Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Forum Ana Sayfası  »  Felsefi Tartışmalar
 »  ‘Aydınlanma nedir?’ 233 Yaşında!

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Toplam 2 Sayfa:   «ilk   <   1   [2] 
Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.097
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 18.12.2017- 09:13
Alıntı yaparak cevapla  


Köylerden gelindi, tarihe armağan edildi...- Özer Yatanaslan


soL Kültür'ün Aydınlanma Dosyası devam ediyor... Yazı dizimizin bu bölümünde yine köy enstitülerine değiniyoruz... Köylerden gelinip tarihe armağan edilen; sonrasında yıkımın, talanın, gericiliğin saldırısında yok edilen köy enstütüleri...

Resim Ekleme
Üzerine yüzlerce kitap, öykü, makale, tez yazıldı. Belgeseller çekildi. Çoğunun hülyası, azının gerçeği oldu.

Savaştan çıkmış, neredeyse tüm kadrolarını savaşta kaybetmiş bir ülkenin en çok ihtiyaç duyulanını var etmek için yola koyuldular. Köylerinden çıktıklarında yamalı elbiseleri, nasır tutmuş elleri, yırtık ayakkabıları ve dünyaya geldiklerine bin pişman yüz ifadeleri vardı. Nereye gittiklerini pek kestirememiş olsalar da, ülkeyi yeniden kurmaya, insan olmanın tadına varmaya gidiyorlardı. Köylüler onları “Bu bebeler mi bunları yapacak?” diyerek alaycı tavırlarıyla karşıladıklarında olacakların farkında bile değillerdi. Yeni bir dünya kuracaklardı bozkırın orta yerinde, köylüye rağmen. Çocuk yaşta işe koyulacaklardı, üstelik hiç şikâyet etmeden. Yollara düşülmüştü artık, geri dönülmezdi. Trenler kömüre; atlar, öküzler arpaya doymuştu. Büyük serüven başlamıştı.

BİLİM, ÜRETİM VE İNSAN OLMANIN HAZZI

Takvim 1940 yılının baharını gösteriyordu. 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu meclisten muhalefete rağmen geçmişti. Hitler faşizmi ikinci büyük savaşta insanlığı yok etmek için yoğun çaba gösterdiğinde dünya açlık-sefalet içindeydi. Anadolu’nun dört bir yanından gelen bebeler ‘modern’ binalar inşa etmeye başlamıştı. Yokluğun içinde öncelik yatakhane ve ders görecekleri dersliklerdeydi. Çünkü kış yaklaşıyordu. İlk günlerde kurdukları derme-çatma çadırlarda barınmak olmazdı. Binalar hızla yükseliyor, herkesin içi neşe ve umut ile doluyordu. Atölyeler, spor ve tarım alanları, tiyatrolar, ahırlar, depolar… Eğitim-öğretim de inşaatlarla beraber başlamıştı. Bebeler ustalık ederken, okuma-yazma öğrenecek, müzik aleti kullanacaklardı. Birlikte şarkılar söylenecek, dans edecek, kütüphaneler dolusu kitap okuyacaklardı. Piyeslerde oynayacak ve izleyicileri şaşkına çevireceklerdi.

Hepsi hayata yeniden gelmiş gibiydiler. Artık gülebiliyorlardı. Düzenli besleniyor, tahta yataklarında rahat uyuyorlardı. Hasta olduklarında başlarında doktorları oluyordu.

Hasanoğlan Köy Enstitüsü müdür yardımcısı Mustafa Güneri şöyle anlatıyor:

“İlköğretim umum müdürünün aracılığıyla Ankara Hıfzıssıhha Kurumu doktorlarından –daha sonra Adana milletvekili olan– rahmetli Ali Menteşoğlu’nun köye gelmesi sağlandı. Doktor haftada bir gün geliyor, gece kalıyor, çocukları muayene ediyor, iğnelerini yapıyordu. Aynı zamanda köylünün de hastalarına bakan doktor ertesi gün Ankara’ya dönüyor ve bu iş için ücret almıyordu.

Hasanoğlan’da istasyon yoktu. Yedi kilometre ilerde Lalahan istasyonunda iniliyor oradan enstitüye yayan geliniyordu. Enstitünün bir taşıma aracı yoktu. Ali Menteşoğlu da yayan geliyor ama kendisine sorulduğunda, enstitü sakinlerini üzmemek için vesaitle geldiğini söylüyordu. Bir gün yine aynı şekilde geldiğini söyleyince, ayağındaki çamur gösterilerek pek de vesaitle gelmişe benzemediği söylenince, gülerek ‘O kadar da olacak!’ cevabını vermişti. Ali Menteşoğlu’nun bu şartlarda gelip gitmesi enstitü mensuplarını fazlasıyla üzüyordu. Bu fedakâr doktora herkes minnettardı.

İdareciler bir araya gelerek bir defaya mahsus olmak üzere 500 lira ücret vermeyi kararlaştırdılar, bordroyu hazırlayıp imza etmesini rica ettiler. Ali Menteşoğlu gülümseyerek: ‘Siz burada sabah altıda kalkıyor, işe başlıyor, gece 24’te yatıyorsunuz; hatta geceleri de hizmetiniz oluyor. Bu memlekete hizmetlerin en büyüğünü yapıyor, bundan da zevk alıyorsunuz. O halde müsaade edin de bu kuruluşa hizmet ederek haftada birkaç saat de ben zevk alayım,’ diyerek bordroyu iade etti. Bu sözleri orada bulunanların gözlerini yaşartmıştı.”[1]

EĞİTİM...

Köyden gelip yeni hayata merhaba dedikleri, el emekleri ile var ettikleri bu köylerde mutluydular. Erkenden kalkıyor, dersliklere güle oynaya gidiyorlardı. Öğretim sadece kitaptan değil, yaşayarak öğreniliyordu. Bilimi deney yaparak öğreniyor, bilgiyi daha kalıcı hale getiriyorlardı. Toprağı ekiyor, mahsulü hep birlikte kaldırıyor, hep birlikte tüketiyorlardı. Kilometrelerce uzaktan içme suyu getiriyorlardı. Elektrik santrali kuruyor, karanlıktan kurtuluyorlardı, cehaletten kurtuldukları gibi. Dikiş atölyelerinde pijama, önlük, don dikiyorlardı. Kışları kayak yapıyor, kartopu oynuyorlardı. İnekleri sağıyor, fidesinden domates yiyorlardı. Her hafta sonu ortak toplantılar düzenliyor, genel değerlendirmeler yapıyorlardı.

