar sağlayacak olsa da geniş kitlelere işsizlik dışında ne sunabileceği gerçekten tartışmalı.

Ayrıca yeni pazarların açılmasının da kolay olmadığını ve bu pazarların öncelikle ihracata dayanan ekonomileriyle Almanya ve Çin tarafından daha kolaylıkla doldurulabilmeleri de düşünüldüğünde ABD açısından meselenin daha karmaşık olduğu söylenebilir. Ticaretin çeşitli koruma önlemleri ile sınırlandırılması ise yine sermayenin özellikle son 25 yıldaki hareketliliği düşünüldüğünde çok kolay sayılmamalı.

Öte yandan, 1945’ten bu yana birbirleriyle savaşmayan emperyalistlerin 70 yıldan fazla bir süre geçtikten sonra kendi toplumlarını ve ekonomilerini bir savaşa hazırlamaları da kolay sağlanabilecek bir dönüşüm sayılmamalı. Dahası böyle bir savaş için öne çıkacak bir güç olmadığı gibi böyle bir savaşın taraflarının da bugün için varsayılamayacağı açık olmalı.

Bütün bunlar değerlendirildiğinde, ortada bir türlü aşılamayan bir kriz ve bir türlü çıkarılamayan bir savaş halinin önümüzdeki beş yılın temel sancısı olacağı söylenebilir. Sonrası için yaşayıp görmek gerekecek.

http://gazetemanifesto.com/2017/09/10/emperyalizmin-durumu/


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.887
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 12.12.2017- 12:03
Alıntı yaparak cevapla  


Emperyalizm ve sosyalist devrim
  Kurtuluş Kılçer  


Emperyalizm olgusunun değişik boyutlarıyla ele alınmasının, komünist hareketin politik mücadelesinde stratejik önemi bulunuyor. Emperyalizm olgusunun masaya yatırılmasını, güncel siyasal mücadelede politik hattın koordinatlarının oluşturulmasının ve bütünlüklü bir çerçevesinin ortaya çıkarılmasının olmazsa olmaz koşulu olarak görmek gerek. Ancak bununla birlikte, politik hattın oluşturulması kadar, emperyalizmi tartışmak aynı zamanda devrim stratejisinin de oluşturulmasında büyük önem taşımaktadır.

Lenin’in marksist teoriye yaptığı en önemli katkılarından birisi de şüphesiz emperyalizm üzerine ortaya koyduğu teorik ve siyasal saptamalardır. İşçi sınıfının iktidar mücadelesinin politik hattını belirleyen ve zafere taşıyan bir pratiğin temsilcisi olarak Lenin’in, emperyalist aşamayı formüle ederek ortaya koyduğu teorik ve politik saptamalar en az öncülük teorisi kadar önemlidir ve bu konuyu öncülük teorisine içkin bir biçimde ele alması “devrim stratejisinin de” bam telini oluşturmaktadır.

Bu yazı, bu anlamıyla, devrim stratejisinde emperyalizm olgusunu ele almayı hedeflemektedir. Bu açıdan, kapitalizmin en yüksek aşaması olarak emperyalizmin tarifine, kapitalizmin emperyalist bir aşamaya geçmesinin objektif nedenlerine ve bu sürecin nasıl bir tarihsel gelişim gösterdiği gibi konulara değinmeyecektir. İktisadi ve toplumsal anlamda emperyalizm olgusunu, tekelci kapitalizmi geldiği aşamanın özelliklerine ve mekanizmasına dokunmadan, “devrim stratejileri” bağlamında ele almaya çalışacaktır.

Bütün bu sadeleştirme girişimlerine rağmen, konunun bir dizi boyutuyla karmaşık parametrelere sahip olduğunu yazının başında ifade etmek gerek. Örneğin, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” üzerinden ulusal kurtuluş mücadelelerine bakış, emperyalizm merkeze konmadan devrimci bir içerik kazanamaz. Yani emperyalizme karşı mücadelede kapitalizme karşı mücadeleyi ya da sermaye sınıfına karşı mücadeleyi “ikincil plana atan” bir politik hattın devrimci bir çizgi taşımayacağı bizler açısından sabit görülmelidir. Bu anlamıyla, emperyalizm tartışmaları aynı zamanda devrim stratejisi tartışmalarıyla göbekten bağlıdır ve bu konunun uzvu sayılabilecek bir dizi boyutu bulunmaktadır.[1]

Sorunlu noktaları açmak

Uluslararası komünist hareketin tarihinde bir dizi tartışma başlığını yazının başında belirtmek, emperyalizm olgusunu anlamak açısından önemli bağlantı noktalarını ortaya çıkaracaktır. Uzatmadan, sade ve anlaşılır bir biçimde bazı temel tartışma başlıklarını hatırlatarak işe başlayalım.

Örneğin, devrimin merkezini nerede aramak gerekir? Ya da başka bir deyişle işçi sınıfının görece daha güçlü, sayıca daha çok olduğu, sanayileşmede önde olan,   gelişmiş kapitalist ülkelerde mi yoksa daha geri ülkelerde mi devrim beklentisi gerçekçi ve bilimseldir? İşin birinci boyutu siyasal bir alana tekabül ederken, bilimsel kısmı ise teorik alana dairdir. Bu tartışma yeni değildir. Örneğin Avrupa’da beklenen devrimin, ki bu devrim Marx tarafından Alman Devrimi olarak görülüyordu, daha doğuya, Rusya’ya kayması komünist işçi hareketinde önemli tartışma konularından birisiydi. Daha geri, daha yoksul, feodal üretim biçimi ile kapitalist üretim biçiminin yan yana sürdüğü, işçi sınıfının Almanya’ya ya da Avrupa’ya göre nicel ve nitel anlamda geride olduğu düşünülen Rusya’da devrimin patlak vermesinin yeni tartışmalar açtığı gibi bir dizi kesim tarafından “kabullenilmesi” hiç kolay olmamıştı. Bunun arızi bir durum olduğu düşünülüyordu.

Kaldı ki bu düşüncelere göre, Rusya’da iktidar işçi sınıfı eline geçse bile sosyalizme geçiş, bu geri ülkede olamazdı. Örneğin “sürekli devrim ve dünya devrimi” gibi yaklaşımın (bütününü değil ama) bir tarafını da bu oluşturmaktadır. Kapitalistleşmenin tamamlanmadığı, büyük tekellerin kurulmadığı, sanayileşmenin tam oturmadığı bir yerde sosyalizme nasıl geçilebilirdi? Ya da feodalizmden sosyalizme geçiş yapılabilir miydi? Bugün bu tartışmalar bizler açısından çok geride kalan tartışmalardır. Feodal kalıntılar ve bu kalıntılar üzerinden “daha demokratik bir kapitalizm ya da ileri burjuva devrimleri” beklentisi bugün için pek tartışılmamaktadır. Köküne kadar kapitalistleşen ve gericileşen bir dünya sistemi var.

