Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
OTURUYORSAN KALK; AYAKTAYSAN YÜRÜ; YÜRÜYORSAN KOŞ!
Yurt ve dünya sorunlarına soldan bakan dostlar HOŞGELDİNİZ .Foruma etkin katılım yapabilmeniz için KAYIT olmalısınız.
Forum Ana Sayfası  »  Türkiye Devrim Tarihi
 »  Aydınlanma serüvenimiz...

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Aydınlanma serüvenimiz...           (gösterim sayısı: 111)
Yazan Konu içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.094
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Konu Tarihi: 01.10.2018- 09:20
Alıntı yaparak cevapla  


SF'deki bir tartışmamızı hatırlıyorum. Borga sürekli olarak örgüt şöyle olacaktır, böyle olacaktır falan demeye getiriyor. o örgütün ideolojisinden hiç söz etmiyordu. Ben de o zaman örgütün önemli olduğunu ama ideolojisinin yok sayılamayağı anlamına ''Enver Paşa da örgütçüydü ama faşistin tekiydi.'' demiştim. Mustafa Kemal emperyalizme karşı Anadolu'da direnişi   ve kurtuluşu örgütleme amacındayken, kafayı ''Esir Türkler'e takarak ve onları kurtarmak amacıyla   imparatorluğun savaştan bıkmış askerlerini Doğu'da kırdıran paşanın bende öyle bir izlenimi vardı. Pek bilgiye dayandığı söylenemezdi. Sadece söz konusu subjektif olaya yönelik eleştirilerin zihnimde genelleştirmesiydi o izlenim. Tek bir olay üzerinden bir kişi hakkında mutlak bir değerlendirme yapmak yanlıştı. Borga'nın da Enver Paşa hakkında bir fikrinin olduğunu sanmıyorum.   Yanıt verememişti. Epey de ''like'' almıştım o yanıtla.   Merak denilemez belki ama, özellikle 1923 Anadolu İsyanı'nı ve Aydınlanma Devrimleri'ni anlayabilmek için de Osmanlı'daki aydınlanma sayılabilecek gelişmeleri, aydın Osmanlı paşalarını, İttihat Terakki'yi de az çok öğrenmek gerektiği yolunda bir algı da oluşmuştu bende. Bu yüzden zaman zaman ilgili kitapları genel okumamın içine dahil ederim. Kuşkusuz yararlı oluyor.

İzge Günal'ın İLERİ'deki yazısını okuyunca bunlar aklıma geldi ve elimde de araya sokuşturduğum bir Enver Paşa kitabı bulunuyordu. Dr. Yusuf Gedikli'nin ''Nutukları, Makaleleri, Bazı Beyannameleri ve Mektupları - Enver Paşa''... Ufukötesi yayınları'ndan çıkmış.   Yarılamıştım. İzge Günal'ın yazısındaki Enver Paşa değerlendirmesiyle örtüşen bir yanı da var. Bu tür yayınlar okunduğunda Anadolu İsyanı'nı ve Cumhuriyet Aydınlanması'nı anlamak çok daha mümkün olabiliyor. SOL sempatizanlara Türkiye'nin Aydınlanma Serüveni'ni Osmanlı'dan başlayarak öğrenmelerini tavsiye ederim. Bu olmadığında köksüz bir ağaca benziyoruz ve bu ülkede gericilik adına ne yapılırsa yapılsın toplumun bütününü esir alamayacağı konusunda sağlam verilere de sahip oluyorsunuz. Bir solcunun edinmesi gereken bilgiler bunlar. Bu süreç zihinlere kazınmadan sosyalizm teorisyenliğine soyunmak bir karikatüre dönüşüyor. Sosyalizm mücadelesi aydınlanma mücadelesinin dışında değildir çünkü.

( Bu konuları zaman zaman konuşuruz. Bence yararlı ve gerekli. )
Başlangıcı İzge Günal'ın İLERİdeki yazısı olsun:


Karanlık bir dönem - İzge Günal

Şu okuduğumu unutma işine epey bir taktım.   Bir süredir bunun romanlarla sınırlı olduğunu düşünüp, en azından kendimi çok kötü hissetmiyordum. Hele bir de Avram Ventura’nın İzmir Life dergisindeki son yazısında, “Kimi zaman kitaplığa elimi atıp kitaplardan birini aldığımda, içeriğinin tümüyle aklımdan çıkmış olduğunu hayretle görüyorum. Sonra da, yoksa ben bütün bunları boşuna mı okudum, diye düşünmeye başlıyorum” dediğini ve unutulmuş olsa bile, “Okuduklarımın düşünce ufkumu geliştirdiğini söyleyebilirim” (1) diye yazdığını görünce iyice rahatladım. Ta ki, geçtiğimiz günlerde Şevket Süreyya Aydemir’in Enver Paşa incelemesini okuyana kadar. Yine dehşetle fark ettim ki, çok az şey anımsıyorum. Şimdi, bu durumun bana özgü olmadığını söyleyecek birini arıyorum.