Kendilerini ifade etmekte yetişkinler kadar başarılıydılar. Haksızlığa karşı duruyor, yanlışı düzeltiyor, doğruda ısrarcı davranıyorlardı. Birçok konuda uzun tartışmalara katılıyor, kitaplardan alıntılarda bulunuyorlardı.

Bir bilim insanı olan Niyazi Berkes Çifteler Köy Enstitüsü’nü ziyaretinde, Müdür Rauf İnan’ın kendisinden öğrencilere bir konferans vermesini ister. Teklifi kabul eden Berkes konferans anısını şöyle anlatır:

“(…) O konuşmayı yapacağım güne kadar öğrencileri tarlada, makine başında, halay çekmede ve kendi yazdıkları piyesleri oynamakta seyretmiş, hayran kalmıştım. Öyle olduğu halde, hâlâ hatırlıyorum, konuşmaya başlarken içimde ‘bu köylü çocuklara ne söylerim, ne anlarlar?’ diyen bir ses vardı. Rauf İnan’ın teklifini kabul ettiğime, çok geçmeden pişman olmaya başladım. Ama karşımda benim hiç tanımadığım insanlar olduğunu gördükçe içimden ne kadar snopluk duyguları varsa yıkıldı. Çocuklar yalnız benim söylediklerimi anlamakla kalmıyorlar, eksik bile buluyorlardı. Soru yöneltmeleri zamanı gelince, bunların benim fakültede bir türlü konuşturamadığım, konuştuklarında da insanı tartışma açtırdığına bin kez pişman edecek saçma iddiaları ortaya atıp, tartışmayı rezil eden öğrencilere benzemiyorlardı. Nereden öğrenmişlerdi bunları? Bu kadar kısa zaman içinde. Soruların hepsi önemliydi. Birbirleriyle yarış edercesine ve tam bir özgürlükle konuşuyorlardı.”[2]

KÖYE DÖNÜŞ...

Öğrendikleri her şeyi paylaşacak yaşa gelmişlerdi artık. Köylerine geri döndüklerinde sadece öğretmenlik yapmayacaklardı. Kapıyı çalan köylüye sırtlarını dönmeyeceklerdi. Okulun olmadığı yerde köylüyle beraber derslik, lojman yapacaklardı. Birlikte harman savurup, tohumluğu ambara, ekmekliği değirmene taşıyacaklardı. Kara tahtada öğretmen, teneffüste çocuk olacaklardı. Köylüye okuma-yazma öğretecek, sağlık eğitimi vereceklerdi. Kütüphaneler kuracak, okuma yarışmaları düzenleyeceklerdi. Enstitülerde öğrendikleri her şeyi kendi köylerine taşımanın heyecanıyla yeni güne uyanacaklardı. Köy odaları naftalin değil, kâğıt kokacaktı.

Öyle de oldu. Köylere eğitim-öğretim ile hayat geldi. Öğretmen köyün doktoru, mühendisi, veterineri, müzisyeni oldu. Cumhuriyetin uğrayamadığı köylere enstitülerin yetiştirdiği gençler aydınlanma bayrağını taşıdı.

YIKIM, TALAN, GERİCİLİK...

Köy Enstitüleri’nde yaşam ülkenin her yanını hızla etkisi altına almaya devam ederken Halk Partisi içindeki muhalefet daha da güçlenmişti. Gericiler boş durmuyorlardı, ülkenin dört bir yanında söz sahibi olmaya başlamışlardı. Hatta enstitüleri yönetiyorlardı. Kızlı-erkekli eğitimin Türk ahlakına uygun olmadığını söyleyerek halka ‘ahlak’ dersi veriyorlardı. Enstitülerdeki üretim ilişkilerinin komünizm propagandası olduğunu ifade ederek ‘milli’ duyarlılıklarını tekrar açığa çıkarıyor, enstitülerin fuhuş merkezi olduğunu yüzleri hiç kızarmadan herkese anlatıyorlardı. Enstitüler kapatılmalıydı. Onlar için eğitim, üretim, eğlenmek, tiyatro… her şey kötüydü.

Binaları artık tüccarlar yapıyordu. Üretimin yerini tüketim almaya başlamıştı.

Hasanoğlan Köy Enstitüsü müdür yardımcısı Mustafa Güneri bir anısında şöyle anlatıyor:

“Hasanoğlan’dan ayrıldıktan birkaç sene sonra enstitüye uğramış, bir arkadaşa misafir olmuş, ona şu soruyu sormuştum: ‘Hastaneye yakın yemekhanelerden biri yapılırken, betonarme için kullanılacak kum topraklıydı. Bu kum, yeteri kadar su olmadığı için iyi yıkanamamıştı, o binada çatlama oldu mu? Atölyedeki çalışmalar nasıl gidiyor?’ Aldığım cevap şu oldu: ‘Hayır… Çocukların yaptığı binalarda çatlama olmadı, sapasağlam duruyor. Fakat 1951’den sonra müteahhide yaptırılan salon çöktü. Bereket versin içinde kimse yoktu. Atölye çalışmalarına gelince… Program değişti. Şimdi atölyelerde kâğıttan mangal yapılıyor.’ Bu cevabın inşaatla ilgili kısmına sevinmiş, atölye çalışmalarıyla ilgili kısmına da üzülmüştüm.”[3]


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.097
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 18.12.2017- 09:15
Alıntı yaparak cevapla  


Resim Ekleme
İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü - Adnan Menderes tarafından NATO’ya tahsis edilmiştir

Atölyeler çürümeye terk edilmişti. Tezgâhlardan çekiç sesleri gelmez, tarlada ekinler biçilmez, ahırda inekler sağılmaz olmuştu. Diğer enstitülerden yardıma gelen arkadaşlarını görememenin hüznü herkesin içini kaplıyordu. Dayanışma, dostluk ‘Söz Milletindir’ diyenler tarafından yok ediliyordu. Demokrat Parti iktidara gelmişti ve enstitülerde ilericilik adına ne varsa yok edilecekti. Öyle de oldu. Binlerce öğretmenin, sağlık memurunun yetiştirildiği köyler kapatılmıştı. Baharla gelen aydınlık, kışa dönen havayla karanlığa mahkûm edilmişti. Paranın hükmü, gericiliğin saltanatı kendisine yeniden yol açmıştı.