Ancak bunun iktisadi manada tartışması bitmiş olsa da siyasal karşılığı anlamında tartışması devam etmektedir. Örneğin sosyalist devrim yerine, sosyalizm yerine, demokrasi, özgürlükler, ulusal bağımsızlık vb. bir dizi siyasal politik hat bugün varlığını hala sürdürmektedir.

Yukarıda ifade edilen örneğin sorusu kabaca şöyle sunulabilir: Sıçramalı gelişim mümkün müdür?

Yine, dünya komünist hareketinin tartışma başlıklarından bir başkası da savaş ve savaşa karşı tutum üzerine şekillenmiştir. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında komünist saflarda büyük bir bölünme olmuş, bu bölünmenin özünde savaş konusunda tutum farklılıkları ile birlikte devrimci mücadelenin nasıl yürütülmesi gerektiği tartışması önemli yer tutmuştur: Savaşı bir ulusal savaş olarak görmek ile bunu bir paylaşım savaşı, basbayağı bir emperyalist savaş olarak görmek…

Rosa’nın, Liebknecht’in ve özellikle Lenin’in neyi temsil ettiklerini biliyoruz, ancak emperyalizmi anlamak ve dünün tartışmalarını kavramak açısından, yine dönemin tartışma metinlerini okurken tartışma konusunu net olarak görmek için geçmiş tartışmaları hatırlamak gerekiyor. Bugün böyle bir tartışma içinde değiliz. O tartışmaların üzerinden 100 yıl geçmiş ve komünist hareket içindeki tartışmalarda bazı konular artık aşılmış bulunuyor.

Dün emperyalist savaşlara karşı emperyalist ülkelerin komünist partilerinin içine düştüğü sınıf uzlaşmacılığı reformizme yol açmışken, bugün örneğin Türkiye’nin Ortadoğu’ya askeri müdahalesini nasıl yorumlayacağız? Burada bam teli, yine her olayın bağlamıyla ve bu bağlamın emperyalizm olgusunun neresine denk düştüğü ile açıklanabilir.

Benzer şekilde ulusal kurtuluş mücadelelerine, sömürgeciliğe karşı mücadeleye, egemen kapitalist devletlere karşı kurulan ulusal devletlerin kuruluş mücadelelerine bakışın, önemli bir politik ayrım olduğu görülmelidir. Lenin’in “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” üzerinden politik bir tutuma sahip olduğunu, Rosa’nın bu konuda farklı bir tutum içinde olduğunu, Avusturya komünistlerinin “kültürel özerklik” tezlerini hatırlatarak geçmek istiyorum. Ve bugün bu tartışma ülkemizde “Kürt sorunu” bağlamında hâlâ önemini koruyor. Merkeze emperyalist dünya sistemini yerleştirmeden bu konuya dair bir politika geliştirmenin büyük politik hatalara denk geleceğini söylemek gereksiz sayılmalı.

Feodal üretim biçimi içinde gelişen kapitalizmin bir egemen sistem haline gelmesi ile ulus devletlerin ortaya çıkması arasında doğrudan bir bağ bulunuyor. Ya da Fransa ve İngiltere’ye göre daha geç kapitalistleşme yoluna giren ve ulusal birliğini 1870’li yıllarda oluşturan Almanya’yı düşündüğümüzde faşist bir devlet yapılanması ile milliyetçi ideolojinin nasıl ortaya çıktığı da biliniyor. Emperyalist aşamada ise örneğin Cezayir’in Fransa işgaline karşı geliştirmiş olduğu ulusal mücadelenin, bir ulus devlet kuruluşu olarak “burjuvazinin egemen sınıf haline geldiği ilk kapitalist ülkelerdeki duruma” benzerliği açık olmakla birlikte nitelik olarak çok farklı bir zemine sahip olduğu da bilinmek durumundadır. Bu açıdan örneğin uluslaşmanın, kapitalist-emperyalist sistemin doğrudan ve doğal bir sonucu olduğunu ortaya koymak kadar, bazı uluslaşma ve ulusal devlet kurma süreçlerinin dünya kapitalist sistemine “başkaldırarak” gerçekleştiğinin de tarihsel bir gerçeklik olduğunu belirtmek gerekir. Reel sosyalizmin varlığı altında “ulusal devlet” talebi ile bugünkü emperyalist saldırganlıkta ve tek kutuplu dünya sisteminde “ulusal devlet”in bir ve aynı şey olmadığını yazmak zorundayız. Bütün bu noktaların, emperyalizm olgusu ile doğrudan bağı bulunuyor; zamanı ve mekanı veri alarak bütün bu tarihsel gelişim noktalarının oturduğu bağlamın ortaya konması aynı zamanda emperyalizmin ne olduğu sorularına verilecek yanıtlarda aranmalıdır.

Örneğin Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının bir ulus devlet kopuşu mu yoksa dünya kapitalist sistemine entegrasyon mu olduğu tam da yukarıda ifade ettiğimiz soru ile ilgilidir. Kürdistan Komünist Partisi örneğinde ise bu başlı başına bir iktidar mücadelesinin ya da devrim mücadelesinin önemli kırılma noktalarından birisi olarak görülmelidir.

Nasıl bir mücadele? Bu soru her ülkede farklı bir zemine sahiptir ve farklı dinamiklere ve özgünlüklere sahip ülkelerin komünistlerinin de mücadele hatlarını belirlerken bu konular üzerine kafa yorması gerekmektedir. Örneğin İngiltere’de komünistlerin yapacakları ile Suriye komünistlerinin yapacakları arasında büyük farklar vardır ve bu farkların ortaya çıkmasında tekil tekil her ülkenin kendi özgün koşulları bulunurken, bu özgün koşulların alt yapısını oluşturanın ve özünde yer alanın kapitalizmin emperyalist aşaması olduğunu söylemenin tam zamanıdır.

Öyle ki, bu konuda “sömürgeciliğe karşı bağımsızlık” savaşı olarak ulusal burjuvazinin desteklendiği örnekler bile karşımıza çıkmış; “yarı sömürge ya da azgelişmiş Türkiye” tezlerinde olduğu gibi, önce emperyalizmi kovmak, demokratik dönüşümleri ve ileri demokratik devrimi tamamlamak sonrasında sosyalizmi hedeflemek gibi devrim stratejileri tartışmaları da gündeme gelmişti. Bu açıdan; emperyalizm olgusu, doğrudan “devrim stratejileri tartışmasının” da merkezinde durmaktadır.

