Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Forum Ana Sayfası  »  Türkiye Devrim Tarihi
 »  Aydınlanma serüvenimiz...

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Aydınlanma serüvenimiz...           (gösterim sayısı: 281)
Yazan Konu içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.435
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Konu Tarihi: 01.10.2018- 09:20
Alıntı yaparak cevapla  


SF'deki bir tartışmamızı hatırlıyorum. Borga sürekli olarak örgüt şöyle olacaktır, böyle olacaktır falan demeye getiriyor. o örgütün ideolojisinden hiç söz etmiyordu. Ben de o zaman örgütün önemli olduğunu ama ideolojisinin yok sayılamayağı anlamına ''Enver Paşa da örgütçüydü ama faşistin tekiydi.'' demiştim. Mustafa Kemal emperyalizme karşı Anadolu'da direnişi   ve kurtuluşu örgütleme amacındayken, kafayı ''Esir Türkler'e takarak ve onları kurtarmak amacıyla   imparatorluğun savaştan bıkmış askerlerini Doğu'da kırdıran paşanın bende öyle bir izlenimi vardı. Pek bilgiye dayandığı söylenemezdi. Sadece söz konusu subjektif olaya yönelik eleştirilerin zihnimde genelleştirmesiydi o izlenim. Tek bir olay üzerinden bir kişi hakkında mutlak bir değerlendirme yapmak yanlıştı. Borga'nın da Enver Paşa hakkında bir fikrinin olduğunu sanmıyorum.   Yanıt verememişti. Epey de ''like'' almıştım o yanıtla.   Merak denilemez belki ama, özellikle 1923 Anadolu İsyanı'nı ve Aydınlanma Devrimleri'ni anlayabilmek için de Osmanlı'daki aydınlanma sayılabilecek gelişmeleri, aydın Osmanlı paşalarını, İttihat Terakki'yi de az çok öğrenmek gerektiği yolunda bir algı da oluşmuştu bende. Bu yüzden zaman zaman ilgili kitapları genel okumamın içine dahil ederim. Kuşkusuz yararlı oluyor.

İzge Günal'ın İLERİ'deki yazısını okuyunca bunlar aklıma geldi ve elimde de araya sokuşturduğum bir Enver Paşa kitabı bulunuyordu. Dr. Yusuf Gedikli'nin ''Nutukları, Makaleleri, Bazı Beyannameleri ve Mektupları - Enver Paşa''... Ufukötesi yayınları'ndan çıkmış.   Yarılamıştım. İzge Günal'ın yazısındaki Enver Paşa değerlendirmesiyle örtüşen bir yanı da var. Bu tür yayınlar okunduğunda Anadolu İsyanı'nı ve Cumhuriyet Aydınlanması'nı anlamak çok daha mümkün olabiliyor. SOL sempatizanlara Türkiye'nin Aydınlanma Serüveni'ni Osmanlı'dan başlayarak öğrenmelerini tavsiye ederim. Bu olmadığında köksüz bir ağaca benziyoruz ve bu ülkede gericilik adına ne yapılırsa yapılsın toplumun bütününü esir alamayacağı konusunda sağlam verilere de sahip oluyorsunuz. Bir solcunun edinmesi gereken bilgiler bunlar. Bu süreç zihinlere kazınmadan sosyalizm teorisyenliğine soyunmak bir karikatüre dönüşüyor. Sosyalizm mücadelesi aydınlanma mücadelesinin dışında değildir çünkü.

( Bu konuları zaman zaman konuşuruz. Bence yararlı ve gerekli. )
Başlangıcı İzge Günal'ın İLERİdeki yazısı olsun:


Karanlık bir dönem - İzge Günal

Şu okuduğumu unutma işine epey bir taktım.   Bir süredir bunun romanlarla sınırlı olduğunu düşünüp, en azından kendimi çok kötü hissetmiyordum. Hele bir de Avram Ventura’nın İzmir Life dergisindeki son yazısında, “Kimi zaman kitaplığa elimi atıp kitaplardan birini aldığımda, içeriğinin tümüyle aklımdan çıkmış olduğunu hayretle görüyorum. Sonra da, yoksa ben bütün bunları boşuna mı okudum, diye düşünmeye başlıyorum” dediğini ve unutulmuş olsa bile, “Okuduklarımın düşünce ufkumu geliştirdiğini söyleyebilirim” (1) diye yazdığını görünce iyice rahatladım. Ta ki, geçtiğimiz günlerde Şevket Süreyya Aydemir’in Enver Paşa incelemesini okuyana kadar. Yine dehşetle fark ettim ki, çok az şey anımsıyorum. Şimdi, bu durumun bana özgü olmadığını söyleyecek birini arıyorum.

Enver Paşa üç cilt, 1600 sayfanın üzerinde devasa denilebilecek boyutlarda bir inceleme. 60 yıllık bir dönemi anlatıyor ama anlattığı kişi Enver Paşa. Makedonya dağlarından, İttihat ve Terakki’ye, Hareket Ordusundan, hükümet darbesine, Afrika’dan, Orta Asya’ya, saraya damatlıktan Komünist Enternasyonale dur durak bilmeyen bir koşuşturmaca. Zaten “Mefkûre’yi gerçekleştiremeyince, gerçeği mefkûre edinmekten başka çare yok” diyen bir pragmatist.   Lâfı iki yere getirmeye çalışıyorum: birincisi, bunca ayrıntı arasında yıllar içerisinde unutmam olağan karşılanabilir; ikincisi böyle bir kitabın tanıtımı bile ince bir kitap boyutlarına ulaşacağı için, içinden sadece küçük bir noktayı seçmem yadırganmayabilir.
Enver Paşa’yı ortaya çıkaran koşullar tam da Abdülhamid dönemine denk gelir. Hani günümüzde “ulu hakan” olarak yüceltilen, sağa sola ismi verilen, dönemi neredeyse “asr-ı saadet” ilan edilecek olan II. Abdülhamid. Peki, durum gerçekten de böyle miydi? Şu günlerde o dönemin yoğun bir övgüsü yapıldığı için soru bence güncel ve önemli.