Resim Ekleme
Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsü binası

***

Enstitülerin ömrü kısa sürse de, bıraktıkları etki uzun süre kendisini gösterecekti. Binlerce öğretmen aldığı eğitim ile köyleri aydınlatacak, kendilerinden sonra gelenlere önemli miraslar bırakacaktı. Bıraktıkları miras birçok şeyi değiştirecekti. Enstitülerden mezun olan sayısız yazar, oyuncu, müzisyen, öğretmen ülkenin dört bir yanına yayılarak gericiliğe karşı seferberliği çoktan ilan etmişlerdi.

Köy yaşamını romanlarına her fırsatta taşımayı başaran yazar Fakir Baykurt enstitülerden övgüyle bahseder.

“Dikenlerin arasından çıkıp gelen bir yazarım ben. Yüzyıllarca karanlıklarda bırakılmış köylerin birinden, Akçaköy’denim. Ailem yoksuldu. Kır bayır kırk iki dönüm toprağımız vardı… Annem babam okuma yazma bilmiyordu. Köyümüze geçten geç tek açılan ilkokul yalnız üç sınıftı. Evimizde tek bir kitap yoktu. Cumhuriyet beni götürdü, açtığı Köy Enstitüsü’nde eğitti. Öğretmen yaptı. Elime kalem verdi, yurdun yazarları arasına attı.”[4]

SON SÖZ YERİNE

Orada yaşayarak öğrenen insanlar tohumu topraktan, gübreyi ahırdan alırdı. Yaşayanları anlatır. Kar yağınca kayak yapar, dam akınca ustalık ederlerdi köy yerinde, tarlada ırgat olurlardı, okulda hademe, öğretmenlik dışında. Sorsanız kendilerine maraba derlerdi, ama siz onları aydınlanma ile hatırlayın.

Evet, tarif edilen bir devrin battığı yerdir.

Battığı yerden daha iyisinin ve daha gelişkininin var edileceği kesindir.

[1] Mustafa Güneri (2014), “Hasanoğlan Hatırası”, İş Bankası Kültür Yayınları, s. 116.

[2] Niyazi Berkes (2014), “Unutulan Yıllar”, İletişim Yayıncılık, s. 253-254.

[3] Mustafa Güneri, a.g.y., s. 115.

[4] Asaf Güven Aksel (2017), “Sola Bakan Portreler”, Yazılama Yayınevi, s. 24.

http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/aydinlanma-dosyasi-koylerden-gelindi-tarihe-armagan-edildi-221383


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.097
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 23.12.2017- 04:21
Alıntı yaparak cevapla  


Aziz Nesin aydınlığında! - Orhan Gökdemir


Yarın Ankara yoluna düşeceğiz. Ankara Nazım Hikmet’te dostlarımızla Aydınlanma mücadelemizin simge ismi Aziz Nesin’i konuşacağız.

Ankara yoluna aşinayım ta 1980’li yıllardan. Yıl 1987. Yalçın Küçük Hocanın başını çektiği Toplumsal Kurtuluş dergisinin kurucuları arasındayım bütün toyluğuma rağmen. Mesut Odman’la, Durmuş Tiryaki’yle, Candan Baysan’la tanışıklığımız o yıllardan. Kısa aralıklarla İstanbul-Ankara arasında gittim geldim bir süre. Her İstanbullu gibi biraz şaşı bakıyordum Ankara’ya. Bunda “Dal”ında kalmamın, mahpusunda yatmamın da etkisi vardır belki, kim bilir? Geçen ay “olaylı” Doğan Avcıoğlu toplantısından sonra Hocayla yemekte buluştuk. Yalçın Hoca “övünüp duruyorsun ama seni hapse ben soktum” dedi sohbet arasında. Gülüştük. Yüce Gök’e ve Yalçın Hoca’ya şükürler olsun, sayesinde buralardayız!

Şaka değil, o sayede benim için çok önemli olan pek çok aydınımızla tanıştım. Bir kısmıyla uzun, bir kısmıyla kısa dostluklarımız oldu. Sırrı Öztürk yayıncım oldu mesela, Talat Turhan’la birlikte kitaplar yazdık. Can Yücel’i, Müştak Eranus’u ve Rasih Nuri İleri’yi de dergi için gidip gelmeler vesilesiyle tanıdım. Aziz Nesin’le tanışma onuruna da o sayede eriştim. Toplumsal Kurtuluş’un fırtına gibi estiği zamanlar, hevesli ve genç bir gazeteciyim. Yalçın Hocanın isteğiyle Maçka’daki çalışma ofisine gittim, konu neydi hatırlamıyorum. Ufak tefek, ak saçlı bir adam karşıladı beni. Ülkenin en üretken, en inatçı, en aydınlık insanlarının birinin karşısında olduğumun bilincindeydim. Borçluyuz. Bizde, bizim kuşakta, hepsinin izi kalmıştır.

Madem mevzu Aydınlanma mücadelemiz, bir de Turan Dursun’u hatırlatayım. Hiç karşılaşmadım onunla. Doğu Perinçek çevresinin yayınladığı “2000’e Doğru” dergisinde “Din Bilgisi” yazardı. Bir yazardan çok dünyaya yolu kazara düşmüş bir uzaylı gibiydi Turan Dursun. Dinin ta içinden ve en altından geliyordu. Okuya okuya inançtaki hurafenin kokusunu almış, aldıktan sonra baktığı her yerde o hurafelerin izini sürmeye başlamıştı. Öfkeliydi insanın din ile kandırılmasına, yakaladığını tepeliyordu.