Dünya komünist hareketinin tartışma başlıkları boş yere yapılmadı. Gelişen tarihsel süreçlerin, ortaya çıkan toplumsal-siyasal değişimlerin, egemen sınıf olan burjuva sınıfının yeni saldırılarının ve emperyalist dünya sisteminin yönelimlerinin komünist hareketteki karşılıklarından bahsediyoruz. Aynı zamanda, eğer teorik bir tartışma yapılacaksa bu teorik tartışmanın asla siyasal ihtiyaçlarından kopartılamayacağı da açık olarak yazılmak durumunda. Bugün de emperyalizme bakarken benzer bir biçimde karşımızda hangi politik sorunların durduğunu net olarak görmek durumundayız.

Bu anlamıyla, emperyalist-kapitalist dünya sistemine entegre, orta gelişkinlikte, emperyalizme bağımlı ve onun belirleyiciliği altında bulunan Türkiye’de nasıl bir devrim stratejisi örülmesi gerektiği tartışmaları, geçmişte komünist hareketin tartışma başlıklarından azade düşünülmeyip, yöntem olarak o günkü tartışmaların ışığında ele alınmalıdır. Keza bugün yakıcı bir durum arz etmektedir. Örneğin, sosyalizmi geriye çeken ve “kuşatılmış bir Türkiye’de” milli güçler ekseninde bir cephe açılması mı yoksa doğrudan kopuşu zorlayacak bir mücadele hattı mı? Birincisinin reformizme ve sınıf uzlaşmacılığına denk geldiği, diğerinin ise devrimci bir hat oluşturduğu çok açık.

Devrimin merkezi tartışması, ulusal kurtuluş mücadelelerine bakış, sınıf uzlaşmacılığı anlamında bağımsızlıkçı-ulusalcı bir siyasal hat, savaş gerçeğine sınıfsal değil ulusal bir gözlükten bakış gibi bir dizi tartışmanın doğrudan emperyalizm çözümlemeleriyle ve saptamalarıyla bağı bulunuyor. Son kertede bunların hepsi aynı noktada düğümlenmektedir ve sosyalist devrimin yerine ikame edilen aşamacı devrim modelleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Öyleyse emperyalizm ve kapitalizm olguları arasındaki ilişkilere daha yakından bakma zamanı gelmiştir.

Türkiye sosyalist hareketinde devrim stratejileri tartışmalarında son nokta konulmuş değil. Ancak yukarıda ifade ettiğimiz gibi bugün kapitalizmin emperyalizm aşamasında “sosyalist devrim” dışında bir almaşık var mıdır?

Bu satırların yazıldığı yayının kolektif siyasi hattının verdiği yanıt bilinmektedir. Sosyalist devrim dışında başka bir alternatifin bulunmadığı, her türlü farklı arayışın, emperyalist aşamaya geçilmiş bir dünyada egemen olan kapitalist sistemde ya düzen içi ya da işbirlikçi bir konuma denk geleceği açık olmalı…

Bu yüzden bir kez daha yazılmalı: Sosyalizmden aşağısı kurtarmaz…


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.887
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 12.12.2017- 12:06
Alıntı yaparak cevapla  


Tarihsel bir bakış denemesi

Bu konunun ele alınması, başlı başına kapitalizmin son aşaması olan emperyalizmin çözümlenmesinde aranmak durumundadır. Ancak diyalektik bir gelişim sarmalı boyutuyla olayları değerlendirdiğimizde komünist hareketteki yaklaşık 100 yıllık ayrışma ve kafa karışıklıklarının özünde yine emperyalist aşamaya dair yüklenen farklı anlamlar olduğunu da yazmak durumundayız. Tuhaf gibi durmakla birlikte emperyalizme ve onun çözümlenmesine yönelik yanlış saptamalar bu ayrım noktalarının ortaya çıkmasına da neden olmuştur.

Yoksa; kapitalizmin feodalizmi yıktığı bir konjonktürde, bakış, aslında belli açılardan bayağı netti; özetle, birkaç noktayı belirterek, bu tarihsel sürecin kavranması zorunludur. Feodal siyasal sistem, burjuva sınıfı tarafından baştan aşağıya yıkılıyor, kapitalizmin iktisadi olarak gelişimi siyasal üst yapının da kapitalist karakter kazanmasına neden oluyor, gerici feodal sistem dünya ölçeğinde parçalanırken, burjuva sınıfının iktidara gelmesi genel anlamıyla tarihsel bir ilerleme olarak görülüyordu. Özellikle “Kutsal İttifak” gericiliğine karşı “cumhuriyetçilik” devrimci bir nitelik kazanıyordu. Almanya’nın siyasal birliğini kazanmasından, 1848 devrimlerinin bütün kıta Avrupası’nı sarmasına kadar, dönemin siyasal gelişmeleri büyük bir devrimci gelişim olarak kendisini ortaya koyuyordu. Marksizmin ortaya çıkış koşulları tam da buradadır. Tarihin motoru olarak sınıf teorisi gündeme gelirken, kapitalizmin, egemen bir sistem olarak, bütün Avrupa’yı sarması ve burjuva devrimleri bu anlamıyla ilerici ve “desteklenmesi” gereken olgular olarak görülüyordu. Burada sömürünün yeni biçimi olarak kapitalizme geçişin egemen gücü olan “burjuva sınıfına” kendinden menkul bir ilericilik atfı söz konusu değildir. Marksizm açısından bu durum, işçi sınıfının gelişmesinin önündeki engelleri kaldırması bağlamında ele alınmıştır.

Hatta “tarihsel uluslar-olmayan uluslar” gibi Marx tarafından gündeme getirilen bazı konular ile uluslaşma süreçlerinin, kapitalistleşme süreçlerinden ayrı ve bağımsız bir değerlendirmesi hiç yapılmamıştır. Marx’ın, bu anlamıyla, ulusal soruna “mutlak ve kendinde bir alan olarak” yaklaşımı hiç olmadı, hep yukarıda ifade edilen “ilerleme çizgisi” bağlamında bir değer taşıdı. İrlanda sorununda Marx’ın bakışı örneğin tam da burada aranmalıdır. İşçi sınıfının gelişiminin önündeki engeller aşılıyordu ve burjuva devrimleri ya da başka bir siyasal sözcükle cumhuriyetler işçi sınıfı tarafından desteklenmeliydi.

Burjuvazinin iktidara gelmesinden sonra kendi sınıf iktidarını kurmak ve yerleştirmek için, gerici sınıflarla işbirliği de olmak üzere, kendi iktidarını tehdit eden işçi sınıfına karşı siyasal konumlanışı, komünist harekette yeni yolların aranmasını ya da siyasal taktiklerin oluşmasını beraberinde getirdi. Burjuva sınıfının tarihsel olarak gericileştiği bu dönem adım adım ortaya çıkarken, bir bütün olarak gericileşmesinin saptanması, kapitalizmin emperyalizm aşaması teorizasyonu ile yerli yerine oturmuştu.