Enver Paşa üç cilt, 1600 sayfanın üzerinde devasa denilebilecek boyutlarda bir inceleme. 60 yıllık bir dönemi anlatıyor ama anlattığı kişi Enver Paşa. Makedonya dağlarından, İttihat ve Terakki’ye, Hareket Ordusundan, hükümet darbesine, Afrika’dan, Orta Asya’ya, saraya damatlıktan Komünist Enternasyonale dur durak bilmeyen bir koşuşturmaca. Zaten “Mefkûre’yi gerçekleştiremeyince, gerçeği mefkûre edinmekten başka çare yok” diyen bir pragmatist.   Lâfı iki yere getirmeye çalışıyorum: birincisi, bunca ayrıntı arasında yıllar içerisinde unutmam olağan karşılanabilir; ikincisi böyle bir kitabın tanıtımı bile ince bir kitap boyutlarına ulaşacağı için, içinden sadece küçük bir noktayı seçmem yadırganmayabilir.
Enver Paşa’yı ortaya çıkaran koşullar tam da Abdülhamid dönemine denk gelir. Hani günümüzde “ulu hakan” olarak yüceltilen, sağa sola ismi verilen, dönemi neredeyse “asr-ı saadet” ilan edilecek olan II. Abdülhamid. Peki, durum gerçekten de böyle miydi? Şu günlerde o dönemin yoğun bir övgüsü yapıldığı için soru bence güncel ve önemli.

Tek bir cümleyle özetlemek gerekirse, bu dönemde Osmanlı’nın dışa bağımlılığının en üst düzeye ulaştığı, özgürlüklerin yok edildiği, aydınlar üzerinde olağanüstü baskıların uygulandığı, Osmanlı’nın ciddi toprak kayıplarına uğradığı (ki bunu bazıları çok önemser) söylenebilir.

Gerçekten de, Meşrutiyet II. Abdülhamid zamanında fiilen kaldırılarak çok ağır bir monarşi rejimi uygulanmıştır. Osmanlı’nın belki de ilk aydını kabul edilebilecek Mithat Paşa, Taif zindanında boğdurulmuştur. Bu cinayetle birlikte Mithat Paşa’nın önderliğini yaptığı Meşrutiyet’in, yenileşme ümit ve çabalarının da sonu gelmiştir. Kurulan “Jurnalcilik” sistemi ile sadece aydınlar değil, tüm halk baskı altındaydı. Herhangi bir kişi hakkında elde kanıt olmaksızın ihbar (jurnal) yapılabiliyor ve artık aksini kanıtlamak suçlanan kişiye kalıyordu. Öyle ki, Üsküdar’da kulübesinin bahçesinde topraktan çanaklar yapan bir kişi yaptıklarının bomba olabileceği kuşkusu ile ihbar edilmiş, adamın aklanabilmesi için üç aydan fazla süre geçmesi gerekmişti. Kimse kalkıp da “bunlar bomba değil çanak” diyemiyordu. Saraya yazılan jurnallerin kimi günler 5000-6000’e ulaştığına dair kayıtlar vardır.

Hadi ilginç bir jurnal öyküsü daha aktarayım: “Sadrazam Halil Rıfat Paşa bir gün Babıâli’den Nişantaşı’ndaki evine giderken, rahatsızlığının verdiği bir sıkışıklıkla küçük ihtiyacını gidermek için Galata karakoluna girmek zorunda kalır. Karakoldakiler şaşırırlar ama sadrazama tuvaletin yerini gösterirler. Fakat sadrazamı takip eden hafiyeler hemen saraya haber uçururlar, sadrazam gözaltına alınıp saraya getirilir ve sorguyu bizzat padişah yapar. Fakat cevaplar ve sebep Abdülhamid’i tatmin etmez. Nihayet ihtiyar sadrazam saygı ile bağladığı ellerini çözerek, paltosunun eteklerini açmak ve pantolonunun paçalarındaki ıslakları göstermek zorunda kalır. Padişah bu hareketi yadırgamaz. İncelemelerini yapar. Ama sorgular bitmez. Sadrazam sarayda alıkonur. Evinden çamaşır, elbise getirilir. Ve soruşturma uzar gider”.
Tahmin edilebileceği gibi ekonomi de çok kötü durumdaydı. Devlet maaşları ödeyemez hale gelmişti. İsmet İnönü’nün dediği gibi, “İki ayda bir maaşını alabilen kendini şanslı hissediyordu.” Subaylar maaşlarını ancak yüzde yirmi beşe kırdırabiliyordu. Elbette, saray ve saraya yakın kişilere ödemeleri tam ve zamanında yapılıyordu.