Turan Dursun’u resmi tabancalı yobazlar öldürdü. Aziz Nesin Sivas’ta yobaz yangınından kıl payı kurtuldu. Aydınlanma mücadelemizin iki yiğit savaşçısıdırlar.

Peki, ışıklarını yitirdiler mi? Onların izinden yürüyen bizler karanlığa yenildik mi?

Ne dünün meselesi karanlık, ne aydınlık bugünün mücadelesi. İnsanlığın en kadim kavgalarından birinin tam ortasındayız. Her şey olması gerektiği gibi. Gerici karanlığı devrimler yırtıp atar. Sonra ışığın rengi solar. Gericiliğin hamle yaptığı dönemleri mutlaka bir ışık huzmesi aralar. İşimiz o aralığı genişletmektir. Aziz Nesin, karanlıkta parıldayan o ışık huzmesidir. Yönümüzü ona dönüyoruz…

***

Yaşamı tutarsız olanda akli tutarlılık aranmaz. Ne eğitim meselesidir tutarlık, ne aile, ne soy, ne sop. Sınıfsal bir meseledir bu. Aziz Nesin yaşamıyla da aklıyla da tutarlı bir aydınımızdır. Cumhuriyet kuşağıydı Aziz Nesin. Yoksul halkın yanında tutmuştu safını. O saftaki yoldaşlarının çıkarının laik cumhuriyette ve aydınlanmada olduğunun bilincindeydi. En nefret ettiği de o fukara halkın din ile aldatılmasıydı. Şöyle diyordu bir söyleşisinde: "Ben bir rastlantıyla okuma olanağı bulmuştum. Açların, çıplakların, okumayanların yerini, şans bize gülmüş, biz doldurmuştuk. Peki, bana bunları kim veriyor diye sorduğumda, o günlerdeki yanıtım devlet oluyordu. Daha sonra devlet kimi temsil ediyor sorusuyla asıl karşılığını buldum. Halk veriyordu, Türkiye gibi okumayanların milyonları bulduğu bir ülkede okuyabilenleri aslında halk okutuyordu... Bu borç ödenmez, ama ödemeye çalışmak gerekiyor işte böylece de sosyalist oldum…"

1915’de doğuyor, 1908 ile 1923, doğumu iki devrimin arasındadır. 1930’da parasız yatılı Çengelköy Askeri Lisesi'ne giriyor. Maçka Askeri Fen Tatbikat Okulunu 1941'de üsteğmen olarak bitiriyor. Babasının adı olan “Aziz”i o yıllarda yazdığı yazılarında kullanıyor. Malum askerlerin yazı yazmaları pek hoş bir faaliyet sayılmıyor. 1944’te ordudan atılıyor. Ordudan atılması ülkenin en önemli yazarlarından biri için kapının aralanması anlamına geliyor ama. İstanbul'a döndüğünde Yedigün'de yazmaya başlıyor. Demek ki yazmaya başladığında ülke CHP’den Demokrat Parti’ye geçmektedir. “Demokrasiye geçiş” diyoruz şimdi.

Bir parantez açayım: Yazı devrimine ilk gençliğinde yakalanmıştır Aziz Nesin. Notlarını hep Arap elifbası ile tuttuğunu biliyoruz. O elifbaya çok hâkim olmasına rağmen yenisinden yakınmamıştır hiç. O kadar ki Sivas yangınının arkasından tuttuğu notlar da Arap elifbasıyladır. “Bu kaçıncı öldürülüşüm hain!” başlığıyla kaleme aldığı o notlarda Metin Altıok, Behçet Aysan ve Uğur Kaynar’ın otelin merdiven basamaklarında çekilmiş fotoğrafının detaylarına ilişkin şunları yazmaktadır: “Resimde üçünün de elinde savunma silahları var: Behçet’in önünde yangın söndürme aygıtı, Uğur’un elinde seçemediğim bir şey, Metin’in elinde de saplı badana fırçası. Metin savunma silahını, benimle Sivas cehennemini birlikte yaşadığımız arkadaşıma göstererek, ‘Hanımefendi’ demişti, ‘Bir şairin silahı da ancak işte böyle olur.”

Bu da bir yazarın hayatıdır neticesinde. 1946'da Esat Adil, Türkiye Sosyalist Partisi'ni kurar ve Nesin de bu partiye üye olur. İki ay üye kaldıktan sonra istifa ederek ayrılır. Marko Paşa’yı çıkarmaya başlar. 1948'de Azizname'yi yazdığı için tutuklanır, yargılanır, serbest kalır. 1949'da İngiliz Prensesi Elizabeth, İran Şahı Pehlevi ve Mısır Kralı Faruk şikâyette bulunur. Bir de bunları küçük düşürdüğü iddiasıyla yargılanır. Bir yıl sonra Politzer'in "Marksist Felsefe Dersleri" adlı kitabını çevirdiği ve yayınladığı için 16 ay hapse mahkûm olmuştur. 6-7 Eylül olaylarında suçlu odur. Yatar çıkar. O sırada Demokrat Parti alaşağı edilir. 27 Mayıs’a destek olmak için kazanmış olduğu Altın Palmiye ödüllerinden birini Hazineye bağışlar. Yanıldığını çabuk anlayacaktır, Şöyle özeleştiri yapar: "Ayıbımı yüzüme vurmazsanız, ilk Altın Palmiye'yi, 27 Mayıs'ın coşkulu, duygulu sevinci içinde, götürüp Devlet Hazinesine verdiğimi söyleyeceğim; hani hacılarımıza döviz yetiştirmeye çalışan Devlet Hazinesi'ne…” 1961’de yazılarından rahatsız olan Cemal Gürsel’in emriyle yeniden tutuklanır.