Tek bir cümleyle özetlemek gerekirse, bu dönemde Osmanlı’nın dışa bağımlılığının en üst düzeye ulaştığı, özgürlüklerin yok edildiği, aydınlar üzerinde olağanüstü baskıların uygulandığı, Osmanlı’nın ciddi toprak kayıplarına uğradığı (ki bunu bazıları çok önemser) söylenebilir.

Gerçekten de, Meşrutiyet II. Abdülhamid zamanında fiilen kaldırılarak çok ağır bir monarşi rejimi uygulanmıştır. Osmanlı’nın belki de ilk aydını kabul edilebilecek Mithat Paşa, Taif zindanında boğdurulmuştur. Bu cinayetle birlikte Mithat Paşa’nın önderliğini yaptığı Meşrutiyet’in, yenileşme ümit ve çabalarının da sonu gelmiştir. Kurulan “Jurnalcilik” sistemi ile sadece aydınlar değil, tüm halk baskı altındaydı. Herhangi bir kişi hakkında elde kanıt olmaksızın ihbar (jurnal) yapılabiliyor ve artık aksini kanıtlamak suçlanan kişiye kalıyordu. Öyle ki, Üsküdar’da kulübesinin bahçesinde topraktan çanaklar yapan bir kişi yaptıklarının bomba olabileceği kuşkusu ile ihbar edilmiş, adamın aklanabilmesi için üç aydan fazla süre geçmesi gerekmişti. Kimse kalkıp da “bunlar bomba değil çanak” diyemiyordu. Saraya yazılan jurnallerin kimi günler 5000-6000’e ulaştığına dair kayıtlar vardır.

Hadi ilginç bir jurnal öyküsü daha aktarayım: “Sadrazam Halil Rıfat Paşa bir gün Babıâli’den Nişantaşı’ndaki evine giderken, rahatsızlığının verdiği bir sıkışıklıkla küçük ihtiyacını gidermek için Galata karakoluna girmek zorunda kalır. Karakoldakiler şaşırırlar ama sadrazama tuvaletin yerini gösterirler. Fakat sadrazamı takip eden hafiyeler hemen saraya haber uçururlar, sadrazam gözaltına alınıp saraya getirilir ve sorguyu bizzat padişah yapar. Fakat cevaplar ve sebep Abdülhamid’i tatmin etmez. Nihayet ihtiyar sadrazam saygı ile bağladığı ellerini çözerek, paltosunun eteklerini açmak ve pantolonunun paçalarındaki ıslakları göstermek zorunda kalır. Padişah bu hareketi yadırgamaz. İncelemelerini yapar. Ama sorgular bitmez. Sadrazam sarayda alıkonur. Evinden çamaşır, elbise getirilir. Ve soruşturma uzar gider”.
Tahmin edilebileceği gibi ekonomi de çok kötü durumdaydı. Devlet maaşları ödeyemez hale gelmişti. İsmet İnönü’nün dediği gibi, “İki ayda bir maaşını alabilen kendini şanslı hissediyordu.” Subaylar maaşlarını ancak yüzde yirmi beşe kırdırabiliyordu. Elbette, saray ve saraya yakın kişilere ödemeleri tam ve zamanında yapılıyordu.

Dışa bağımlılık öyle bir durumdaydı ki, ordunun gereksinimleri olan nohut, buğday bile Anadolu’dan getirilmiyor, Rusya’dan ithal ediliyordu. Hele “Orlando-Tubini davası” olarak bilinen bir olay vardır ki, ekonomik ve siyasi bağımlılığın nasıl beraber gittiğini trajikomik bir biçimde gösterir: Osmanlı’ya borç veren Orlanda ve Tubini adındaki iki Levanten alacakları zamanında ödenmeyince ticaret mahkemesine gitmek yerine Fransız hükümetine başvururlar ve bunun üzerine Fransız donanması 4 Kasım 1901’de Midilli adasını işgal edip, alacakları ödenene kadar da işgali sürdürür. Ödenen paranın miktarı ise Levantenlerin belirttiği kadardır. Zaten sonunda devlet, değil borçları faizleri bile ödeyemez hale geldi ve Muharrem kararnamesi ile iflasını ilan etti.

Söylendiği gibi II. Abdülhamid döneminde ülkenin imarı için de çok şey yapılmamıştır. Tüm saltanatı boyunca yaptığı inşaat faaliyeti, nüfus ve yüzölçümü olarak kıyaslanamayacak kadar küçük olan Bulgaristan’ınki kadar yoktu.

Askere gitmemek için de çeşitli yollar vardı. İlki günümüzdeki gibi, “bedel-i nakdi” denilen parasını ödeyenin askere gitmemesiydi. Buna ek olarak yerine bir başkasını göndermek de olabiliyordu ki akrabalarının boğaz tokluğuna çalışması karşılığında yoksullar ikinci kez askere gidiyordu.

Devlette terfi etmek için iki yol vardı: Ya saraya bağlanmak ya da nüfuzlu birine damat olmak. Sonuçta Abdülhamid devri böyle bir devirdi işte; eksiği var, fazlası yok. Sanki günümüzü anlatıyor gibiyim, değil mi?

Neyse, bu karanlık dönem Resneli Niyazi’yi, Mustafa Kemal’i, Enver Paşa’yı çıkarttı.   Yine olmaması için hiçbir neden yok.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.435
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 06.10.2018- 08:49
Alıntı yaparak cevapla  


80   öncesinde Mustafa Kemal, cumhuriyet ve kazanımları konusunda olumsuz tek bir siyasal tavra rastlayamazsınız. Kaypakkaya'nın yorumlarının yanlışlığı da konuya bütünlüklü bir açıdan değil özellikle Kürt isyanları bağlamında bakmış olmasının bir sonucuydu. 80 sonrasında hem sosyalistlerin yereldeki ve hem de sosyalizmin özellikle SSCB'deki yenilgisi sosyalist sol saflarda çok büyük bir dağılmanın ve savrulmanın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu dönemde sosyalizmin gerilemesi ve Kürt hareketinin de yükselişe geçmesi bu dağılma ve savrulmanın daha da   etkili olmasına ve hem tarihe ve hem de teoriye çok büyük yanlışlıkların eklenmesine neden olmuştur. Ülkede, aydınlanma ve cumhuriyete bu dağılma ve savrulmanın getirdiği yanlış perspektiflerden bakmanın bu kadar yaygınlaşmasının ve kuyrukçuluğun ve liberal etkilerin sosyalist sola bir kama gibi girdi yapmasının nedeni de budur.

