Alıntı Çizelgesi: proletersosyalist yazmış
Bakın hala yanlış terimler kullanıyorsunuz mesela 'Esad diktatörlüğü veya rejimi' lafzınız. Suriye'de bir Esad diktatörlüğü veya rejimi yok. Suriye'de Baas Partisi'nin (Arap Sosyalist Diriliş Partisi) önderlik ettiği içinde Suriye Komünist Partisi'de dahil bir çok bileşenin bulunduğu Ulusal İlerici Blok (National Progressive Front) yönetimi var. Bu rejimi ilerici bir küçük burjuva diktatörlük olarak adlandırabiliriz. Ancak sizin demokrasi algınız ne yazık ki sığ bir oy söyleminden ibaret olduğu için sürekli Suriye'yi karalamaktasınız. Halbuki demokrasi oy verip vermemekten ibaret değildir (kaldı ki halklar için koşulların yeteri kadar olgunlaşmadığı süreçlerde oy verme işleminin demokrasiyi geriye götürdüğünü ülkemiz de olanlar dahil bir çok yerde görüyoruz). Önemli olan biçime değil öze bakmak yani demokratik koşulların oluşması için ne kadar çaba sarf ediliyor bunu incelemek gerek.
Bakalım Baas Partisi bu yolda ne yapmış?
1- Suriye'den Fransız emperyalizmini kovmuş, Suriye'nin tam bağımsız olmasını sağlamıştır.
2- Verilen antiemperyalist savaşımdan sonra hiç bir zaman geri adım atılıp tekrar emperyalist hegemonya odaklarından herhangi birine dahil olunmamış, Suriye üçüncü dünyacı, bağımsızlıkçı çizgisini korumuştur.
3- Baas Partisi sosyalist yapısı gereği kapsamlı bir toprak reformu gerçekleştirmiş, elinden geldiğince sanayileşmiş ve en önemlisi kamucu bir ekonomi yaratmıştır.
4- Suriye'de laik bir rejim inşa etmiş, Ortadoğu İslamcı diktatörlüklerle idare edilirken, Suriye'de Sünni, Alevi, Süryani bir çok kesim nüfusları oranınca yönetime katılmıştır. Mesela bildiğim kadarıyla şu anda 29 bakandan 22'si Sünni hani Nusayri diktatörlüğünün bulunduğu Suriye'de! Zaten inşa edilen bu laik rejimden dolayı yani modern eğitimle yetiştirilen gençlerin laikliği içselleştirmesinden ve halkın her kesiminin yönetime katılmasından dolayı Suriye düşmemiş, Suriye halkı Baas Partisi önderliğinde gericiliğe ve emperyalizme karşı direnmiştir.
Suriye rejiminin eleştirilecek yönleri var mı? Tabi ki de var. Mesela Kürt sorunu konusunda, Kürtlere kimlik vermeme noktasına gidecek kadar hatalı politikaları olmuştur. Ancak aynı Baas'ın Pkk'yı yıllarca topraklarında barındırdığı da unutulmamalı. Kaldı ki bugünün konjonktüründe Kürt sorunu bambaşka bir yön almıştır. İki odak beraber emperyalizme ve gericiliğe karşı direnmiş, Baas Partisi Kürtlere alan açarak da, silah vererek de destek olmuştur. Bundan sonra Suriye'nin geleceği de Kürt realitesini kabul ve beraber emperyalizm ile gericiliğe karşı direnme perspektifleri üzerinden ilerleyecektir.
Yani diyeceğim o ki siz Baas Partisi'ne tek yönlü, oda sığ bir oy söylemi, batı tipi demokrasi söylemi üzerinden bakıyor, Baas Partisi'nin Suriye'de yarattığı ilerlemelere ve emperyalizme karşı sergilediği direnişe gözlerinizi kapıyorsunuz. Ne yazık ki bu tavrınızla da emperyalist hegemonya odaklarına hizmet etmektesiniz...