Biz son döneminin tanığıyız ne yazık ki. 12 Eylül karanlığında parlayan bir yıldızdı o. Bilar’ı kurdu. Aydın Bildirisine öncülük etti. Dağılan Üniversiteleri “Halk Üniversiteleri” olarak toparlamaya çalışıyordu. Bu uğurda yazıp çizmeyi bile bıraktı. Her sözünde her eyleminde yaklaşmakta olan karanlığa dikkat çekiyordu. O karanlık nihayet son döneminde Sivas’ta onu da yakaladı. Kabataş’tan yola çıkıp Kasımpaşa üzerinden Zincirlikuyu’ya yürüdük ertesi gün. Tabutlarda yobazlar tarafından yakılmış aydınlığımızı taşıyorduk.

***

1990’lı yıllarda bir söyleşisinde manidar soruları bakın nasıl cevaplıyor:

“-Geçenlerde ‘enayi’ dediğiniz Türk halkına artık güveninizin kalmadığını söylediniz. Neden?

Zaten yoktu ki güvenim! Türk halkı yorumları hep yanlış yapılmıştır. En büyüğünü bilerek Mustafa Kemal yapmış, ‘Türk halkı zekidir, çalışkandır” demiştir. Bunlar o zamanlar önemliydi. Türk halkı ezikti, bitikti. Moral vermek istemiştir. Yoksa o da Türklerin tembel olduğunu, zeki olmadığını biliyordu.

-Popülist bir yazarsınız. Sözleriniz bir bozgun yaşadığınızı düşündürüyor.

Bu demek değil ki halkı sevmiyorum, bütün Türkiye aptaldır. Ama Türk halkı zeki değildir. Zeki olmanın koşulları vardır. Örneğin bu halk iyi besleniyor mu? Yalan! Protein alıyor mu? Yalan! Domuz yiyor mu? Nasıl zeki olacak?

-Zeki olmak için domuz yemek şart mı?

Et yemek şart. Ama domuz yerse akıllılık eder. Çocukluğumdan dinsel şeylerden etkilenmişim, ben yiyemiyorum. Zekânın kuşaktan kuşağa geçmesi için tarih bilinci olması, eğitilmesi gerekir. Bu millet eğitiliyor mu? Yalan!

-Size ‘Bu halk enayi’ dedirten gerçek şey ne?

Şirketlerde yüzde 51 hisseyi elinde tutan egemendir. Toplumumuzun da yüzde 60’ı enayidir. Onun için toplum enayi diyorum.

-Halkın desteğiyle yaşadığınızı söylerdiniz. Halk desteğini çekti mi sizden?

Halk desteğini çekti benden ama zaten desteği isteyerek vermedi ki. Yoksul bir ailenin çocuğuydum, halka gidip yardım isteseydim canıma okurlardı. Bu insanlar vergileriyle bana yardım ettiler. Bunu ödemenin yolu, halka sen iyisin demek değildir. Aptal, enayi olduğunu anlatmak gerekiyor.”

Aziz Nesin mizahı, aydınlığı, solculuğu, halkçılığı, devrimciliğidir bu. İster sürünsün, ister diz çöksün halkımızı seviyoruz. Zalimine karşı ayağa kalkarsa daha çok seviyoruz.

***

Ankara yolundayız. Aydınlığı ve Aziz Nesin’i düşünüyoruz. Çok işimiz var belli. Çünkü aydınımızın, solumuzun aydınlanmayla ilişkisi oğullarının Aziz Nesin’le ilişkisine benziyor. İkisinin de kadri bilinmemiş, devrimine ihanet etmiş düzenle karıştırılarak yan bakılmıştır. Hâlbuki Aydınlanma artık komünizan bir iştir. Bütün ışıkların izindeyiz, bütün ışıklar bizimdir.

Aziz Nesin mizahı, aydınlığı, solculuğu, halkçılığı, devrimciliğidir bu. Onun izinde tekrarlıyoruz: Enayi olmayacağız, ışığa döneceğiz!


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.097
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 17.02.2018- 17:13
Alıntı yaparak cevapla  


Aydın Denen Yaratık - Özdemir İnce


Aydın karanlığı gören, karanlıkta gören bir insandır. Aydınlanmanın ürünüdür. Aklının ortağı yoktur. Kendi aklı vardır ve bu aklı ortak akıl havuzunun bekçisine teslim etmez. Aydın kimsenin müridi olmaz ve yanında mürit istemez. Kimseye (Tanrıya, başyüceye, hükumete, devlete, makam ve paraya…)   biat ve itaat etmez. Özgürdür! Bu nedenle “kimse” sevmez aydını. Sevilmemek, nefret edilmek umurunda bile değildir aydının. Çünkü: İnsanlık tarihini komutanlar ve fatihler kadar aydınlar da yapmıştır.

Bunun en iyi örneklerinden biri Jacques (Lucien) Monod’dur (d. 9 Şubat 1910, Paris – ö. 31 Mayıs 1976, Cannes, Fransa): Fransız biyokimya bilgini. Genlerin enzim bireşimini yönlendirerek hücre metabolizmasını düzenleyişini aydınlatan çalışmalarıyla 1965 Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü‘nü François Jacob ve André Lwoff ile paylaşmıştır.

Ayrıca Monod Le Hasard et la nécessité (1970; Rastlantı ve Zorunluluk) adlı uzun denemesinde yaşamın kökeni ve evrim sürecinin olasılıklara dayanan çeşitli imkânların dahilinde oluştuğunu ileri sürdü..                                                                                                  

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı iç direniş kuvvetlerini örgütledi. Gündüzleri Pasteur Enstitüsü’nde bilimsel çalışmalar yapıyor, geceleri işgalcilere karşı savaşıyordu.                                            

Ülkemizde, Cumhuriyet’e giden yolu, Tanzimat ve Meşrutiyet aydınları, Genç Osmanlılar ve Genç Türkler müstebit padişahlarla ve özellikle de II.Abdülhamid’le boğuşarak, kanları ve canları pahasına açmışlardır. Sağolsunlar!