Emperyalist aşamanın hangi tarihsel kesite denk geldiği konusunda net bir ortaklaşma bulunmamakla birlikte Lenin’in 1870 sonrasına özel bir vurgu yaptığı hatırlanmalıdır. Özellikle Alman kapitalizminin gelişmesi, bu tarihten sonra Almanya’nın siyasal birliğini kurması ve Avrupa kapitalizmi açısından önemli bir güç haline gelmesi söz konusudur. Aynı zamanda buradaki en önemli konu, Alman işçi sınıfının gelişmesi ve örgütlenmesi ile ortaya çıkan siyasal ve toplumsal gücün vurgulanmasıdır. Sınıfsız bir toplumsal düzenin bütün Avrupa’yı sarsacak bir biçimde ayağa kalkacağı yer bu sefer Fransa’dan Almanya’ya kaymıştır ve Marx’ın deyişiyle “Alman’ın kurtuluşu insanlığın kurtuluşu” olacaktır. Devrimin merkezinin Almanya’ya kayışı, işçi sınıfının nicel ve nitel gücü ile daha belirgin kılınırken, aslında kapitalizmin tekelci aşamasıyla birlikte eşitsiz gelişimin nüvelerinin de ortaya çıktığını söylemek abartı sayılmamalıdır.

Bütün bu süreçte özel olarak 1848 devrimlerinden kalan bakiye ise komünist harekete sorunlu bir biçimde aktarılmıştır. Aşamalı devrim modeli olarak kabaca ifade edeceğimiz metodolojik yaklaşım, zaman ve mekandan bağımsız bir biçimde “şablonlaştırılarak” bugünlere kadar taşınabilmiştir. Çünkü sosyalizme geçiş için gelişkin bir kapitalizm ve işçi sınıfı olmalıydı, bunun olmadığı yerde bu sürecin önünü açacak “bulaşık bir program” ortaya konmalıydı. Hele hele emperyalizmin “geri kalmış ülkeler” üzerindeki hegemonyası ve kendine bağımlı kılma süreçleri daha da artınca bu sefer “ulusal gelişmenin önündeki engel olarak emperyalizmin” yenilmesi başa yazılmış, burjuva devrimler döneminde işçi sınıfının rolü ile emperyalist dönemde işçi sınıfının rolü bir kez daha aynı torbaya doldurularak, gelişme doğrusal bir çizgi olarak görülmüştür. Avrupa merkezli bakış, örneğin Rusya devrimini bir türlü içine sindirememiş, sömürge ya da yarı-sömürge gibi ülkelerde ortaya çıkan devrimci siyasal çıkışlar ise devrimci bir perspektife yerleştirilememişti.

Görülemeyen değişimdi. Kapitalizmin kendini kıta Avrupası’nda bir siyasal sistem olarak kurması, bunun üzerine gelişen işçi sınıfı mücadelesini yaratmıştı. Kapitalizm tekelci aşamayla başka bir düzleme geçmiş emperyalist aşama artık bütün dünyanın kapitalizme entegrasyonuna neden olmuş, bunun sonucunda ortaya çıkan yeni durum Avrupa’nın gelişmiş kapitalist ülkelerinin işçi sınıfı mücadeleleri ile emperyalist saldırganlığın egemenliği altına giren az gelişmiş ülkelerin işçi sınıfı mücadelelerinde başka politik uçlar vermiştir.

Bu açıdan emperyalist dünya, doğrusal bir gelişim göstermiyor, her yerde aynı şekilde gelişmiyordu. Gelişim eşitlikle değil eşitsizlikle var olabiliyordu. İşte bu durum, emperyalizm çözümlemelerinde üzerinde en fazla durulması gereken özel bir ilke olarak baş köşeye yazılmalıdır. Eşitsiz gelişim yasası…

Kapitalizm bir dünya sistemi haline gelince ister geri kalmış, ister feodal kalıntıları bulunan, isterse hâlâ tarih dışı üretim biçimlerine sahip olan bütün ülkeleri kapitalizmin mekanizmalarına uyumlulaştırmakta ya da kurban etmekte hiç zorlanmadı. Emperyalist dünya sistemi, bütün ülkeleri kendine bağlarken, her ülkenin kendi iç dinamikleri bağlamında yeni bir gelişim sürecine sokuyordu. O yüzden, emperyalist aşamada, ülkelerin tekil tekil ne ölçüde ve ne ağırlıkta “eski üretim biçimlerine” sahip olup olmadığının bir yerden sonra önemi kalmıyordu. 1850’li yılların bakış açısı yeni durumda kökten değişecek farklı bir nitelik kazanmıştı artık.

Devrim bu anlamıyla, daha da doğuya kaymış, Rusya gibi köylülüğün işçi sınıfına nazaran daha kitlesel olduğu bir ülkede gerçekleşmişti. Mesele, emperyalist dünya sisteminde kapitalizmin kriz dinamiklerinin, sisteme bağlanan daha geri ülkelerde birikmesidir.

1917 Ekim Sosyalist Devrimi’nin ortaya çıkmasıyla birlikte, emperyalist sistemden kopuşun mümkün olduğu görülmüştü.[2] Ancak bu kopuşun dünya komünist hareketinde aynı şekilde değerlendirildiğini düşünmek gerçekçi olmayacaktır. Emperyalist aşamanın bir dizi karakteri ne yazık ki görülemedi ve kapitalizmin her ülke için doğrusal bir gelişim çizgisi taşıdığına dönük yaklaşım sürdürülegeldi. Ancak emperyalizm olgusunun getirmiş olduğu yeni durumun içinde taşıdığı nitelikler analiz edilmediğinde ortaya çıkan ya sınıf uzlaşmacısı ulusalcılık ya verilen mücadelelere rağmen iktidarın burjuvaziye hediye edilmesi ya da emperyalist entegrasyona neden olabilecek politik tutumlar olmuştur.