Tayyip Erdoğan ve Akp konusuna dönersek. Evet Erdoğan seçimle geldi. Ancak seçimle gelenler diktatör olmayacak diye bir kanun yok. Bunun bir çok örneği var. Ayrıca Erdoğan'ın seçimler üzerinden düşüp düşmeyeceğini de bilemiyoruz. Bu kadar emin olmayın. Polis silahlarla, tomalarla boşuna donatılmıyor...
Erdoğan veya AKP'nin önceki partilerden bir farkı olmadığı konusuna gelirsek. Öncelikle Ecevit gibi bir yurtseveri ve ilericiyi (her ne kadar hayatının son döneminde hayata dönüş operasyonlarında başbakanlık yapsa da) Özal, Demirel ve Tayyip gibilerle bir tutarak Ecevit'e hakaret etmem. Tayyip veya AKP'nin de bana göre Demirel veya Özal'dan farkı parti yapısı ve ideolojik dünyalarında yatıyor. DYP, ANAP gibi yapılar muhafazakar liberal partilerdi. Onlarda İslamcılık 'yeri geldiğinden kullanılan' ancak hiç bir zaman başat unsur olmamış bir yan argümandı. AKP'de ise İslamcılık ana unsurdur. AKP toplumu İslami bir dönüşüm içine sokmaya çalışmaktadır. Yani öncekilerde İslamcılık merkez sağa eklemlenmiş bir olguyken AKP'de merkez sağ İslam'a eklemlenmiş bir olgudur. AKP'nin bu niteliğini görmezden gelmek hatta birde üstüne İslamcı hegemonyasını tesis etmek amacıyla gerçekleştirdiği asker tutuklamalarına (askerlerin hepsi gerici yada Amerikancı olacak diye bir şey yok içlerinde AKP'nin ve emperyalizmin gerçekleştirmek istediği dönüşümlere karşı duran yurtseverler de vardı), gazeteci ve aydın tutuklamalarına ilericilik addetmek düpedüz aymazlıktır.
AKP illa henüz daha diktatörlüğü inşa edemedi tespitinize katılıyorum. Ancak AKP'ye veya Erdoğan'a diktatör lafzı bilimsel değil sizin de dediğiniz gibi propagandif, politik, ajitatif bir tavırla kullanılıyor. Bunda yanlış bir şey olduğunu düşünmüyorum. Yoksa AKP'nin bilimsel tanımlaması otoriter muhafazakarlıktır.
'eski sınıfsal iktidarla yenisi arasındaki geçiş nedeniyle artık bir kapitalist sınıf diktatörlüğünden söz edilemez' tespitinize katılmıyorum. AKP'nin ve AKP'ye yakın sermaye çevresi olan Müsiad'in yer yer geleneksel egemen çevre Tüsiad ile çelişkileri olsa da bunlar uzlaşmaz, aşılamayacak şiddette keskin çelişkiler değildir. AKP bu sınıfların tümünün temsilcidir. Zaten unutmayalım ki AKP'yi yaratan da geleneksel egemen dediğimiz çevrelerdir. Ve AKP'nin meyvesini de bol bol yemişlerdir. Ancak size daha öncede bahsettiğim gibi hakim sınıflarda bir bütün olmadığı, içlerinde çelişkiler, çatışmalar ve diziler barındırdığı için mutlaka süreç içinde bunlardan bir dizi daha öne çıkacak veya bu diziyle eski dizi arasında çatışmalar olacaktır. Ancak bir dizinin öne çıkması veya bunların arasındaki çatışmalar bizi kapitalist diktatörlük yoktur gibi tezlere yöneltemez.
Birde ufak hatırlatma; AKP iktidarının başlangıç yıllarında itibaren Tüsiad çevresi özelleştirme uygulamalarında AKP ile anlaşmış, karına kar katmıştır. 2 Eylül 2010 Referandumu'ndan önce ATV'de yapılan bir röportajda konuşan Erdoğan, TÜSİAD'ın uygulanan politikalarla bire beş kazandıklarını söylemişti. Buda Mustafa Karaalioğlu'nun itirafı; 'İlk 100 zengin aile içinde muhafazakar karakterli üç-beş isim varsa da bu kadarı toplam içinde anlamlı bir ağırlık teşkil etmemektedir. Kısacası, zenginlik AK Parti'nin yola çıktığı gün hangi grupların elindeyse bugün de hala o grupların elindedir. Üstelik, AK Parti'nin icraatları sayesinde 10 yıl içinde zenginlikleri (kabaca) 10 kat artmış haldedir.'
evet, bu cevabın güzel. bana açıklama yapma fırsatı veriyor.
koyulaştırdığım kısımlar önemli. önce buralara sırayla değineyim.