Sosyalist devrim perspektifinin yerini ( beyhude bir) demokratikleşme ve Kürt hareketine kuyrukçuluk ve bu perspektiften yaklaşımın gereği olarak cumhuriyet kazanımlarına ve M.Kemal, Kemalizm düşmanlığı olarak ortaya çıkan bu savrulma süreci sonuçta teorinin de tahrip edilmesi sonucunu getirmiş ve bu topraklarda yaşanmış tarihsel sürecin önemsiz olarak algılanmasına ve hatta   aydınlanma macerasına ve onun 23'teki kurucularına düşmanlığa varan gerici bir siyasal hatta dönüşmüştür.

( Burada bir parantez açıp özellikle sanalda Kürt hareketine biat etmeyen ve kuyrukçuluk göstermeyen siyasal tavırlara neden bir hakaret ve küfür düzeyindeki cümlelerle saldırıldığının açıklamasını da görebilmekteyiz. Bu dağılma ve savrulma özellikle liberalizm ve kuyrukçuluk bağlamında solcu olabilmenin Kürt hareketine destekten geçtiği gibi bir tavrın (birtakım üstünkörü alıntılarla) teoriye yamanması sonucunu vermiş ve bu sonuç da beraberinde Anadolu Aydınlanması, cumhuriyet kazanımları ve Kemalizm ile ilgili düşmanlığa varan bir tavrın yaygınlık kazanmasını getirmiştir. Bu konuda pek çok başlığımız var, önemi oranında da sürekli değinmeye çalışıyoruz, deyip burada parantezi kapatalım.)

Oysa sosyalistlerin tarihe bu şekilde yaklaşabilmesinin teoriye ve Marksist dünya görüşüne uygunluğunu iddia edebilmek mümkün değildir. Tarihsel ilerleme diye bir gerçeklik ve ''Tarih Tezi'' diye bir yaşanmışlığa yaklaşım yöntemimiz var. Bir sosyalist bu konuları öğrenmek, öğrenmiyorsa gereksiz ve zararlı gevezeliklerden ve saçmalıklardan uzak durmak zorundadır. Ama uzun yıllar böyle olmadı; Marksizm ve çoğu zaman enternasyonalizm adı altında bilmeden, öğrenme gereği duymadan ve hatta böyle bir becerisinin ve bilgi birikiminin bulunmadığını bile bile ahkam kesilmeye çalışıldı, üfürüldükçe üfürüldü. Genç sempatizanların zihnine solculuk algısı adı altında sol düşmanlığı yerleştirildi, aydınlanma ve cumhuriyet düşmanlığının tohumları eklendi. Sadece o da değil, kendi zihinlerinin kararmasına da yol açtılar.

( Şimdilerde kuyrukçu olmadıklarını söyleyerek ama kuyrukçu alışkanlıklarını hala sürdürerek saçmalamağa ve sol düşmanlıklarına enternasyonalizm adı altında devam ediyorlar.)

Bu sabah M.Çulhaoğlu'nun İLERİdeki yazısını okuduğumda aklıma gelenler bunlardı. Onun yazısının ilgili bölümünü buraya almakta yarar var:

''Tarihin akışının bir temel, itici gücü bir de bu akış sırasında ortaya çıkan “büyük resimler” vardır. Marjinal tarih tezlerine konu olan geçmiş olguların aslında bu temel dinamikle ilişkilendirilmesi ve büyük resimde belirli bir yere oturtulması pekâlâ mümkündür.
Gelgelelim, o temel dinamiğe (sınıflar mücadelesi ve sermaye birikim süreçleri) ilişkin bilgi de ilgi de günümüzde dar bir kesime sıkışmış durumdadır.   Sonra, tarihin derinliklerinde ulaşılan yeni bilgilerin büyük resimde bir yere oturtulması da kimilerine zor gelmektedir.
Kolay olan ise “madem benim bulgum büyük resme oturmuyor, o zaman büyük resim gelsin benim bulgumun etrafına otursun” denmesidir ve nitekim böyle denmektedir.      
İddia ediyoruz: Bugün Türkiye solunda en zor işlerden biri, insanları genel olarak burjuva devrimlerin tarihteki yeri, özel olarak da Türkiye’de İttihat ve Terakki’den başlayıp
Cumhuriyet’in kurulması ve Cumhuriyet dönemi reformlarıyla devam eden sürecin bir burjuva devrim olduğu konusunda ikna etmektir…

Ne derseniz deyin ikna olmuyorlar işte!

İkna olmama nedenleri ise (artık bıktığımız için) burada üzerinde durmayacağımız, tarih biliminin de Marksist tarih anlayışının da büsbütün dışında kalan gerekçelerdir. “Burjuva devrimse neden demokrasi getirmedi?” ya da “burjuva devrim hiç tepeden olur mu?” gibi itirazlara verilecek yanıtlarınız olsa bile boşuna nefes tüketmeyin…
Bu durumda tarihe ilişkin marjinal tezlerin kolay alıcı bulmasına da şaşırmamak gerekir.  

***

“Örnek vermedin” denirse;
19. yüzyıla bakarken, ulus devletlerin ortaya çıkmasını sanki birileri “hadi ulus devlet yapalım” demiş gibi bir tercih sonucu, bir “tarihsel hata” gibi gören ve yer yer feodal döneme özgü özerkliklere öykünen yaklaşımların en küçük bir değeri yoktur.

Cumhuriyet’i ve özellikle 1940’a kadar olan reformlarını insanlık tarihinin tanık olmadığı ve daha da olamayacağı biriciklikte gören ve “burjuva devrim” nitelemesini duyunca celallenen yaklaşımlar, bu yolu 1930’ların başında Şevket Süreyya’nın ve Kadro çevresinin denediğini, sonra dersini alıp yerine oturduğunu unutmamalıdır.