Dışa bağımlılık öyle bir durumdaydı ki, ordunun gereksinimleri olan nohut, buğday bile Anadolu’dan getirilmiyor, Rusya’dan ithal ediliyordu. Hele “Orlando-Tubini davası” olarak bilinen bir olay vardır ki, ekonomik ve siyasi bağımlılığın nasıl beraber gittiğini trajikomik bir biçimde gösterir: Osmanlı’ya borç veren Orlanda ve Tubini adındaki iki Levanten alacakları zamanında ödenmeyince ticaret mahkemesine gitmek yerine Fransız hükümetine başvururlar ve bunun üzerine Fransız donanması 4 Kasım 1901’de Midilli adasını işgal edip, alacakları ödenene kadar da işgali sürdürür. Ödenen paranın miktarı ise Levantenlerin belirttiği kadardır. Zaten sonunda devlet, değil borçları faizleri bile ödeyemez hale geldi ve Muharrem kararnamesi ile iflasını ilan etti.

Söylendiği gibi II. Abdülhamid döneminde ülkenin imarı için de çok şey yapılmamıştır. Tüm saltanatı boyunca yaptığı inşaat faaliyeti, nüfus ve yüzölçümü olarak kıyaslanamayacak kadar küçük olan Bulgaristan’ınki kadar yoktu.

Askere gitmemek için de çeşitli yollar vardı. İlki günümüzdeki gibi, “bedel-i nakdi” denilen parasını ödeyenin askere gitmemesiydi. Buna ek olarak yerine bir başkasını göndermek de olabiliyordu ki akrabalarının boğaz tokluğuna çalışması karşılığında yoksullar ikinci kez askere gidiyordu.

Devlette terfi etmek için iki yol vardı: Ya saraya bağlanmak ya da nüfuzlu birine damat olmak. Sonuçta Abdülhamid devri böyle bir devirdi işte; eksiği var, fazlası yok. Sanki günümüzü anlatıyor gibiyim, değil mi?

Neyse, bu karanlık dönem Resneli Niyazi’yi, Mustafa Kemal’i, Enver Paşa’yı çıkarttı.   Yine olmaması için hiçbir neden yok.



Cvp:
Yazan Cevap içeriği

boşluk

melnur
[Gelenek]
Forum Yöneticisi

Varsayılan Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 02.08.2013
İleti Sayısı: 6.094
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 06.10.2018- 08:49
Alıntı yaparak cevapla  


80   öncesinde Mustafa Kemal, cumhuriyet ve kazanımları konusunda olumsuz tek bir siyasal tavra rastlayamazsınız. Kaypakkaya'nın yorumlarının yanlışlığı da konuya bütünlüklü bir açıdan değil özellikle Kürt isyanları bağlamında bakmış olmasının bir sonucuydu. 80 sonrasında hem sosyalistlerin yereldeki ve hem de sosyalizmin özellikle SSCB'deki yenilgisi sosyalist sol saflarda çok büyük bir dağılmanın ve savrulmanın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu dönemde sosyalizmin gerilemesi ve Kürt hareketinin de yükselişe geçmesi bu dağılma ve savrulmanın daha da   etkili olmasına ve hem tarihe ve hem de teoriye çok büyük yanlışlıkların eklenmesine neden olmuştur. Ülkede, aydınlanma ve cumhuriyete bu dağılma ve savrulmanın getirdiği yanlış perspektiflerden bakmanın bu kadar yaygınlaşmasının ve kuyrukçuluğun ve liberal etkilerin sosyalist sola bir kama gibi girdi yapmasının nedeni de budur.

Sosyalist devrim perspektifinin yerini ( beyhude bir) demokratikleşme ve Kürt hareketine kuyrukçuluk ve bu perspektiften yaklaşımın gereği olarak cumhuriyet kazanımlarına ve M.Kemal, Kemalizm düşmanlığı olarak ortaya çıkan bu savrulma süreci sonuçta teorinin de tahrip edilmesi sonucunu getirmiş ve bu topraklarda yaşanmış tarihsel sürecin önemsiz olarak algılanmasına ve hatta   aydınlanma macerasına ve onun 23'teki kurucularına düşmanlığa varan gerici bir siyasal hatta dönüşmüştür.