öncelikle şunu belirteyim: benim suriye'deki rejime özel bir takıntım yok. benim takıntım, buradaki rejime diktatörlük deyip, buıradaki rejimin birkaç cinayetini sürekli gündemden düşürmeyen bir kısım solun, suriye'deki rejimin yüzbinlerle ifade edilen katliamlarını görmezden gelmesine ve o rejime kahraman muamelesi yapmasınadır. ahlakî ve politik bir itirazdır benimkisi.
bunu lütfen tekrar okuyun ve üzerinde düşünün. ben algıdaki bu korkunç seçiciliğe tepki duyuyorum. insan hayatıysa oradakiler de insan canı, patlıcan değil. burada çatıdan düşeni veya arabanın kazayla ezdiğini bile rejimin "katliam hanesi"ne yazanlar, oradaki rejimin uçaklarla, tanklarla, kimyasal silahlarla yaptığı kitlesel katliamlara dâir şimdiye dek tek laf etmediler!
gelelim oradaki rejimin niteliğinin değerlendirilmesine. tabii ki "küçük burjuva ilerici diktatörlük" tespitine katılmıyorum. bir kere "küçük burjuvazinin diktatörlüğü" tezi bilimsel değil. iktidarı eline geçiren baas tipi rejimlere, o rejimi kuranların sınıfsal aidiyetleri nedeniyle bu tanımlama yapılmış. ama bu marksist değil.
kemalizm için de mahir çayan tarafından bu tanımlama yapılmıştır. oysa o kemalist rejim, bilindiği gibi ülkemizde bir kapitalist sınıfın gelişmesi yönünde programı benimsemiş ve uygulamıştır.
yani sınıfsal aidiyet değil, hizmet edilen, çıkarları kollanan sınıfın yapısı esastır.
suriye'deki koalisyon da içindeki birleşenlerin bir kısmının veya tamamının kendi öznel niyetleri, kökenleri, amaçları vb bir yana, bunlardan ayrı olarak, icraatları ve işledikleri suçlar nedeniyle sorunludur. elbette iyi kötü bir ülke yönetmeye çalıştılar ve yönetebilmek için de ülkelerini bir şekilde geliştirmeye, modernleştirip güçlendirmeye çalıştılar. ulus devletlerini kurup güçlendirmek istediler. baas projesi kısaca budur zaten. buna değil esas itirazımız.
suriye'de neden batı tipi demokrasi yok diye ham bir itiraz değil, kötü yönettikleri, halklarına düşman muamelesi yaptıkları, onu katledip, yerlerinden ettikleri için karşıyız. ısrarla kendi iktidarlarını korumaya çalıştıkları için karşıyız.
80 öncesinde suriye rejiminin "emperyalist odaklardan" bağımsız olduğunu yazman ilginç. yani sscb'yi de böyle mi görüyorsun? oysa suriye sscb ile yakın ilişkideydi. şimdi de rusya olarak bu devam ediyor.
"kamucu ekonomi" iddian da abartılı. tıpkı "küçük burjuva diktatörlüğü" iddian gibi temelsiz. bu nasıl bir kamucu ekonomi ki içinde kamu yok? bizim eski tek parti chp'nn "kamucu ekonomisi gibi herhalde.
suriye rejiminin pkk'yi barındırmasını onun ilericiliğine kanıt olarak yazmışsın. oysa bu sadece türkiye'ye karşı bir silah olarak ele alınan bir politikaydı. o tarihlerde suriye'nin kendi kürdlerine karşı politikası tamamen onları yok sayan bir politikaydı. kimlik bile vermiyordu onlara. ama pkk'yi türkiye'ye karşı kullanıyordu.
ecevit'i ilerici sayman da şaşırtıcı. "hayata dönüş"deki rolü ufak bir şanssızlık gibi yazmışsın. sadece o muydu ki? 80 öncesi maraş katliamındaki rolü, mc dönemlerine yol açan pasifliği, teslimyetçiliği vb... belki bunları bilmeyebilirsin, ama ilerici olan neyini gördüğünü anlamadım.