Kurtuluş Savaşı’nın, Cumhuriyet’in kuruluşunun ve sonraki reformların, başka her tür dinamiği ikinci plana iterek sadece Ermeni katliamının daha sonra başa bela olması endişesiyle ya da gene sadece “Kürtleri asimile etme” niyetiyle açıklanmasına değer biçmek mümkün değildir.      
***
Kıssadan hisse:

Tarih çalışmalarından çıkan kimi bulgulara şehvetle sarılmak yerine önce bunların temel dinamikle ilişkisine ve büyük resimde oturacağı yere bakılması her zaman daha doğrudur.
Hep “özele” bakarsak ve oraya gömülürsek evrensel kategorilere ulaşamayız; evrensel kategorilerin olamayacağını söylemek ise yakın dönemin yeni Ortaçağ düşüncesi olarak temayüz eden post-modernizmden başka bir şey değildir.''


https://ilerihaber.org/yazar/marjinal-tarih-tezleri-90422.html

Çulhaoğlu biraz daha soyut bir dil kullanmış. Açıkçası soyut olarak da olsa söylediklerini bu forumda, yıllardır daha açık ve net olarak söylenmiştir ve söylenmeye de devam edilecektir. Ülkenin aydınlanma sürecine, cumhuriyet kazanımlarına ve (sol) Kemalizme düşmanlıkla yaklaşan bir tavrın sol bir tavır olmadığını ve bu yanlışlığın içinde bulunanların solcu bile olamayacağını defarca söyledik ve evet, söylemeyi de sürdüreceğiz.

Türkiye sosyalizminin bu saçmalıklardan ve bu şarlatanlardan kurtulma zamanı geldi de geçiyor bile!

( Son bir parantez, Kemalizmle ideolojik bağlantının kesilmesinin bu şarlatanlığı savunmakla bir ilgisi de bulunmamaktadır. Bu tür cümleler kuranların bu konuyu da diğer pek çok konu gibi bilmedikleri anlaşılıyor. Zaten bilselerdi, öğrenmek ve bilgilenmek gibi bir amaçları olsaydı böyle bir saçmalığı yıllardır savunur pozisyonda olabilirler miydi?)






Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.435
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 30.10.2018- 10:29
Alıntı yaparak cevapla  


Orhan Gökdemir'in SOLhaber'e katılımı gerçekten çok iyi oldu. Bulanın, ikna edenin aklına sağlık. Pek çok yazısının ilgimi çektiğini söyleyebilirim. Yazmak ve ilgiyle okutmak gerçekten önemli. Belki bir haber sitesi için uzun sayılabilir bazılar. Ama olsun. Yazdığı konular gerçekten de önemsenecek cinsten.

''Bir halk yaratmak'' yazısı da aynı ilgi çekicilikte. Türkiye'nin aydınlanma sürecine başka bir yerden bakmış ve iyi de yapmış. Sözünü ettiği ''kayıplar''dan olmamak için okunmalı, kavranmalı ve içselleştirilmelidir.

Bugünün Türkiye'sine bu süreçlerden geçerek geldik çünkü!

Bir halk yaratmak - Orhan Gökdemir


1861 yılında Çar II. Alexander yüzyıllardır süren serfliği ortadan kaldırdı ve nüfusun çoğunluğunu teşkil eden köylüleri serbest bıraktı. Fakat böylece köylüler topraklarından da olmuşlardı. Yüzyıllardır ekip biçtikleri toprakları büyük bedeller ödeyerek geri almak zorunda kaldılar. Haksızlık o kadar açık, o kadar parmağım kör gözüne şeklindeydi ki şiddet eylemleri baş gösterdi. Haksızlığa ve isyana tanık olan aydınlar toprağın yeniden dağıtılmasını sağlayacak bir devrimin gerekli olduğunu fark etti. Bu devrimin yakın olduğuna inanan çok sayıda küçük eylemci gurup oluştu. Rusya “Narodnizm”le tanışıyordu.

Rus popülizmi-Narodnizm-bir tarım devrimi ideolojisidir. Otokrasinin kaldırılmasından ve toprağın köylüye verilmesinden yanaydılar. Kapitalizmin Rusya'da arızi bir şey olduğuna, gelişme olasılığı bulunmadığına inanıyorlardı. Bu nedenle de Rusya'da devrimci güç olarak proletaryayı değil, köylüyü görüyorlardı. “Halka doğru” giderken gerçekte gittikleri halk köylülerden ibaretti. Büyük çaresizliktir.

Çaresizlik, silaha sarılmak şeklinde nüksetti. Narodnik Dimitri Karakozov 1866’da, Çar’a yönelik başarısız bir suikast girişiminde bulundu, bedelini hayatıyla ödedi. Köylüler eylemiyle pek ilgilenmiş görünmüyordu fakat gençler etkilenmişti. 1874’de binlerce genç öğrenci sosyalizm propagandası yapmak için Rusya’nın kırlarına akın etti. Köylüler şaşkın bir şekilde kendileri gibi olmaya çabalayan şehirli çocukları izliyordu. İzlemeyenler polise koştular, kendilerini kurtarmaya gelen gençleri ispiyonladılar. Çoğu polis tarafından avlandı, yıllarca hapis yatanlar oldu. Bir halk yaratma girişimidir.

Yenilince daha örgütlü gitmeyi denediler. Halkın İradesi (Narodnaya Volya) yenilenlerin izinden gitti, dersler çıkarmışlardı, zaman zaman başarılar da elde etti. Çar II. Aleksander’ı öldürmeyi başardılar mesela. Ama eylemin sonuçları çok ağır oldu. Bir kısmı çarla birlikte can verdi, geriye kalanlar darağacında tamamladı kısa ömrünü. Lenin’in ağabeyi Saşa da onlar arasındaydı. Olmayan bir halk için ölmeyi göze almışlar, tereddütsüz ölüme atılmışlardı. Halk yaratma girişimidir, müthiştir.