AKP Genel Başkanı Erdoğan, aydınları ve aydınca tepki göstererek düşüncelerini açıklayan öğretim   elemanlarını ‘zalim’, ‘kapkaranlık’, ‘cahil’, ‘tiksinti verici’, ‘vatan haini’, ‘lümpen’, ‘güruh’, ‘terör örgütünün maşası’, ‘ahlaksız’, ‘mandacı artığı’ ve ‘ruhu kirlenmiş’ sıfatlarıyla tanımlıyor. Ben kendisini 16-21 Ocak 1986 tarihlerinde Varşova’da düzenlenen “Dünyanın Barışcıl Geleceği İçin Aydınlar Kongresi”ne (“Congrès des Intellectuels pour l’Avenir passifique du monde”) davet edilen 100 dünya aydınından biri olarak tarihin yargısına havale edeceğim.

Ama aydınlar konusunda dört yazım var. Okumanızı tavsiye ederim.

***

AYDINLIK SUÇU

“Okumuş adam”, “kültürlü adam”, “kafa emekçisi” (doktor, avukat, öğretmen, yönetici vb.) ile “aydın” arasında kalın bir duvar vardır. Pratik bilgi teknisyenleri diyebileceğimiz beyaz yakalılar diplomalarının sağladığı bilgiyi satarak hayatlarını kazanırlar. “Aydınlık”, hayat kazanma tarzı olmadığı için bir meslek değildir. Bir toplumsal tiptir aydın. Aydın, pozitivizm ve aydınlanma çağının ürünü olan bir tiptir: inancı (imanı) değil, mantığı ve düşünceyi seçmiştir, deney ve eleştiriyi seçmiştir. Aydınlık diploması veren okul yoktur; aydın oluş babadan oğula geçmez; aydınlık atama yoluyla elde edilen bir görev değildir; aydınlık ihale edilemez; aydını hiçbir güç görevden alamaz. Aydın, sorumluluk duyan bir kişidir ve bu sorumluluk duygusu kendiliğindendir; bu duygu aydına görev olarak verilmiş, ihale edilmiş değildir. Aydın, “üstüne vazife” olmayan işlere burnunu sokar, kendisini ilgilendirmeyen (karıştığı işlerde kişisel çıkarı yoktur) işlere karışır. Karışır, ama mahallenin namusunun da bekçisi değildir. Bu nedenle, başta devlet olmak üzere, egemen sınıflar ve güçler sevmezler aydını. Çünkü aydın, kişiliğiyle, varlığıyla, eylemiyle bir düzen değiştirmiştir; bu dünyanın kutsal düzenini değiştirmiştir. Bunu, Dostoyevski’nin Cinler’inin ak saçlı yüzbaşısı fark etmiştir. Bu nedenle şöyle haykırır: “Tanrı yoksa benim yüzbaşılığım neye yarar?” ya da “Tanrı yoksa ben neyin yüzbaşısıyım?” Yine bu nedenle, “Egemenlik ulusundur!” ilkesini Meclis duvarına yazdıran aydına, aynı yüzbaşı ya da Müslüman köktendinci, “Egemenlik Allah’ındır!” diye karşılık verir. Devlet gibi, egemen sınıflar gibi, (varsayımsal olarak) Tanrı da hoşlanmaz aydından. Çünkü, düşünce dizgesi ve vicdanı özgürdür aydının, bir önyargı ya da körinancın parantezi içinde değildir. Aydın bir kez “evet” derse, doksan dokuz kez “hayır” der. Bu nedenle, globalleşen dünyanın yeni sahipleri olan “hür teşebbüs” ve medya dünyası da sevmez aydını. Hele aydının yazar olanını hiç mi hiç sevmez. Bu nedenle, 12 Eylül’den sonra, aydının Frenkçe’si olan “entelektüel” sözcüğünü ikiye bölüp “entel” ve “lektüel” yapmıştır. “Entel” şimdilik belli: kuraklığın, enflasyonun, rüşvetin, şiddetin, Avrupa Birliği’ne alınmamanın ve belki de palazlanan mafyanın nedenidir bu “enteller” (!). Güya, entel sıfatını barlara “takılan” yarı aydınlara vermişler. Unutulmasın: yarı bakire olunmayacağı gibi yarı aydın da olunamaz. Aydın (entelektüel) ve entelektüalizm düşmanlığı, faşizm illetinin ilk belirtileridir. Son günlerde medyada ve sokakta tanık olduğumuz da budur. Bu nedenle: dünyanın bütün aydınları birleşiniz! (Yeni Yüzyıl Gazetesi,15 şubat 1995)

***

CÜNEYT ÜLSEVER’E İTİRAZIM   VAR


Postmodernizmin saltanat döneminde insan aklı ve Aydınlanma çağı nasıl da yerden yere vurulmuştu. Akıl hiçbir şeyi becerememişti. Aydınlanma insanın içini kurutmuştu. Akıl ve Aydınlanma tek boyutlu insan yetiştiriyordu. Oysa her şey göreceydi (relatif idi), herkes kendince haklıydı. Küresel kapitalizmin çok hoşuna gidiyordu bu durum : Ulusal devletin kurucusu ve yaratıcısı   Akıl ve Aydınlanma idi. O halde vur abalıya !

O zamanlar, ben,“Aklın kusurlarını akılsızlık değil daha çok akıl giderebilir” diyordum.

Postmodernizmin peygamberlerinden Jacques Derrida hayatının sonuna doğru yaptıkları işin iş olmadığını anlamıştı. Bu nedenle, insanlığı çıkmazlarından, hastalıklarından kurtarmanın çaresinin yeni bir Aydınlanma çağı olduğunu yazıyor ve aydınlara, yazarlara, sanatçılara, bilim adamlarına, üniversite hocalarına yeniden öncülük görevi veriyordu (Critical Inquiry, Winter 2007, S.285). Regis Debray’nin de Maocu aydın düşmanlığı konusunda “Aydın düşmanlığı faşizmin kendisidir” dediğini anımsıyorum.

Bu girişi yazmama neden olan Cüneyt Ülsever kardeşimiz ise taraf tutmanın Türk aydınının çıkmazı olduğunu yazıyor (Hürriyet, 06.09.07).   Bu noktada çok kararlı. Ama taraf tutmadan nasıl aydın olunacak ? Laik cumhuriyet tehdit altında ise aydın taraf olmamak için Laik Cumhuriyet’i savunmayacak mı ? Cüneyt Ülsever “Cumhuriyetin nitelik değiştirmesi için rejimin değişmesi gerekir. Bu da ancak Anayasa’yı değiştirerek mümkün olur” diyor.