AKP illa henüz daha diktatörlüğü inşa edemedi tespitinize katılıyorum. Ancak AKP'ye veya Erdoğan'a diktatör lafzı bilimsel değil sizin de dediğiniz gibi propagandif, politik, ajitatif bir tavırla kullanılıyor. Bunda yanlış bir şey olduğunu düşünmüyorum. Yoksa AKP'nin bilimsel tanımlaması otoriter muhafazakarlıktır.
bu paragrafın çok açıklayıcı. tebrik ediyorum ve teşekkür ediyorum. kendi içindeki çelişkiyi ise ayrıca tekrar yazayım. yani şunu: "AKP'ye veya Erdoğan'a diktatör lafzı bilimsel değil sizin de dediğiniz gibi propagandif, politik, ajitatif bir tavırla kullanılıyor. Bunda yanlış bir şey olduğunu düşünmüyorum."
yani bilimsel olmayan bir tanımlamada siz yanlış bir şey olduğunu düşünmüyorsunuz!
bense bilimsel olmayan her tanımlamaya karşı çıkarım ve bunu ahlakî ve politik tutarlılığın bir gereği olarak görürüm. eskiden sol dendiğinde buna önem verilirdi. oysa şimdi buna önem verilmiyor. bizim de içimizin yanarak itiraz ettiği husus budur. yoksa forumumuzun kibar(!) üyelerinin sandığı ve iddia ettiği gibi, "akp destekçiliği", "akp yalakalığı" vb değildir.
son olarak, kapitalist sınıf diktatörlüğü tespiti biraz sorunlu bir tespiti günümüzde. marksizmin "bütün sınıflı toplumlar son tahlilde bir sınıfın diğerleri üzerindeki diktatörlüğüdür" tezi, çok genel ve "son tahlilde" şartıyla ele alınabilecek bir tez. fazla kaba ve katı ele alınagelmiş. bu nedenle pratik alandaki uyuşmazlıkları açıklamak için mesela bonapartizm gibi bir kavram icat edilmek zorunda kalınmış.
bizde eski sınıfın iktidarı döneminde kapitalist sınıf diktatörlüğünden söz edilebilirdi. ama politik iktidarın değişmesinden bu yana artık eskisi gibi bir kapitalist sınıf diktatörlüğünden söz etmek zor. en azından geçici bir aradan söz edebiliriz. politik iktidarın öne çıktığı, sınıfsal hegomonyanın geçici bir süre arka plana itildiği bir dönem denebilir.
kuşkusuz bu politik iktidar da bir kapitalist sınıfa dayanıyor ve dayanmak zorunda. kendi yeşil sermayesini oluşturma yolunda önemli adımlar attı, mesafeler kattetti. sınıfsal dayanaktan yoksun bir politik iktidar düşünülemez. ve elbette bu iktidar da bir süre tüsiad sermayesi ile pek iyi ilişkiler yürüttü. ama açık olan şu ki, artık böyle bir durum yok ve tüsiad'ın tercihi bu iktidar değil. gezi direnişine koç'un ve boyner'in verdiği destekten tutalım, pek çok somut olayda bu açıkça görülüyor.
somut koşulların çözümlemesi önemlidir. bunu ihmal etmek ve benimsenmiş tezlere sıkıca bağlı kalmak bizi yanılgıya götürür. somut gelişmelerce desteklenmiyorsa tezlerimizi cesurca gözden geçirmeliyiz. aksi takdirde pratiğin dalgalarınca sürüklenip bir tarafa atılmaktan kurtulamayız.