Burada bir parantez açılması gerekmektedir. Reel sosyalizmin varlığı döneminde, yani iki kutuplu dünyanın varlığında, özellikle dünya komünist hareketi kendi iç mücadelesinde bu durumu bir parametre olarak değerlendirmiş ve dönem dönem kopuş yerine iki kutuplu dünyayı merkezine koyan bir bakış açısı geliştirmiştir. Bununla birlikte özellikle emperyalizme karşı verilen ulusal kurtuluş mücadelelerini de bu bağlamda değerlendirmek gerek. İkincisinde emperyalist sistemden kopuş sağlansa bile sosyalist bir sisteme eklemlenmeyen süreçlerin getirmiş olduğu politik tartışmalar bir tarafa not edilmelidir. Örneğin 3. Yol gibi ne kapitalist ne de sosyalist bir konumu tercih eden bir dizi örnek tarihsel olarak karşımıza çıkmış, bu durum devrim stratejilerinde daha geri tezlerin devamının gerekçesi olmuştur. Ancak bütün bu deneyimler bir kez daha göstermiştir ki, sosyalizme bağlanmayan her kopuşun makus talihi bulunmaktadır. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra bu gerçek acı olarak görülmüştür.

Şimdi bu yaklaşımları belli açılardan soyutlayarak kapitalizmin emperyalizm aşamasında devrim tartışmalarına dair bazı temel başlıklara değinmek gerek.




__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 12.12.2017- 12:07 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.887
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 12.12.2017- 12:07
Alıntı yaparak cevapla  


Emperyalizmi anlamak

Bu yazıda uzun uzadıya kapitalizmin gelişme yasalarına, tarihsel sürece ve emperyalist aşamaya geçişin ekonomik-politik noktalarına çok dokunmadık, tercih etmedik. Genel olarak emperyalizmin Lenin tarafından formüle edilen çerçevesini hatırlatmanın yeterli olacağını düşünüyoruz. Bu formülasyonun çözümlenmesi üzerinden emperyalizm ve devrim ilişkisinde önemli tutamak noktalarının olduğu görülecektir.

Bilindiği üzere Lenin, emperyalist aşamayı şu noktalar itibariyle ele almış, daha doğrusu formüle etmiştir. Öncelikle emperyalizmi ayrı bir olgu olarak değil, kapitalizmin tekelci aşaması olarak görmüş ve onu son aşama olarak değerlendirmiştir. Belirtilen özellikler şöyledir: Üretimde görülen birikim ile bu üretimde ortaya çıkan sermayedeki birikimin yüksek bir gelişme seviyesine çıkmasının tekelleri yaratması, banka sermayesi ile sanayi sermayesinin iç içe geçmesi, meta ihracından sermaye ihracına geçiş, büyük tekeller ve bu tekellerin oluşumu ve son olarak bu devletlerin dünyayı paylaşması politikası…

Emperyalizmin genel tarifini Lenin’in formülasyonu üzerinden hatırlattıktan sonra bu durumun aynı zamanda bir dünya sistemi haline gelen kapitalizmin emperyalist aşamasında tekil tekil her ülkeyi belirleyen bir dizi parametreyi ortaya çıkardığını çözümlemek gerekiyor. Bu noktalar, kapitalist gelişmenin, kapitalist dünya içindeki ilişkilerin ve iç dinamiklerin hangi noktalar üzerinden şekillendiğini ortaya koymaktadır. Bu amaçla, emperyalizmin yukarıdaki tarifi yanında temel bazı noktaların açımlanması ve bazı “yasallıklarının” bulunduğunun gösterilmesi gerekmektedir