( Burada bir parantez açıp özellikle sanalda Kürt hareketine biat etmeyen ve kuyrukçuluk göstermeyen siyasal tavırlara neden bir hakaret ve küfür düzeyindeki cümlelerle saldırıldığının açıklamasını da görebilmekteyiz. Bu dağılma ve savrulma özellikle liberalizm ve kuyrukçuluk bağlamında solcu olabilmenin Kürt hareketine destekten geçtiği gibi bir tavrın (birtakım üstünkörü alıntılarla) teoriye yamanması sonucunu vermiş ve bu sonuç da beraberinde Anadolu Aydınlanması, cumhuriyet kazanımları ve Kemalizm ile ilgili düşmanlığa varan bir tavrın yaygınlık kazanmasını getirmiştir. Bu konuda pek çok başlığımız var, önemi oranında da sürekli değinmeye çalışıyoruz, deyip burada parantezi kapatalım.)

Oysa sosyalistlerin tarihe bu şekilde yaklaşabilmesinin teoriye ve Marksist dünya görüşüne uygunluğunu iddia edebilmek mümkün değildir. Tarihsel ilerleme diye bir gerçeklik ve ''Tarih Tezi'' diye bir yaşanmışlığa yaklaşım yöntemimiz var. Bir sosyalist bu konuları öğrenmek, öğrenmiyorsa gereksiz ve zararlı gevezeliklerden ve saçmalıklardan uzak durmak zorundadır. Ama uzun yıllar böyle olmadı; Marksizm ve çoğu zaman enternasyonalizm adı altında bilmeden, öğrenme gereği duymadan ve hatta böyle bir becerisinin ve bilgi birikiminin bulunmadığını bile bile ahkam kesilmeye çalışıldı, üfürüldükçe üfürüldü. Genç sempatizanların zihnine solculuk algısı adı altında sol düşmanlığı yerleştirildi, aydınlanma ve cumhuriyet düşmanlığının tohumları eklendi. Sadece o da değil, kendi zihinlerinin kararmasına da yol açtılar.

( Şimdilerde kuyrukçu olmadıklarını söyleyerek ama kuyrukçu alışkanlıklarını hala sürdürerek saçmalamağa ve sol düşmanlıklarına enternasyonalizm adı altında devam ediyorlar.)

Bu sabah M.Çulhaoğlu'nun İLERİdeki yazısını okuduğumda aklıma gelenler bunlardı. Onun yazısının ilgili bölümünü buraya almakta yarar var:

''Tarihin akışının bir temel, itici gücü bir de bu akış sırasında ortaya çıkan “büyük resimler” vardır. Marjinal tarih tezlerine konu olan geçmiş olguların aslında bu temel dinamikle ilişkilendirilmesi ve büyük resimde belirli bir yere oturtulması pekâlâ mümkündür.
Gelgelelim, o temel dinamiğe (sınıflar mücadelesi ve sermaye birikim süreçleri) ilişkin bilgi de ilgi de günümüzde dar bir kesime sıkışmış durumdadır.   Sonra, tarihin derinliklerinde ulaşılan yeni bilgilerin büyük resimde bir yere oturtulması da kimilerine zor gelmektedir.
Kolay olan ise “madem benim bulgum büyük resme oturmuyor, o zaman büyük resim gelsin benim bulgumun etrafına otursun” denmesidir ve nitekim böyle denmektedir.      
İddia ediyoruz: Bugün Türkiye solunda en zor işlerden biri, insanları genel olarak burjuva devrimlerin tarihteki yeri, özel olarak da Türkiye’de İttihat ve Terakki’den başlayıp
Cumhuriyet’in kurulması ve Cumhuriyet dönemi reformlarıyla devam eden sürecin bir burjuva devrim olduğu konusunda ikna etmektir…

Ne derseniz deyin ikna olmuyorlar işte!

İkna olmama nedenleri ise (artık bıktığımız için) burada üzerinde durmayacağımız, tarih biliminin de Marksist tarih anlayışının da büsbütün dışında kalan gerekçelerdir. “Burjuva devrimse neden demokrasi getirmedi?” ya da “burjuva devrim hiç tepeden olur mu?” gibi itirazlara verilecek yanıtlarınız olsa bile boşuna nefes tüketmeyin…
Bu durumda tarihe ilişkin marjinal tezlerin kolay alıcı bulmasına da şaşırmamak gerekir.  