Tek bir getirisi oldu bunca kanın, gözyaşının, acının, kaybın. Çabalarının monarşiyi alaşağı etmeye yetmeyeceğini acı bir tecrübeyle öğrenmiş oldular. Bunun için başka türlü bir irade ve başka türlü malzeme gerekliydi. Kurtuluş köylerde değil, şehirlerde, zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan işçiler arasındaydı.

***

Şimdi “Narodnizm”i bir başlangıç sayıyoruz. Ekim Devriminin kökeninde “Narodnik” hareket var. Halkçıydılar ve köylüleri ayağa kaldırarak devrim yapmayı, köylüden bir halk icat etmeyi hayal etmekteydiler.

Sadece Ekimcileri değil, Çin’i ve Osmanlı İmparatorluğunu da etkilediler. “Halka doğru” gitmek zamanın ana eğilimiydi. Çin’de seçkinlerin inancı olan Konfüçyüsçülüğe karşı, kırsal köylü kültürünü yücelttiler. Folkloru icat ettiler, köy kültürünü her şeyin kaynağı saydılar. “Köycülük”ün Çin versiyonudur. İçinden Maoist hareket çıktı, böylece Halkçılar Çin’de iktidar oldu.

Bizdeki karşılığı Jön Türk hareketidir. Çabaları 1908 Devrimi ile taçlanmıştır ve esası “halka doğru” gitmektir. 1908’de padişahı alaşağı edip bir halk yaratmaya girişti. Fakat 1909’da halk olmaya direnen ümmet ayaklandı. 31 Mart’ta biri köhne, diğeri yeni-ilerici iki kuvvet Gezi Parkı’nda karşılaştı. Gericilik yenildi. Mücadeledeki kayıplarımız Hürriyet-i Ebediye veya Abide-i Hürriyet’tedir.

Ardından Balkan Harbi patlak verdi, o hengâmede bulduğumuzu yitirdik. Cumhuriyet yitmişi buldu, tamamlamaya girişti. “Köycülük”le başlaması, “halka doğru” hareketlenmesi pek manidardır. Hikâyesini Yakup Kadri yazmıştır; “Yaban” bir halk yaratmak üzere yönünü köye ve köylüye dönmüş aydının trajedisidir.

Demek ki “Narod”, “Halk”, meselenin esasıdır. Rusya’da icat edildi, Ekim Devrimine evrildi. Çin’e sıçradı, Maoculuk onun paltosundan çıktı. Osmanlı’ya nüfuz etti, Kemalist Cumhuriyet’in sebebidir. Her durumda Narodnizmi bir başlangıç sayıyoruz. Zaten Kemalizm’in “Halkçılığı”, henüz ortada bir halk yokken icat edilmiştir. Halkçılık halktan öncedir ve demek ki bir halk yaratmanın yollarından biri halkçılıktan geçmektedir.

***

Batıda bir başka yol buldular. Kapitalizmin gelişmesi, milli pazar ihtiyacı ve Büyük Fransız Devrimi’nin etkisi Avrupa’nın hemen her yerinde bir “halk yaratma” çabasına yol açıyordu. Hâlbuki somut durum, bir imkânsızlığa işaret etmekteydi. Cermenler, Gallo-Romanlar ve Frankların bir karışımı olan Fransa çorbası uzun ve kanlı bir hesaplaşmanın sonunda Fransızları yaratabilmişti. Avrupa “ırkı” keşfediyordu. Fransız Devrimi’ni Galyalılar ile Frankların savaşı olarak görenler çoğunluktaydı. Hâlbuki daha yakın bir zamana kadar “halkların” Kutsal kitaba uygun olarak Ham, Sam veya Yafes’in soyundan gelenler olarak sınıflandırılması modaydı.

İngiltere’de de durum en az Fransa kadar karışıktı. Keltler, Cermenler, Britonlar ve Anglo-Saksonlar zaman içinde karışmış kaynaşmıştı. Üzerine bir de İbrani rüzgârı geldi. Karmaşa göçenlerle okyanusun öte yanına taşıdı. Yeni Dünya-yerlileri saymadıklarından - bir Cermen-İbrani senteziydi nihayetinde.

Sonrası malum, işi büyütüp Avrupa’nın bütününe bir kök aramaya koyuldular. Yunanistan’ı buldular. Yetmeyince Hint-Avrupa ve sonra Hint-Hitit kökleri icat ettiler. Avrupa yaratılmış bir kıtadır. Sakinleri bir halk yaratmakla kalmayıp, bir kıta icat etmişlerdir. Hâlbuki Avrupa coğrafi olarak Asya’nın küçük ve önemsiz bir uzantısıdır. Doğal sınırlar değil, “Avrupa kültürü ve medeniyeti” onun sınırlarını belirlemektedir. Artık sorgulamıyoruz.

***

Peki, bu durumda Avrupa kıtasının sınırları neresidir?

17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Avrupa sınırları içerisindeydi. Navarin Savaşı’ndan sonra, Yunanistan Krallığının kurulmasıyla Osmanlı Avrupa’nın dışında kaldı, Yunanistan sınırları Avrupa’nın da sınırları oldu. Bir ara o sınırlar Ortodoks Hristiyanlıkla Katolik Hristiyanlık arasından geçmeye başladı. Yugoslavya’nın parçalanması sürecine bir de bu açıdan bakılabilir. Şimdi, Bulgaristan yeni sınır olmuştur ve Avrupa kıtasının sınırları Edirne’de nihayete ermektedir. Avrupa’nın hep bir duvara ihtiyacı vardır. Doğal sınırlarınız yoksa duvar örmek zorunda kalırsınız.