1.Kapitalist gelişmeyi, başta Fransa, İngiltere ve Almanya olmak üzere kıta Avrupası üzerinden “standartlaştırmanın” gerçekliği bulunmamaktadır. Kapitalizmin tekelci aşamasıyla birlikte tekil tekil her ülkede kapitalist gelişme en başta “belirleyen” bir olguyla biçimlenmiştir. Bu belirleyen olgu emperyalist aşamadır.
2.Emperyalizm, kapitalizmin son aşaması olarak, neredeyse bütün ülkeleri durumu ne olursa olsun kendine bağlamış, gerek pazar gerek işgücü gerek hammadde ihtiyacı açısından yeni bir ilişkiye ve biçimlendirmeye sokmuştur. Bu, aynı zamanda klasik bir evrimsel şema izlemeyen ama emperyalizme bağlanan ülkelerde bir yandan kapitalistleşmenin yolunu açarken diğer yandan bu ülkelerin kendi iç dinamiklerinin belirlenmesine ve yeniden oluşmasına da neden olmuştur. Tam da bu yüzden, eğer kapitalistleşme açısından bir şema çıkarılacaksa bu şemada emperyalist aşama merkeze konmadan doğru bir çizim yapılamaz. Tersine, emperyalist sisteme bağlanan her ülkenin gelişme dinamikleri bağlanma noktalarıyla belirlenmiştir ve bu açıdan ülkelerin “aşama aşama” kapitalizme geçmesi, burjuvazinin demokratik bir devrimle iş başına gelmesi, bağımsız bir kapitalistleşme yaşanması objektif olarak mümkün olmamaktadır. Doğrusal bir gelişme değil, tam da eşitsiz bir gelişim belirleyici olmuştur.
3.Gericilik emperyalist dünya sistemine bağlanan bütün ülkelerin burjuva sınıfının da temel karakteri haline dönüşmüştür. Bu açıdan burjuva sınıfından ilericilik beklenmesi ve öncesinde bir burjuva devrim ya da ileri demokratik bir aşama konulması eşyanın tabiatına aykırı bir durum ortaya çıkarmıştır. Ortaya çıkan her durum gerici burjuva iktidarlar olmuştur.
4.Gelişkin kapitalist ülkelerde devrim beklentisi, yeni durumda, yeni aşamada, kriz dinamiklerinin birikme noktasını değiştirmiştir. Bu anlamıyla batı Avrupa sonrasında Almanya beklentili devrim doğuya kaymış Rusya’da patlak vermişti. Emperyalist-kapitalist sistem, kriz dinamiklerini sistemin zayıf halkalarında biriktirmektedir. Bu zayıflığın ortadan kalkması, sağlam bir halkaya dönüşmesi emperyalist hiyerarşi içinde yeniden yapılanmayla mümkündür ve bunun da savaşlara karşılık gelen bir yanı ve yeniden oluşumu bulunmaktadır. Yoksa bu bağımlılık ilişkisi devam etmektedir ve kapitalist dünya sisteminin zaaf ve zararları belli ülkelerde birikmeye hep devam edecektir. Bu zaafların, çarpıklıkların görülmesi, bu çarpıklığın düzeltilmesi üzerine inşa edilecek bir mücadele hattı hem teorik olarak çıkışsızdır hem de son kertede emperyalist-kapitalist sisteme entegrasyonun başka bir düzleme taşınması dışında bir anlamı bulunmamaktadır. Örneğin Türkiye’ye dair çarpık kapitalizm gibi saptamaların bu açıdan geçerli bir yanı bulunmuyor.
5.Geri ülkelerde, daha geri toplumsal yapının var olması, emperyalist aşamada dünya kapitalist sisteminin entegrasyonuna engel değil, bizzat kapitalizm tarafından “sermaye dolaşımının yeniden üretimi” bağlamında sisteme bağlanabilen bir gerçeklik oluşturmaktadır. Bu açıdan bir ülkenin geri kalmışlığı o ülkenin klasik şema doğrultusunda bir gelişmeye tabi tutulmasını mümkün kılamaz. Tersine geri kalmış üretim biçimlerinin varlığı, emperyalist aşamada, yeni bir karakter kazanıp varlığını devam ettirerek, kapitalistleşmenin bir ögesi haline gelmektedir. Buradan da ilerici mülk sahipleri değil gerici mülk sahiplerinin burjuvalaştığı bir tablo çıkar. Aynı zamanda bu “ilerlemenin” kutsanması aslında emperyalist sisteme entegrasyonun görülmemesi anlamına gelir ki, böylesi bir program devrimci değil reformist bir program olarak görülmelidir. Bu gelişim doğrusal bir gelişim değil, geri olanın ileriye çekildiği, yapısal olarak geri konumunu sürdürdüğü bir ilişki olarak görülmelidir.
6.Dolayısıyla bu bütünlük bir birleşik gelişim olarak görülmek durumundadır. Emperyalist sistemin en temel özelliklerinden birisi de gelişimin bileşik karakteridir.
7.Karşılıklı ilişkiler sistemi içeriden dönüştürdüğü gibi, ortada tek yönlü bir ilişkinin bulunmadığı bilinmelidir. Bu anlamıyla emperyalist dünya sisteminde gerek üretimin gerekse sermayenin sistemin bütün ülkelerini saran bir ağla ördüğünü görmek gerek. Karşılıklı ilişkiler, emperyalist sistemin olası krizinde bütün ülkeleri etkileyeceği gibi krizin etkisinin en fazla gözükeceği yer zincirin zayıf halkaları olacaktır. Karşılıklı ilişki tek yönlü olmamakla birlikte, asıl saptanması gereken bu ilişkinin belirleyeninin emperyalizm olduğudur.
8.Emperyalizmin içkin mi dışsal mı olduğu tartışması tam da bu nedenle yanıtlanmış bir sorudur. Emperyalizm olgusu, bağımlı ülkelerin kapitalizme bağlanmasında dışsal değil, tam tersine, içsel bir olgu olarak görülmelidir. Özellikle eski tip sömürgecilik tanımı içerisine girebilecek dışsal olgu nitelemesi, kapitalizmin emperyalist aşamasında artık kapitalist bütün birimlere içkin bir hal almıştır. Bu durum bir yandan burjuva sınıfının işbirlikçiliğini ortaya koyarken, diğer yandan burjuva sınıfını karşıya almadan “tek başına emperyalizmi kovmak” üzerine bina edilen politik stratejilerin de yanlışlığını ispatlamaktadır. Anti-emperyalist mücadele bu açıdan anti-kapitalist mücadeleden koparılamaz. Bu tartışma, özellikle bağımlı ülkelerde sermaye olgusunu geri çekip, emperyalizm olgusunu öne çıkaran, ülkenin gelişmesi önünde emperyalizmi engel olarak görüp, onu bertaraf etmek üzere kurulan politik hattın yanlışlığını da beraberinde getirir. Bir nevi ulusal kapitalistleşmeyi savunan bu görüş, sınıf uzlaşmacı bir kimlik olarak devrimci saflarda yer alamaz. Başka bir açıdan söylersek, emperyalizmden kurtulmanın tek yolu kapitalizmden kurtulmaktan geçmektedir.
9.Emperyalist sistem arasında ilişkiler bir yandan karşılıklı gelişim gösterirken diğer yandan eşitsiz bir gelişim göstermektedir. Eşitsiz gelişim, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kriz dinamiklerinin belli ülkelerde birikmesinin adıdır. Bu açıdan kopuşun da buralarda olması beklenmelidir.
10.Kapitalizmin son aşaması olan emperyalizm bir dünya sistemi haline gelince hiyerarşik bir yapıyla kendini var ediyor. Bu açıdan sistemin üstünde bulunan emperyalist ülkeler ile hemen altında bulunan ülkeler arasındaki gerilimler de yapısaldır. Emperyalist sistem içinde bulunan ülkeler, zincirin halkaları şeklinde birbirlerine bağlanırken, bu zincir içerisinde ileri çeken ülkeler gibi zayıf ülkeler de yer alıyor. Eşitsiz gelişimin bir ürünü olan bu durumda zincirin zayıf halkası devrime en yakın temel halka olma özelliği taşımaktadır.
11.Zayıf halka tanımı her zaman bir güncellik ifade etmeyebilir, bu açıdan konjonktürel bir yan taşımaktadır. Ancak zayıf halka kavramından en çok “devrimci kopuş için bir potansiyel” anlaşılmalıdır. Bu açıdan bir ülkenin zayıf halka ya da “zayıf halka adayı” olarak adlandırılması bu bakış açısıyla ilgili bir konu olarak görülmelidir. Eğer bir potansiyelden bakıyorsak Türkiye bu açıdan zayıf halkadır, eğer “güncellik üzerinden” değerlendireceksek zayıf halka adayı tanımını daha çok hak etmektedir. Güncellik konusu bu anlamıyla ekonomik kriz, sınıfın örgütlülüğü ve öncünün hazırlığı ile ilgili bir konu olarak da görülmelidir.
12.En çok tartışılan başlıklardan bir tanesi de geri bir ülkede sosyalizmin kurulup kurulmayacağı meselesiydi. Eşitsiz gelişim yasası bu anlamıyla geride kalanın sıçrama özelliğine sahip olduğunu da göstermiştir. Bu anlamıyla Sovyet deneyi ya da Küba, bugünkü tabloda büyük bir dönüşümü geriden gelerek gerçekleştiren ülkeler olarak görülecektir. Sıçrama, aynı zamanda devrimci kopuşun bir neticesi olarak görülmelidir.
13.Ve son olarak savaşlar ve krizler emperyalist sistemin yapısal nitelikleridir. Bu olgular emperyalist sistemden kopuşun ve devrimlerin de nesnel zemini sayılmalıdır.


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.887
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 12.12.2017- 12:09
Alıntı yaparak cevapla  


“Sosyalist Devrim” dışında neden başka devrimci bir seçenek yoktur?