Rejimin değişmesi için Anayasa’nın, yasaların değişmesine gerek yok. Anayasa’yı ve yasaları uygulamazsınız olur biter. AKP iktidarının yaptığı da bu. Sağcı iktidarlar, 1950’den sonra, İmam-hatip okullarını kuruluş amacının dışında kullanarak rejimin niteliğini tamamen değiştirmiştir. Bu sayede laik toplum, İslamcı bir toplum haline dönüşmüştür. Böyle olmasaydı, “Laiklik”in bir anayasal ilke olmasına karşın, bu ülkede, otobüs yolcularının bir bölümü namaz kılmak için bindikleri otobüsü cami önünde durdurabilir miydi ?

Cüneyt Ülsever’e ikinci itirazım şu : Sami Selçuk, İslamcılar ve 2.Cumhuriyetçilerin icat ettiği Laikçilik sözcüğü. (Bu sözcüğü 12 eylül yazısında da kullanıyor). İngilizce, Fransızca ve Almanca’da laikçilik sözcüğünün karşılığı olan bir sözcük yok. Laikçilik’in karşılığı olarak gösterdikleri “laicisme” laiklik öğretisi (doktrini) anlamına gelir. Bu nedenle, kim ki   Cumhuriyetçilere “laikçi” der, ya İslamcıdır ya da 2.Cumhuriyetçi! Karar Cüneyt Ülsever’in! Kendisine bu konuda, 25 ve 26 eylül tarihli yazılarımı okumasını salık veririm. Ayrıca:   İnsanların geçmişte ne söyledikleri, ne yazdıkları ve bunları nerede yazıp-söyledikleri önemsiz ise, başçavuşun eşeği ile üniversite hocalığının, gazeteciliğin farkı kalır mı ?

Üçüncü itirazıma gelince: “Hayrünisa Hanım’ın dini inancının dışına çıkıp başını açmasını isteyenler öbür köyün bağnazlarıdır” diyor (Hürriyet, 05.09.07). Bayan Gül’ün dini inancı gereği, medeni nikahı, Cumhuriyet’in miras hukukunu, Medeni Kanunu, ziynet ve takıyı, faizi, kredi kartını, modacıyı, kuaförü de reddetmesi gerekir. Türbanının dini inançla, düşünce özgürlüğü ile hiçbir ilişkisi yok. Onunki bir İslamcı militanın laik Cumhuriyeti   iptal etme, aciz bırakma denemesi. Bu denemede şimdilik başarılı olmuştur. (Hürriyet, 15 Eylül 2007)




__________________

Bu ileti en son melnur tarafından 17.02.2018- 17:14 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.097
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 17.02.2018- 17:14
Alıntı yaparak cevapla  




ANAYASA MADDE 58, 59


Bir lider durup dururken “entelektüel”e çatmaya, onu küçümsemeye başlamışsa, ayağının altından toprak kaymaya başlamış demektir. Bizim aydın dediğimiz enteleküel tekin bir varlık değildir. Başkalarının derdini kendi derdi sayan, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokan adem nasıl tekin biri olsun?

Bizim başbakan da (Allah selamet versin!) “Sandığı entelektüelin değil milletin dili belirler!” diyor. (Akşam, 27.01.11) Ancak, sandıktan her zaman demokrasi değil, her türlü “krasi” çıkar. Sandığı belirleyen “halk”, demokrasiyi unutup bir cumhurbaşkanını ömür boyu da seçer. Entelektüelin dilinin ve oyunun belirlediği sandıktan asla diktatör ve diktatorya çıkmaz, sadece demokrasi çıkar.

Ben aslında başka bir konuda yazacaktım. Yukarıdaki konuya önümüzdeki günlerde dönerim.

27 Ocak 2011 tarihli Akşam gazetesinde Çiğdem Toker Başbakan’a soruyor:

– Demokrasi hedefinden vazgeçiyor eleştirileri? Son söylemlerle milliyetçi oylara mı talipsiniz?

Başbakan cevap veriyor:

– Öyle bir şey yok. Demokrasinin içinde milli değerler yok mu? Azınlığın haklarına saygısızlık söz konusu değil. İçki içenlerin içmesine mi karıştık, içkili restoran mı kapattık? Ama belediye başkanlığımda, belediyeye ait yerlere içki koymadım. Çünkü alkol almayanların da gitmesi gereken yerler var. O dönem anayasanın 59. maddesini okudum.

İçki içilen yerlerin kapatılması için hükümet kararı gerekmez. Bunun türlü çeşitli yolları var:

Belediyenin ruhsat vermemesi, verilen ruhsatı iptal etmesi; sağlık taramasında helada bir adet karafatma ve bir adet kara sinek bulunması, falan ve filan. Bir iktidar bir şey yapmaya karar vermiş ise, yapmak için türlü çeşitli bahane bulur.

Başbakan aşevlerini, lokantaları içkili-içkisiz diye ikiye ayırıyor. Ayırmak da gerekir. Çünkü içki içmeyenlerin gideceği aşevlerini içkisiz bırakacaksalar, bütün lokantaların içkiden arındırılması gerekir.

Doğrudur: Lokantalar içkili ve içkisiz diye iki sınıfa ayrılsın. Ama içkili lokantalara hiçbir engel çıkartılmasın, ruhsatları iptal edilmesin, yenilerine de ruhsat verilsin. Lokantaya içmeyen de gelebilir diye içenlere içki yasaklanmasın.İçki satılan dükkanlara faşist baskılar yapılmasın.   Madem ki böyle, kahveler ve lokantalar da sigara içilen ve içilmeyen diye ikiye ayrılsın. Sandığı belirleyen kutsal halk, içki ve sigara içilen lokantaların ve kahvelerin de kaderini belirlesin. Halk vesayet altına alınmasın! Hedef halkı koyunlaştırmak değilse tabii!