Duvar yoksa sınırlar da oynaktır. Bir dönem Türkler, başka bir dönem Kürtler ve Farslar Avrupalı sayılmıştır; çünkü Kürtçe ve Farsça Hititçe ile akrabadır. Oysa Türkçe dışındadır ve bu uzaklık, Batıcı bir program yürüten Kemalizm’in en büyük sorunlarından biridir.
Mustafa Kemal, İttihatcılardan miras Batıcı bir program yürütüyordu, bu yüzden Hititlerin Türk olduğunu iddia etmek zorunda kaldı. Kemalizm Hititlerin Türk olduğunu iddia ederken, aslında Türklerin Hitit kökenli olduğunu söylemek istiyordu. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Avrupa Hitit köklerine yüz yıldan bu yana ırkçılığa kaçan bir tonda vurgu yapıyordu. Kemalistler Anadolu dillerinin (Lidyaca, Karyaca, Likyaca, Luvice, Hititçe) Hint-Hitit çıkışlı olmasının işlerini kolaylaştıracağını düşündü. Cevat Şakir’in başını çektiği “Anadoluculuk” hareketinin çıkışı budur. Anadolucular, “Bu mirasın sahibi biziz,” demeye getiriyorlardı. Kemalist hareket Avrupa ideolojisinin yönelimini sezmiş ve “Türk Tarih Tezi” ile Avrupa ırkçılığının karşısına Türk merkezci anlayışla çıkmaya çalışmıştı.

Hâlbuki Kurtuluş Savaşı’nda esas düşman Yunan Krallığı’ydı ve bu krallık Avrupa’nın himayesi sayesinde kurulabilmişti. Yani Kurtuluş Savaşı içinde aynı zamanda Avrupa’nın sınırlarını yeniden belirleme savaşı vardı. Kemalizm, böylesine elverişsiz koşullarda olmayan bir ulusu icat etmek zorunda kaldı. Ümmetten millet üretti ve ürettiğinin pek sorunlu olduğunu artık biliyoruz. Olmamıştır.
Olduğu kadarı bile düzenin efendilerini ürkütmeye yetmiştir. Ayaklarının altındaki toprağın kaygan olduğunu gördü ve büyük bir korkuyla kendi öz evlatlarına saldırdı. Solu bastırdı ve sağ için yolu açtı. Altından büyük bir karanlık çıkmıştır ve buna şimdi İslamizasyon diyoruz…

***

Zaman zaman halk olmayı başardığımızı biliyoruz. 1960’lı yıllarda, hatta 1970’li yıllarda çok yaklaştık. Haziran Direnişinde mümkün olduğunu yeniden gördük. Uzun bir yoldur ve ilerliyoruz, Türklük meselesine gelince; Bizde “Türk”ü keşfedenler Yahudi kökenli Macar aydınlarıdır, Arminius Vambery ve Leon Cahun’a borçluyuz. Türk olduğumuzu onlardan öğrendik fakat kabul etmedik. Kemalistler halk olmamız için aynı zamanda Türk olmamız gerektiğine inanıyorlardı; Anadolu’yu dolaşıp köylerde Türkleri aradılar ve fakat yalnızca Müslümanları buldular.

Büyük yazarımız Doğan Avcıoğlu’nun “Türklerin Tarihi” büyük bir giriştir. Öncesinde “Türk Tarihinin Ana Hatları”, bilinen adıyla “Türk Tarih Tezi” var. Arada Avram Galanti’nin “Türklük İncelemeleri”. Esası bu kadardır. İcat ettik ve kabul etmeyenleri inandırmayı başardık.
Kendisini bomba yapıp Çarın üzerine atan Narodniklerden beri işimiz bu, yaparız, yaratırız. Aksini düşünenler yoldan çıkmışlarımızdır, anlarız. Kayıplarımızdan sayarız.


Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.435
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 01.12.2018- 20:22
Alıntı yaparak cevapla  


Y.Küçük 1923 için ''solun asla geri düşmemesi gereken tarih'' diyerek cumhuriyet kazanımlarının sol için öneminden söz etmişti. Kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak bu kazanımların altı oyuluyor, devrimler kuşa döndürülüyordu. AKP'nin 16-17 yıllık iktidarı bu kazanımları tamamen sildi süpürdü. O. Gökdemir SOLportal'daki yazısında Abdülhamit dönemine gönderme yapıyor. Tamamlanmamış, yarım kalmış cumhuriyet devrimleri için ''Devrimini tamamlayamayan, çöküşün bir parçası haline gelir.'' diyor. Tam da böyle olmuştu. Bu coğrafyada ne burjuva devrimini tamamlayabildik ve ne de cumhuriyeti bir sosyalist cumhuriyete dönüştürebildik!

Gökdemir'in yazısı bölgede bir dönemin çözümlemesi olarak da okunabilir. Öncesinde de aynı konu gündemine girmişti. Önemli yazılar olduğunu düşünüyorum. Yakın dönem tarihini, cumhuriyet dönemini ve Osmanlıyı parçalanmaya götüren tarihselliği önümüze seriyor, bugünle bağıntısını da kurarak;

''Karamsarlık umudun türevidir. Tabloya bakıp karamsarlığa kapılmak ayrı, dediğimiz, umutsuz devrim mümkün değildir. Gezi’de gördük, umut parlamaya hep hazırdır ve fakat o ışığı devrime taşıyacak örgütlü bir güç gerekir.

Devrimini tamamlayamayan çöküşün bir parçası haline gelir. Umudumuz var, bu çöküşün bir parçası olmayacağız.''


Yazının tamamı:

Hürriyet ile Cumhuriyet arasında - Orhan Gökdemir


Daha önce belirtmiştim; Cumhuriyeti silersen Abdülhamit’e varırsın. Neden Abdülhamit? Mecburiyetten. Misal, Vahdettin’in nesine varacaksın? Böylesine kirletilmiş ve cehalete itilmiş bir ülkede bile İngiliz gemisiyle sıvışmış bir soytarıdan aziz çıkaramazsın. Bu durumda tek numarası iktidarını umutsuzca uzatmaya çalışmak olan Hamit’in kapısını çalacaksın.
Çaldın kapıyı diyelim, ne bulacaksın? Küçülme döneminin padişahıdır Hamit. İktidarda olduğu 30 yılda Romanya’yı, Balkanlar’ı, bugünkü Yunanistan topraklarını, Kars-Ardahan-Batum hattını, Kıbrıs’ı, Tunus’u, Libya’yı ve Mısır’ı kaybetti. Anadolu’ya sıkışıp küçülmüş ülke onun eseridir.