Siyasal bir sorunu ele alırken bakılması gereken önemli noktalardan biri de güncel ihtiyaçlara karşılık gelip gelmediği olmalıdır. Bu anlamıyla geçmiş dönemin sorunları üzerinden bugünün okumasının yapılmasının büyük hatalara yol açacağını baştan belirtmiştik. Örneğin, “ezilen ulusların kurtuluşu” üzerinden ulusal kurtuluş mücadelelerine bakarken, Lenin’in emperyalizm tarifi üzerinden “ezilen uluslar emperyalizmden kurtulmalı” ile “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” politikalarını birbiriyle karıştırabiliriz. Ezilen uluslar emperyalizmden kurtulmalı doğrudur, ancak ezilen ulus olması dolayısıyla “emperyalizmin gölgesinde” bir ulusal kurtuluş mücadelesini desteklemenin Lenin’in tezleri ile ilgisi olamaz. Bu açıdan geçmiş dönem tartışmaları üzerine yazılan eserleri bugüne aynen taşıyarak ortaya çıkartılan ezberlerden mutlak kaçınmak gerek. Önemli olan özü kavramak, emperyalizm olgusunun altında yatan temel karakteristik nitelikleri ortaya koyabilmek.

Bu anlamıyla geçmiş dönem tartışmaları üzerinden bugünü tam olarak okumak her zaman mümkün olmayabilir. Ancak geçmiş dönemin tartışmalarının bugünün açıklanmasında büyük faydaları olacaktır ve geçmiş dönemin derslerinden mutlaka yararlanmak gerekiyor. Eski tartışmalar hatırlanmalıdır; aşamacı devrimciliğin tüm versiyonları, ulusal kurtuluş mücadelesinin demokratik aşaması, üçüncü yolculuk, milli burjuvazi ile ittifak, sosyalizme bağlanmayan bağımsızlık savaşları gibi…

Bir de emperyalizmin ulusal kurtuluş hareketlerine bakışında geçmiş dönem ile bugünkü durumu iyi okunmalı… Örneğin “küreselleşme” döneminde ulus devletlerin emperyalist saldırganlık ile karşı karşıya kalmaları ile emperyalizm gölgesinde ulusal devlet “kurulması” arasında önemli farklar olsa gerek. Ulus devletler bir yandan emperyalist siyasetin önünde engel olabildikleri gibi emperyalist entegrasyon için böl-yönet politikasıyla “küçük ulusal devletler” kurulması birbirinden oldukça farklıdır.. Mutlaklaştırılmaması gereken mesele “ulus devlet” kavramı ve tarihsellik olgusunda yatmaktadır. Ulus devletler bir yandan emperyalist sistemin düzenleyici unsuru iken başka zaman önündeki engel olabilmektedir. Burada temel nokta “bağlamıdır”. Milliyetçilik, ulusalcılık, yurtseverlik kavramlarının gelişiminde de bu bağlamın bulunduğunu açık olarak yazmak durumundayız.

Bu anlamıyla, kapitalizmin en son aşaması olan emperyalizmi kavramadan, özüne dokunmadan, davranış modellerini çıkarmadan devrimci bir politik hat tutturulması mümkün olamıyor. Yukarıda geçmiş dönemin tartışmaları olarak kodladığımız her siyasal modelin, yönelimin, programın oluşmasında emperyalizmin yerli yerine oturtulmamasının yattığını yazmak durumundayız. Eğer eşitsiz gelişimi görmez ve kapitalist gelişmeyi bir “standart” üzerinden doğrusal bir gelişim olarak görürseniz, emperyalizme bağımlı bir ülkede “bağımsız bir burjuva sınıfı” ararsınız ve doğaldır ki bu sınıf uzlaşmacılığına kapı aralar.   Örneğin geri kalmış bir ülkede sosyalist bir sıçramanın yapılamayacağını düşünür ve kapitalizmin tam olarak gelişmesini beklerseniz, gidilecek yol milli bir burjuva beklentisidir ki, bu da, örneğin Türkiye gibi ülkelerde “ordudan ilericilik” beklemek gibi politik hatalara yol açabilir. Örneğin devrimin gelişmiş batı ülkelerinde ortaya çıkacağını düşünseniz, kendi ülkenizde devrimci bir kalkışmanın çabası içinde olmazsınız.

Bütün bu noktalar, bir dünya sistemi haline gelen kapitalizmin emperyalist aşamasının görülmemesindedir.

Emperyalist aşamada, devrimci stratejinin doğrudan kurulması gerek: Devrimin güncelliği, iktidar perspektifi, Leninist örgüt, sosyalist devrim… Devrim güçlü olanda değil, zincirin zayıf halkasında kopuyor ve mesele bunu anlamaktan geçiyor.

Eşitsiz gelişim sıçramanın da temelidir. Bu açıdan sosyalist devrim tek başına, objektif koşulların ne kadar geliştiği ile ilgili değil, tersine “öznenin” merkeze yerleştirileceği bir bakış açısıyla ele alınmalıdır. Bu da adlı adınca Leninist örgütün kuruluşuyla ilgilidir.

[1] Aynı zamanda bu yazı bir sadeleştirme denemesi olarak da okunmalıdır. Şöyle ki, genel olarak “teorik” çalışmalar söz konusu olunca, tuhaf bir şekilde “akademizme” kayış bulunuyor. Yazılar akademik bir yazıya benzetilmeye çalışılıyor, aralara alıntılar serpiştiriliyor, teorik bir görüntü vermek için üslup bayağı soyutlanmaya çalışılıyor. Açıkçası, politik sorunlara yanıt vermeyen teorik bir üsluptan uzak durulması gerekiyor. Önemli olan fikir. Bir fikri anlatmak için on takla atmaya gerek yok. O yüzden teori adına yazılmış bir dizi yazının ne yazık ki kuru, sıkıcı, kurgusal ve soyut üslubunun aslında “teorik” görünme adına yapılmış yapaylıklar olduğunu düşünüyorum.

[2] Söz konusu Türkiye olunca, Türkiye’de egemen anlayış kopuş değil hep batıya yetişme çabası olmuştur. Bunu da not edelim.

http://marksistmanifesto.com/2017/11/13/emperyalizm-sosyalist-devrim/


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 5.887
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 13.12.2017- 08:05
Alıntı yaparak cevapla  


Kendinde ve kendisi için - Metin Çulhaoğlu


Bir kavram olarak “dünya sistemi” çeşitli yaklaşımlarda ele alınıp işlenmiştir. Teorisyenleri arasında en yaygın tanınanlardan biri Immanuel Wallerstein’dır.

Wallerstein’ı ve başka dünya sistemi kurgularını bir yana bırakıp daha basit bir yol izleyelim ve bir dönemleme yapalım.

Birinci dönem: Dünya sistemi deniyorsa, en gerçekçisi bunu kapitalizmle başlatmaktır. Kapitalizmin 19. yüzyılda bir dünya sistemi haline geldiğini söyleyebiliriz. Özelliği, gerçek karşılığıyla emperyalizmin henüz gündemde olmayışı ve dünyanın önemli bir bölümünü dışarda bırakmasıdır.