***

“Örnek vermedin” denirse;
19. yüzyıla bakarken, ulus devletlerin ortaya çıkmasını sanki birileri “hadi ulus devlet yapalım” demiş gibi bir tercih sonucu, bir “tarihsel hata” gibi gören ve yer yer feodal döneme özgü özerkliklere öykünen yaklaşımların en küçük bir değeri yoktur.

Cumhuriyet’i ve özellikle 1940’a kadar olan reformlarını insanlık tarihinin tanık olmadığı ve daha da olamayacağı biriciklikte gören ve “burjuva devrim” nitelemesini duyunca celallenen yaklaşımlar, bu yolu 1930’ların başında Şevket Süreyya’nın ve Kadro çevresinin denediğini, sonra dersini alıp yerine oturduğunu unutmamalıdır.

Kurtuluş Savaşı’nın, Cumhuriyet’in kuruluşunun ve sonraki reformların, başka her tür dinamiği ikinci plana iterek sadece Ermeni katliamının daha sonra başa bela olması endişesiyle ya da gene sadece “Kürtleri asimile etme” niyetiyle açıklanmasına değer biçmek mümkün değildir.      
***
Kıssadan hisse:

Tarih çalışmalarından çıkan kimi bulgulara şehvetle sarılmak yerine önce bunların temel dinamikle ilişkisine ve büyük resimde oturacağı yere bakılması her zaman daha doğrudur.
Hep “özele” bakarsak ve oraya gömülürsek evrensel kategorilere ulaşamayız; evrensel kategorilerin olamayacağını söylemek ise yakın dönemin yeni Ortaçağ düşüncesi olarak temayüz eden post-modernizmden başka bir şey değildir.''


https://ilerihaber.org/yazar/marjinal-tarih-tezleri-90422.html

Çulhaoğlu biraz daha soyut bir dil kullanmış. Açıkçası soyut olarak da olsa söylediklerini bu forumda, yıllardır daha açık ve net olarak söylenmiştir ve söylenmeye de devam edilecektir. Ülkenin aydınlanma sürecine, cumhuriyet kazanımlarına ve (sol) Kemalizme düşmanlıkla yaklaşan bir tavrın sol bir tavır olmadığını ve bu yanlışlığın içinde bulunanların solcu bile olamayacağını defarca söyledik ve evet, söylemeyi de sürdüreceğiz.

Türkiye sosyalizminin bu saçmalıklardan ve bu şarlatanlardan kurtulma zamanı geldi de geçiyor bile!

( Son bir parantez, Kemalizmle ideolojik bağlantının kesilmesinin bu şarlatanlığı savunmakla bir ilgisi de bulunmamaktadır. Bu tür cümleler kuranların bu konuyu da diğer pek çok konu gibi bilmedikleri anlaşılıyor. Zaten bilselerdi, öğrenmek ve bilgilenmek gibi bir amaçları olsaydı böyle bir saçmalığı yıllardır savunur pozisyonda olabilirler miydi?)






Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası  »  Türkiye Devrim Tarihi
 »  Aydınlanma serüvenimiz...

Forum Ana Sayfası

 Bu konuyu 1 kişi görüntülüyor:  1 Misafir, 0 Üye
 Bu konuyu görüntüleyen üye yok.

Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Din ile Aydınlanma arasında melnur 1 1393 01.10.2017- 14:25
Konu Klasör Marksizm ve Aydınlanma buluşması... melnur 1 342 18.12.2017- 08:58
Konu Klasör ‘Aydınlanma nedir?’ 233 Yaşında! melnur 13 2357 17.02.2018- 17:14
Konu Klasör Yeni bir aydınlanma için umut 0 1235 09.04.2016- 09:31
Konu Klasör Yeni Aydınlanma; Kürtlere yer var mı? denizcan 2 1846 15.11.2014- 14:11

Etiketler   Aydınlanma,   serüvenimiz.


Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Din ile Aydınlanma arasında melnur 1 1393 01.10.2017- 14:25
Konu Klasör Marksizm ve Aydınlanma buluşması... melnur 1 342 18.12.2017- 08:58
Konu Klasör ‘Aydınlanma nedir?’ 233 Yaşında! melnur 13 2357 17.02.2018- 17:14
Konu Klasör Yeni bir aydınlanma için umut 0 1235 09.04.2016- 09:31
Konu Klasör Yeni Aydınlanma; Kürtlere yer var mı? denizcan 2 1846 15.11.2014- 14:11

Etiketler   Aydınlanma,   serüvenimiz.


Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2014   phpKF Ekibi



Forum Mobil RSS