1876’ta tahta oturdu. Bir yıl sonra Osmanlı-Rus harbi patlak verdi ve Ruslar Osmanlı topraklarında hiçbir direnişle karşılaşmadan ilerleyip başkentin kapılarına dayandı.   İki yıl sonra, 1878’de, Berlin’de bir kongre düzenlendi. Osmanlı, Rusya, İngiltere, Avusturya, Fransa, İtalya ve Almanya kongrede “Şark Meselesi”ni masaya yatırdı. Gerçekte ise Osmanlının parçalanması planlanıyordu. Osmanlı-Rus harbi enkazın kaldırılıp atılmasının çok kolay olacağını göstermişti.

Hamit, denildiği gibi “Müslümanlığı sahici, dindarlığı siyasi” bir zavallı âdemdir. Bu kötü gidişi durduracak ne bir fikri, ne de bir planı vardı. Tek çaresi Tanzimat’tan bu yana yapılmaya çalışılan reformları sürdürmek ama bir yandan da bunu “kitabına uydurmaya çalışmak”tan ibaretti. Lafta şeriatçı ve antiemperyalistti, gerçekte “düvel-i muazzama”nın masaya sürdüğü piyonlardan biriydi. Panik içinde kaçınılmaz olan yıkılışı ertelemeye çalışırken, dedelerinden kalan toprakların elinden kayıp gidişine tanıklık etti. Gerçi sorun sadece onda veya devletinde değildi, dünya kabuk değiştiriyordu. Tahta oturduğu yıl ile Birinci Büyük Savaş arasında geçen çeyrek asırdan biraz fazla zamanda dünyanın dörtte biri el değiştirdi. Bunda da büyük pay Osmanlı topraklarınındı.

Sonunda imparatorluğunun hızlı çöküşü o kadar belirgin hale geldi ki “düvel-i muazzama” elde kalan Anadolu’yu da paylaşma planı yapmaya girişti. Osmanlıya bıraktıkları Orta Anadolu’dan Batı Karadeniz kıyılarına uzanan küçük bir toprak parçasından ibaretti.
Cumhuriyeti yıktılar ve Hamit’in kapısına vardılar, görüp görebilecekleri işte bundan ibarettir. Azizleri “düvel-i muazzama”nın piyonu, kendi halkının celladıdır. Bugüne bakınca daha iyi görüyoruz; büyük güçlerin piyonu olanların halkının celladı olmaları kaçınılmazdır.
Cumhuriyeti silik ülkede biz de Hamit’i görüyoruz. Sarayında kendine has bir dünya kurmuş cahil bir yobaza bakıyoruz, hem piyon hem cellattır.

***

Peki, bu durumda biz hangi kapıyı çalıp, kime varabiliriz?

1789 Büyük Fransız Devrimi’nin Osmanlıya ilk etkisi 30 yıl sonra, 1821’de, Yunan ayaklanmasının patlak vermesi oldu. Avrupa, Antik Yunanlıların torunlarının başkaldırısı olarak selamlamıştı isyanı. Barbar Türklere karşı Yunanlıların özgürlük savaşı söz konusuydu. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın askerleri koştu yetişti, isyanı bastırdı. Fakat Avrupa devletlerinin müdahalesiyle Yunanistan ayrıldı. Bundan böyle Yunanlıları Yunan devleti idare edecekti. Bu kopuş, aynı zamanda İmparatorluğun diğer ahalisine yaklaşmakta olanı haber veriyordu. Ermeniler Ermeni devletine, Türkler Türk devletine mecburdu. Fransız Devriminin artçı sarsıntılarıydı bunlar. Devrim Avrupa’yı düzlemiş, düzlenen Avrupa sınırları ötesine şekil vermeye başlamıştı.

Yunan ayaklanması sadece bir başlangıçtı. Osmanlı İmparatorluğu içinde gelişen milliyetçilikler yüzünden çöktü ve çöküşü yeni milliyetçiliklerin doğuşuna ebelik etti.
 
Hamitist küçülme, 20. yüzyılın başında bir felakete dönüşmüştü. Hem saray hem de halk ülkenin hızla parçalandığını görüyor, bunu durduracak bir çare bulamamanın umutsuzluğuyla akıbetini bekliyordu. Denklemi değiştirecek adımı bir avuç aydın-subay attı. Rumeli kaynaklı bu hareket Hamit’i devirerek felaketi durdurmayı deneyecekti. 1908 Devrimi ülke için umut ve vaat dolu bir dönemin kapısını aralamıştı. Anayasaya dayalı hukuki bir düzen kurulacak, devlet kurumları çağdaşlaştırılacak, ülke ayağa kalkacak ve dış güçlere karşı güçlü bir şekilde dikilecekti. Özgürlüklerin güvence altına alınmasıyla cemaatler arasındaki gerilimler ortadan kalkacak, vatana huzur gelecekti. Hürriyet kahramanı Enver durumu şöyle özetliyordu: “Bundan böyle Müslim, gayrı Müslim bütün vatandaşlar elbirliği ile çalışacak, hür milletimizi, vatanımızı, daima yükselmeye sevk edeceğiz. Yaşasın millet, yaşasın vatan!”
Öyle oldu, halk sokaklarda toplandı ve aralarındaki farklara bakmaksızın kol kola girip dans etti. İmamlar, hahamlar ve rahipler kucaklaştı, Rumlar Türklerle birlikte yürüyor, Ermeniler Kürtlerle yan yana duruyordu. O Temmuz günlerinde ülkedeki hemen herkes hayatlarının olumlu yönde değişeceğine inanıyordu.

Fakat 10 yıl sonra, 1918’de, imparatorluk tam bir enkaza döndü. Bir zamanların o cesur ve umutlu İttihatçıları, kurtarmaya yemin ettikleri imparatorluğu düvel-i muazzamanın insafına bırakarak kaçıp gitti. Osmanlı’yı, Saray’ı, onun bir uzantısı sandıkları ülkeyi içine düştüğü çürümüşlükten kurtarmak istiyorlardı ama sonunda gidip o çürümenin bir uzantısı oldular. 1908’deki umuttan eser kalmamıştı. Ülke parçalanmış, ondan geriye kalan topluluklar birbirini boğazlamaya başlamıştı. Müslüman Hristiyan’ı, Hıristiyan Yahudi’yi, Türk Ermeni’yi, Ermeni Kürt’ü boğazlıyordu. Hamit’i devirenler Hamidizmin bir uzantısına dönüşmüş, amaçları küçük iktidarlarını korumaktan ibaret kalmıştı.