İkinci dönem: 20. yüzyılla birlikte kapitalizm emperyalizm aşamasına geçmiş, kapitalist dünya sistemi emperyalist karakter kazanmıştır. Emperyalist aşamaya geçişin yanı sıra ilk dönemden diğer farkı, henüz (tam) kapitalistleşmemiş ülkelerin de sistemin bir parçası durumuna gelmesidir. Dönemin iki büyük savaşa sahne olduğu bilinmektedir.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan 1991’e kadar uzanan üçüncü dönemde kapitalist-emperyalist dünya sisteminin bu kez sosyalist dünya ve ulusal kurtuluş mücadelesi veren ülkeler ve halklar tarafından kuşatıldığını görürüz.

1991’den bu yana “dünya sistemi” dördüncü dönemindedir. Kapitalizm deniyorsa, sistem bu kez küresel ölçektedir. Bugün herhangi bir ülke/coğrafya istisnası olmaksızın, tüm dünya ölçeğinde bir kapitalist sistemden söz edebiliriz. Rusya ve Çin gibi ülkeler dâhil olmak üzere…

Ya emperyalizm?

Emperyalizm deniyorsa, kapitalizmle aynı ölçeği aramak zorlama olacaktır. Kapitalist-emperyalist sistem vardır; ama temsilcileri “eski” emperyalist ülkelerdir. Emperyalist sistem coğrafyası kapitalist sistem coğrafyasına göre daha dar kalmaktadır. Evet, Rusya’da da Çin’de de gerek ekonomik gerekse siyasal anlamda emperyal heves, niyet ve yönelimler vardır; ancak bu iki ülkenin ve arkalarından gelen başkalarının eskileriyle birlikte tek bir emperyalist sistem oluşturdukları söylenemez.

Buradan başka bir noktaya gelmeye çalışacağız.

***

Tartışmaya açık görüş: Dünya sistemi, yukarıda sıralanan dört dönemden üçüncüsü hariç diğerlerinde “kendisi için” değil “kendinde” sistemdir.

Bu kavram/tanım çiftini “kendinde sınıf” ve “kendisi için sınıf” kavramlarından ödünç aldığımız herhalde anlaşılmıştır.   Dünya sistemi (kapitalist-emperyalist) birinci, ikinci ve dördüncü dönemlerde belirli bir üretim tarzını ve onun gereklerini/çıkarlarını gözetme ortak paydasına sahip birimlerden oluşur. Ancak bu ortaklığa rağmen birimler “hepimiz aynı gemideyiz” demezler, tersine birbirlerinin ayağını kaydırmayı göze alan bir iç rekabet ortamındadırlar.

İstisna oluşturan üçüncü dönemde ise sistemin birimleri ortak düşman (sosyalizm) tanımında buluşup örgütlenmişlerdir; aralarındaki ekonomik-siyasal rekabet daha geri plana düşmüştür. Sistem, düşmanın nasıl geriletileceğine ve ortadan kaldırılacağına ilişkin birtakım stratejilere, planlara sahiptir. Askeri yapılanmaların yanı sıra, ideoloji ve kültür gibi alanlarda da gene ortak bir zeminden hareketle karşı saldırılar düzenlenmektedir…

Sistem, bu dönemde kendisi için sistemdir.

Üçüncü dönem kapanmıştır ve bugün dünya emperyalist sistemi, aradaki kimi önemli farklılıklara karşın son tahlilde birinci ve ikinci dönemlerde olduğu gibi “kendinde sistem” durumundadır.

***

Bütün bunlar neyi ima ediyor?

Birincisi: Emperyalist sistemin, kendini bir bütün olarak ortaya koyacağı tek merkezli operasyon-askeri müdahale olasılıkları/imkânları eskisine göre daha sınırlıdır.   Zaten “terörizm” dışında başka bir hedefte ortaklaşılamamaktadır.

İkincisi: Dördüncü dönemin savaşlarının, ikinci dönemdeki savaşların ölçeğine ulaşmasa bile, üçüncü döneme özgü daha yerel-sınırlı savaşların ötesine geçmesi güçlü bir olasılıktır.

Üçüncüsü: Filistin sorunu, Kıbrıs sorunu ve başka “geleneksel” denebilecek sorunlara kalıcı ya da moda deyimle “sürdürülebilir” çözüm bulma imkânları mevcut kendinde sistem içinde yok denecek kadar azalmıştır.

Dördüncüsü: Ortada “kendinde” bir sistem varken, sistem içi birimlerin zapturapt altında tutulması güçleşmiştir ve Türkiye gibi ülkelerin bu ortamdan yararlanarak uluslararası konum açısından “daha fazlasını” arama çıkışları sürecektir.  

Beşincisi: “Sistemden kopan” ülkelerin ayakta kalma şansı, üçüncü döneme özgü bir güvence olarak “karşıt sistem” ortada olmasa bile sistemin iç çelişkileri nedeniyle görece daha fazladır.  

“Kendinde sistem” olgusundan hareketle başka çıkarımlar da yapılabilir.

Bunlar ilk akla gelenlerdir ve tartışmaya açıktır.

 






Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası  »  Dünyadan
 »  Emperyalizmin durumu

Forum Ana Sayfası

 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.

Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör İ.Belek'ten MEMLEKETİN DURUMU... melnur 0 176 21.11.2017- 07:27
Konu Klasör 1 Mayıs’a doğru işçi sınıfının durumu denizcan 0 979 27.04.2015- 14:29
Konu Klasör Emperyalizmin gerici din savaşları proleter 0 1326 26.06.2014- 13:45
Konu Klasör PKK: Emperyalizmin Müstakbel Taşeronu ayhan 11 2476 27.05.2015- 07:34
Konu Klasör PYD Emperyalizmin Askeri Oldu Denebilir mi? proletersosyalist 3 1672 10.12.2014- 08:08

Etiketler   Emperyalizmin,   durumu


Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör İ.Belek'ten MEMLEKETİN DURUMU... melnur 0 176 21.11.2017- 07:27
Konu Klasör 1 Mayıs’a doğru işçi sınıfının durumu denizcan 0 979 27.04.2015- 14:29
Konu Klasör Emperyalizmin gerici din savaşları proleter 0 1326 26.06.2014- 13:45
Konu Klasör PKK: Emperyalizmin Müstakbel Taşeronu ayhan 11 2476 27.05.2015- 07:34
Konu Klasör PYD Emperyalizmin Askeri Oldu Denebilir mi? proletersosyalist 3 1672 10.12.2014- 08:08

Etiketler   Emperyalizmin,   durumu


Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2014   phpKF Ekibi



Forum Mobil RSS