Doğrudur: Anayasa’nın 58 ve 59. maddelerinin hükümleri gençliğin korunmasına dair. Boyunlar kıldan ince! Amma velâkin, 58. madde devleti, gençlerin “müsbet ilimin ışığında, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda” yetişmesi için gereken önlemleri almakla da görevlendiriyor. Efendim, siz eğitim-öğretimi İslamcılaştırmayı bırakıp sadece bu anayasal buyruğu yerine getirin, gerisi kolay, gençlik kendini çok iyi korumasını bilir. (Hürriyet, 22 Şubat   2011)

***                

KUTSAL HALK ALÇAK ENTELEKTÜEL


22 Şubat 2011 günü yayınlanan yazımın (“Anayasa Madde 58, 59”) ilk paragrafı şöyle idi:

Bir lider durup dururken “entelektüel”e çatmaya, onu küçümsemeye başlamışsa, ayağının altından toprak kaymaya başlamış demektir. Bizim aydın dediğimiz entelektüel tekin bir varlık değildir. Başkalarının derdini kendi derdi sayan, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokan adem nasıl tekin biri olsun?

Bizim başbakan da (Allah selamet versin!) “Sandığı entelektüelin değil milletin dili belirler!” diyor. (Akşam, 27.01.11) Ancak, sandıktan her zaman demokrasi değil, her türlü “krasi” çıkar. Sandığı belirleyen “halk”, demokrasiyi unutup bir cumhurbaşkanını ömür boyu da seçer. Entelektüelin dilinin ve oyunun belirlediği sandıktan asla diktatör ve diktatorya çıkmaz, sadece demokrasi çıkar.

Vakti zamanında Mao da aydın (entelektüel) düşmanıydı. Régis Debray Kâtip (Le Scribe,Ed.Bernard   Grasset, 1980; Livre de Poche, S.193) adlı kitabında aydın düşmanlığının faşizme giden yolu kestirmeden kısalttığını yazar. Bu düşmanlık soldan gelir sağa gider. Solcuyu sağa yaklaştırır, sağcıyı faşistleştirir. Aydın (entelektüel) düşmanlığı despostizmin en belirgin özelliğidir.

Başbakan halkı ve değerlerini kutsallaştıran bir popülist. Bütün popülistler gibi, (daha iyi yönetmek için değil)   daha iyi gütmek için, halkı ve değerlerini durmadan pohpohluyor. Onu kutsallaştırıyor, tabulaştırıyor. Benim için ne halk ne de değerleri kutsaldır!

Oyunu açık arttırmayla satan bir halk nasıl kutsal olur; safsata ve hurafeye dayalı değerler nasıl kutsal olur?! Halkın değerleri denince akla hemen din getiriliyor. Bu kutsal (!) halkın yüzde 99 virgül 9’u Müslümanlık sınavında sıfır (0) alır. Sıfır! Bilmez!

Bir vatandaş beni eleştirmek için şunları yazıyor:

“Sizin bence farkedemediğiniz şey Türk halkının temel karakteridir.Türk halkı tarihin hiçbir döneminde entellektüel eğilimler taşımamıştır. Kültür kodlarında yoktur.

Türkler daha çok dinamizmi ve gücü temsil ederler.Güçlü devletler kurarlar.Batının kana buladığı coğrafyaları entellektüel veya derin taraflarıyla değil güç ve organizasyonlarıyla

yönetmişlerdir.Sizin özlediğiniz düzeydeki bir sekülerizm dahi Türk halkını kitapla haşir neşir olmaya değil Batılılar gibi daha zorba bir topluluk haline getirmeye sebep olacaktır.”

Beni eleştiren vatandaşa göre: Türk halkı, tarihin hiçbir döneminde entelektüel eğilim taşımayan ve bu nedenle entelektüellerle iletişim kuramayan ve onların dostluk ve öncülüğünü kabul etmeyen bir halk.

Üstelik inatçı! Onunla ilişki kurmak için bütün çağdaş ve bilimsel değerleri reddetmek, onun hurafelerini pohpohlamak gerek. Ne için? Onu ele geçirmek, yönetmek için! Bu durumda kim kimi ele geçirmiş olacak? Elbette halk entelektüeli ele geçirmiş olacak.

AKP ve Başbakan halkla ilişki mi kuruyor? Hayır! Halkı güden tarikatlarla ilişki kuruyor. Tarikat şeyhleri çoban, çoban köpekleri (hakaret anlamında değil işlev anlamında söylenmiştir) ise tarikat şeyhlerine biat etmiş İslamcı sûhtegân (softalar, medrese talebeleri) ile sûhtevân (softalar, kaba sofular)! Böyledir! (Hürriyet, 4 Mart 2011)


Pasaport verilmediği için toplantıya katılamadım.




Yeni Başlık  Cevap Yaz
Toplam 2 Sayfa:   «ilk   <   1   [2] 



Forum Ana Sayfası  »  Felsefi Tartışmalar
 »  ‘Aydınlanma nedir?’ 233 Yaşında!

Forum Ana Sayfası

 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.

Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Sol nedir, sosyalizm nedir? melnur 2 5138 12.12.2013- 13:17
Konu Klasör Aydınlanma serüvenimiz... melnur 1 117 06.10.2018- 08:49
Konu Klasör Din ile Aydınlanma arasında melnur 1 1395 01.10.2017- 14:25
Konu Klasör Yeni bir aydınlanma için umut 0 1235 09.04.2016- 09:31
Konu Klasör Aydınlanma yaşamsal önemdedir umut 3 1410 22.01.2015- 18:40

Etiketler   ‘Aydınlanma,   nedir’,   233,   Yaşında


Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Sol nedir, sosyalizm nedir? melnur 2 5138 12.12.2013- 13:17
Konu Klasör Aydınlanma serüvenimiz... melnur 1 117 06.10.2018- 08:49
Konu Klasör Din ile Aydınlanma arasında melnur 1 1395 01.10.2017- 14:25
Konu Klasör Yeni bir aydınlanma için umut 0 1235 09.04.2016- 09:31
Konu Klasör Aydınlanma yaşamsal önemdedir umut 3 1410 22.01.2015- 18:40

Etiketler   ‘Aydınlanma,   nedir’,   233,   Yaşında


Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2014   phpKF Ekibi



Forum Mobil RSS