Devrimini tamamlayamayan, çöküşün bir parçası haline gelir.

Demek ki Enver’e ulaşıyoruz. Enver, imparatorluğu eski parlak günlerine döndürmek istiyordu. Bunun yolu da kayıpları geri almaktan geçiyordu. Sonunda o hayalin peşinde Asya içlerinde Türkleri ayaklandırmak isterken bilmediği topraklarda can verdi. Demek ki Mustafa Kemal’e varıyoruz. Mustafa Kemal Enver’e göre daha makul veya daha mütevazı bir yol tutturmak istiyordu. Talihi yardım etti, bugünkü sınırlar onun eseridir. Hamit onların, Enver ve Mustafa Kemal bizimdir.

***

Enverist Hürriyeti, Kemalist Cumhuriyete bağlıyoruz. Çünkü 1908’in iyimserliği ile 1918’in karamsarlığından çıktı Cumhuriyet. Ortasında Enver ve kıyısında Mustafa Kemal var. 1918’de imparatorluk dağıldı ve Hamit öldü. Devrim, 1908’in iyimserliğini devralacak ve 1918’in karamsarlığını dağıtacaktı. Ve yeni hareketin öncekinden tek bir farkı vardı; ortalıkta kurtaracak bir imparatorluk ve boyun eğecek bir saray kalmamıştı. Haliyle onlar da kendi yollarını kendileri çizmek zorunda kaldı. Buna devrim diyoruz.

Devrim, kendi yolunu kendi çizme işidir.

***

Cumhuriyeti silersen Abdülhamit’e varırsın. Bizim ise 1908’den daha geriye gitmemiz mümkün değildir. Ucunda Cumhuriyet olduğunu biliyoruz, Hürriyet’e tutunmaya çalışıyoruz.
Gericilik ise Hürriyet ve haliyle İttihatçı düşmanlığı ile başlar. Daha yakın zamanda, Cemaat AKP’ye karşı henüz kalkışmamışken en moda suçlamalardan biriydi İttihatçılık. Buna bir de Jakobenizmi eklemişlerdi. Geçen yüzyılın bütün suçları bu bir avuç Jakoben İttihatçının başının altından çıkmıştı.

Hâlbuki 1908’in şafağında Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Kürtler herkes İttihatçıydı. Taşnaksutyun, İttihatçıların en önemli müttefiklerinden biriydi. Fakat İttihatçılar devlet bütünlüğünü korumaya çalışırken onlar özerklik peşindeydi. Bu da Kürtlerle çatışmaları beraberinde getiriyordu. Bir ara İttihat’tan aldıkları destekle Kürtlerle meselelerini halletmeye kalkışınca pek çok Kürt ayaklanması patlak verdi. Hatta İttihatçılar daha da ileri giderek Hamidiye Alaylarını dağıttı ve Hıristiyanları da askere almaya başladı. Muhalifleri, İttihatçıları Hıristiyan ve Yahudi yanlısı olmakla itham ediyordu. O kadar ki 1909’da patlak veren gerici 31 Mart vakasını fırsat bilenler Adana’da binlerce Ermeni’yi katletti.

İttihatçı subayların çoğunluğu, hızla kaybedilen imparatorluk topraklarından geliyordu. Uçlardaki felakete tanık olmuşlar, daha büyüğünün yaklaşmakta olduğunu anlamışlardı. Sonunda değişik inançlardan insanları yok etme noktasına gelmiş olmalarının nedeni 1908 hülyasının paramparça olmasından duydukları hayal kırıklığıydı. Çürümenin ortasında yakaladıkları o son ışık sönüp yitti. Geriye katliamlar, açlık, salgın hastalık ve sınırsız düşmanlık kaldı.

Karamsarlık umudun türevidir. Tabloya bakıp karamsarlığa kapılmak ayrı, dediğimiz, umutsuz devrim mümkün değildir. Gezi’de gördük, umut parlamaya hep hazırdır ve fakat o ışığı devrime taşıyacak örgütlü bir güç gerekir.

Devrimini tamamlayamayan çöküşün bir parçası haline gelir. Umudumuz var, bu çöküşün bir parçası olmayacağız.

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/orhan-gokdemir/hurriyet-ile-cumhuriyet-arasinda-251863


Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası  »  Türkiye Devrim Tarihi
 »  Aydınlanma serüvenimiz...

Forum Ana Sayfası

 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.

Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Din ile Aydınlanma arasında melnur 1 1574 01.10.2017- 14:25
Konu Klasör Marksizm ve Aydınlanma buluşması... melnur 1 479 18.12.2017- 08:58
Konu Klasör ‘Aydınlanma nedir?’ 233 Yaşında! melnur 13 2739 17.02.2018- 17:14
Konu Klasör Yeni bir aydınlanma için umut 0 1313 09.04.2016- 09:31
Konu Klasör Yeni Aydınlanma; Kürtlere yer var mı? denizcan 2 2025 15.11.2014- 14:11

Etiketler   Aydınlanma,   serüvenimiz.


Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Din ile Aydınlanma arasında melnur 1 1574 01.10.2017- 14:25
Konu Klasör Marksizm ve Aydınlanma buluşması... melnur 1 479 18.12.2017- 08:58
Konu Klasör ‘Aydınlanma nedir?’ 233 Yaşında! melnur 13 2739 17.02.2018- 17:14
Konu Klasör Yeni bir aydınlanma için umut 0 1313 09.04.2016- 09:31
Konu Klasör Yeni Aydınlanma; Kürtlere yer var mı? denizcan 2 2025 15.11.2014- 14:11

Etiketler   Aydınlanma,   serüvenimiz.


Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2014   phpKF Ekibi



Forum Mobil RSS